Gürbüz Azak buluşmamız… (16 Mayıs 2013 Perşembe)

 
Gürbüz Azak ile Bâbıâli Yolculuğu, isimli bir toplantı yaptık…
Aşağıda epey fotoğraf göreceksiniz. Ve ayrıca ben de, bir kaç cümle kurmaya çalıştım.
16 Mayıs 2013 Perşembe gününden ve bir hafta öncesinde (evinden) kareler var burada.

Konuşmaları ses olarak aldım ve ayrıca kamerayla çekim de yaptırdım.
Onları da (hemen değil) sitemiz yenilendiğinde, farklı biçimde istifadenize sunmak niyetindeyim.

Buraya ilk yazdığım metni bitirince artıStop‘ta okursunuz…

Resim altlarının hoşunuza gideceğini umuyorum.

M.E.


Koca ustamızın evindeyiz. Onu ilk gördüğüm zaman 12-13 yaşlarındaydım.
Uzun yıllar içinde değişik aralıklarla tekrar tekrar buluştuk…
Bir dönem yanında çalıştım, uzun bir dönem de aynı dergi ve gazetede çizdik, yazdık…   

 
 

Dinlemeyi seven biri için anlatmaktan hoşlanır Gürbüz abi; derin konulara, eski hatıralara daldık…


Kitap ve resimle dolu bir sanatkâr ömrüne ne çok renk ve kelime sığmıştır. Hatırlayan vardır: Tablolarından bir kısmı, Sultanahmet’deki iş yerimin duvarlarında misafirlere gülümserdi…


Bu karede neler saklı ve ne çok ipucu var; tarih, aile ve sanat…
Üstteki "tuğrada" iki evlat ile birlikte aile fertlerinin isimleri, alttaki fotoğraf ise "yarin" çocukluğu…
Ortada ise sülaleden kalmış bir emanet.





16 Mayıs 2013 Perşembe günü, Cağaloğlu Timaş  Kitap Kahve’de ESKADER’in tertiplediği etkinlikteyiz…
Sohbete başlamadan önce, Boğaziçi Yayınevi’nde basılmış "Meryem’in Atları" isimli kitabı için mini bir imza günü yaptık…
Oturan, yayınevinin Genel Müdürü Gazi Altun, imza için bekleyenler İsmail Hakkı Avcı  ve Uğur İlyas Canbolat… 


Zeytin ağacı çok manaya gelir… İşte o yüzden, evdeki masama yakın, camın kenarında duran zeytin ağacımı da getirdim. Boyuna bakmayın en az beş yaşında var.
Yalnız kalmasın bizimle olsun, bizi dinlesin istedim… 


Sohbet başlamak üzere… Herkes dinlemek için yerini almış…
 

Önce Bâbıâli’den söz açılıyor, sonra daha eski günlerden…


Gürbüz Azak 40’lı yılların çocuğu; hüznü, acıyı, yoksulluğu iyi biliyor…
 

İlk defa onun adını Minyeli Abdullah kapağının üzerinde gördüğümü hatırlıyorum.
Bilindik kapaklardan çok farklıydı; değişik ve kolay anlaşılmazdı ve bunu bulmak için elli kadar çizim yaptığını anlatıyorlardı…
Bir kitap kapağının çok önemli olduğunu ve bunca çaba gösterileceğini öğrendim…
Yıllar sonra ben de kapak yapmaya başladım; bir çok yayıneviyle çalıştım…


Ellili yıllardan beri, böyle uzun bir Bâbıâli yolculuğu yapan kişi; yaşadığı dönemde nice isimlerle hatıralar biriktiriyor… Hep birlikte bunları dinliyoruz ve nice ünlü hakkında anlatılanlar içimizi sızlatıyor.
 

Ben Türkiye Gazetesi’nin kapısından ilk girdiğim gün, elimde Deli Balta’nın orijinalleri vardı.
Bu çizgi roman her hafta bir forma olarak Türkiye Çocuk Dergisi ile birlikte veriliyordu.
Gürbüz abi geceden çizip bitirmiş, ben sabah kurşun kalemlerini silmiş, sonra fotokopilerini çektirmiştim…
Ve ardından:
"Üretmen Han’dan dön, Çatalçeşme sokakta mescide varmadan sağda, zaten Türkiye tabelasını görürsün" diyerek gazete binasını tarif etti.
Ben de ilk defa o gün, elimde Deli Balta’larla Türkiye Gazetesi binasına ayak bastım.
..


Dönüp dolaşıp kırklı yıllara geliyor söz:
Ezan okunmanın, Kur’an-ı Kerim okunmanın yasak olduğu… Ve hatta bunun için insanların dayak yediği yıllara… Küçük bir çocukken dışarıdaki kapıda nöbet beklediğini ve haftada bir toplanıp Kur’an okuyan komşu teyzeler tarafından tembihlenişini anlatıyor: 
"Jandarmalar gelirse, kapıyı kırar ve içeri girerlerse, sakın Kur’an okuduğumuzu söyleme Gürbüz. Kesikbaş okuyorlar de…"
Nedir bu kesikbaş?
Bir hikaye… Mushafın kenarında kalan boşluklara kurşunkalemle yazılmış.
Yani soran olursa, gören olursa; Kur’an-ı Kerîm değil de kenarında yazılmış  hikaye okunuyor, denecek…
Nasıl bir zulüm yılları!

