Hüsnü Dayımın cenazesi ve hatırlattıkları (29 Mart 2013 Cuma)


NOT:
Çok sayıda fotoğraf var,
yazının sonunda, bakabilirsiniz:

Çarşamba, görüşemeyeceğimizi söylediler, gece eve döndüm. Hemen ardından gelen Perşembe günü, ikindi vakti son nefesini vermiş…
Velimeşe Şehitlik açılışı için gittiğimde de görmemiştim, zaten acelem vardı dönmem gerekti. Zaten o gün de rahatsızım demiş ama haliyle kimsenin aklına gelmemiş, böyle bir şey olacağı.
Fakat ölümden bahsettiğini, hatta ölmekten değil de kabirdeki ilk geceden endişe ettiğini söylemiş.
Tabii ki bunlar sonradan hep geliyor hatıra.
Ardından, hadiseler gelişmiş;
işin özeti ise şu; vakit tamam olmuş…

Perşembe günü ölen dayım Cuma namazına yetiştirildi.
Şaşılacak bir kalabalık buldum camide. Çevreden gelen başkanlar, komutanlar, iş adamları, esnaf, ve geniş bir cemaat. Gazetemizin Tekirdağ merkez ofisinden, Çorlu’dan ve Çerkezköy’deki ofis elemanları da gelip beni duygulandırmışlardı… Bir anda el birliğiyle tutup kaldırdık, ben de tabutun altında buldum kendimi ve aklıma gelen bütün büyüklerin isimlerini söyleye söyleye, başım üzerindeki dayımı cenaze aracına bindirdik… Velimeşe kabristanının çevresi gerçekten çok geniştir; tarihi koruluk, bir kaç stadyum genişliğinde yayılmış meydanda bina yoktur. Çevresinde de geniş vasıta yolları vardır ama ben, değil her iki yanında arabalar parketmiş bu cadde ve yolları; Velimeşe-Yanıkağıl yolu, yani ana caddedeki okul ile durak arasında, bir arabalık yer bulup arka arkaya yanaşabildim.
Maşallah, dedim hep…
Ben böyle bir cenaze kalabalığı görmedim, hatırlamıyorum hiç burada…

Kimdir Hüsnü Dayı?..
Harun oğlu Hüseyin dedemizin oğludur…

Çok eskiden "Köleler" denen sülalenin bir koludurlar. iyi insanlardır, kimseyle hır gürleri olmamıştır, kendi işlerine güçlerine bakarlar…
Çiftçilikten hariç kasaplık işine de başlamışlar, kendi hayvanlarını kendileri yetiştirip tüketiciye ve fabrikalara sunmaya başlamışlardır.
Üç oğlu Mikdat, Emrullah ve Hasan ile büyük torun Hüseyin kasaplık işinin birer ucundan tutup götürmüşler ve bölgenin en tanınmış esnaflarından (Bizim Kasap) olarak bilinmişlerdir.

Hüsnü dayı, Hüseyin demizin oğludur…
Velimeşe’yi "Velimeşe" yapan insanların başında gelir Hüseyin dede.

Savaş zamanıdır…
1893 doğumlu Hüseyin on sekizinci yaşında ve gönüllü olarak askere gider.
O yıllarda giden gelir mi?
Kimsenin umudu yok; nereye gittiğini, nerede kaldığını bilen de yok, bunu düşünecek hali olan da yok!..

Ve sekiz sene sonra…
Doğu cephesiden, Kazım Karabekir Paşa’nın Kars civarında bulunan ordusundaki iaşe çavuşlarından biri olan Hüseyin Çavuş, yarı trenle yarı yayan çıkagelir… 
Kendi köyünün şivesini kaybetmiş, hatta bazı kelimeleri unutmuş (Türkçeye, Kürtçe ve Ermenice kelimeleri karıştırarak) konuşmaya başlamış bir haldedir…

Açlık, yokluk ve insansızlık zamanları…
Dedemin yaşı otuza yaklaşmıştır ve bu savaş adamı, 1907 doğumlu (kocaannemiz) Emine’yi zorla kaçırır…
Önce Hanife, sonra Tarife teyzelerim sonra da annem Hatice doğar…
Yeni defnettiğimiz Hüsnü dayım ise dördüncü evlattır…
Onun ardından Ayşe teyzem, sonra Selver ve sonra da Seher teyzemler doğar.
En son doğan Hasan dayım ise askerden tabut içinde gelir…

Tekrar geriye dönelim:
Her şeyin kıtlığı vardır ama asıl kıtlık insan kıtlığıdır.
İmparatorluk yıkılmış; Türkler ve Müslümanlar yani Osmanlı torunları için gerçekten çok acı bir devir başlamıştır. İş yoktur, para yoktur, yiyecek yoktur, okul yoktur, giyecek yoktur, yakacak yoktur… Biraz toprağı olan çılgın gibi didinir, bir iki baş hayvanı olan çoluğuna çocuğuna süt peynir tedarik etmeye çalışır.

İnsan kıtlığı elbette vardır…
Çünkü o büyük, muhteşem İmparatorluğumuz maddi olarak ve toprak olarak bitirilmek istenirken; bu toprakların asıl sahipleri olan sünni… Yani inanışı/imanı, Sevgili Peygamberimizin arkadaşları olan Eshabı Kiram efendilerimiz gibi ve Osmanlı dedelerimiz gibi olan (ehlisünnet vel cemaat itikatındaki) bizim has insanlarımız da tüketilmek, bitirilmek istenmiştir…
Gerçekten, amansızca ve insafsızca tüketilmeye, yok edilmeye çalışıldığımız zamanlardır…

"Hikmetinden sual olunmaz" derler ya; böylesine insan ve insan gücü lazım olan zamanda, Allahü teala dedeme pek