 


Çocukluğundan anlatmaya devam ediyor:
"Duvardaki kerpiçlerden biri çekince çıkıyordu.
Ben Kur’an kitabını o boşluğa yerleştiriyor ve üzerine tekrar kerpici sokuyordum. Arandığı zaman bulunmasın diye…"
 


"…ve o yıllarda kadınlar, düğünlere oynamak için değil, ağlamak için giderlerdi.
Hemep hepsinin kocası, babası, kardeşi bir savaşta kalmış erkeksiz kadınlar; 
-Çal Aliii, ağlayalım! Derlerdi…
Gırnatacı Ali ise en acılısından ve en ağlamalısından bir hava çalmaya başlar, bu acılı kadınların derin yaraları kanar ve için için, bazen hıçkıra hıçkıra ağlarlardı…"
 

 

Konuyu değiştirip, romana getiriyoruz… 
Önceki kitaplarından birinin adı "Atlar Hazır mı?"
En beğeniler romanlarından biri "Tatar" ise uçar gibi at üstünde, hiç oyalanmadan Bağdat’a giden bir ulak, haberci…
Yeni çıkan roman ise "Meryem’in atları".
  

Yani Gürbüz Azak yazılarında atlar hep ön planda…
Peki, neden at?.." 
..diye sorarken, çantamdan; 
her zaman kendi kütüphanemin raflarında duran atlarımı çıkartıp masaya koyuyorum…


O ise delikanlılığının ilk yıllarında bir kır ata sahip olduğunu… Düşerken hayvanın sağrısını, ayağını şöyle uzatıp yere çarpmadan kayamasını sağladığı zaman çok şaşırdığını anlatıyor.
Hayvana en yakın bitki hurma, insana en yakın hayvan ise at, diyor…


Can Kardeş çocuk dergisi ilk çıktığında ben lise yıllarımdaydım.
Ben elimden gelen herşeyi yapmaya çalışsam da ofset tekniğini kimse bilmiyordu, soracak kimse de yoktu ve iş benim başıma kalmıştı.
Mizampajı yapıyor, yazıları dizdiriyor, sonra sayfaların karton üzerine pikajını yapıyordum. Bu sırada derginin resimlerini çiziyor ve çizgiromanların (tersten turuncu ile ve üç baskı kalıbı için) renklemesini yapıyordum. Gazete binasında yattığım çok oluyordu.
O sırada Gürbüz abi Topkapı’daki Tercüman Gazetesi’nden, Cağaloğlu’ndaki (Yeni Nesil gazetesi binasına, Yeni Asya Yayınevi’nin çıkardığı) Can Kardeş’e gelmişti.
Köprü Dergisi’ni aynı anda ben yapıyordum.
O gelince hem ben rahatlamış, hem de profesyonel birini görmüştüm.
Tecrübeli bir usta ile aynı odada çalışıyorduk. Askere gidene kadar da birlikteydik.
İşte o günlerde, bir hayal kurmuştum ki şöyle; ikimiz de yaşlanacaktık ve gene aynı odada ve yanyana masalarda bir şeyler yapıyor olacaktık…

Bunu kendisine de söylemiştim ve Gürbüz abi;
-İnşallah Muammer, inşallah, demişti… 
Galiba bu hayal bugün gerçek oldu, dedim…
 


Sonra  da "herkes adına" diyerek koca ustamızın elini öptüm…


Ahmet Yüter hoca efendi, Kur’an-ı Kerim’den bir aşrı şerîf okuyup dua ediyor, hepimizin Regaip Kandilini tebrik ediyor…
 

Sonra  da hatıra fotoğrafları çekiliyor: Gürbüz Azak, Muammer Erkul, Gazi Altun, Mehmet Köşker, Şenol Tombaş, İsmail Hakkı Avcı, Ahmet Yüter, Elif Sönmezışık ve diğer arkadaşlarla…


Tatar romanı, Deli Balta çizgi romanlarını, Bütün Sırlarıyla Türkler ve Delinin Biri Aranıyor kitaplarını basan BKY (Babıali Kültür Yayıncılığı) kendi kitaplarından kendisine bir torba hediye ediyor…
 

İsmail Hakkı Avcı, Ali Hakkoymaz, Gürbüz Azak, Şenol Tombaş, Elif Sabah ve ben…
  

Seksenlerin başı Yeni Asya yıllarından dört isim: Mürsel Çetin, Ali Hakkoymaz, Gürbüz Azak, Muammer Erkul…


Gürbüz Azak, Muammer Erkul, Elif Sönmezışık ve Eskader ekibi… 

DİKKAT:
Eskader’in Perşembe toplantıları sırası içinde yaptığımız bu özel günün
Sanatalemi.net’de yayımlanan haberine BURADAN geçebilirsiniz…

: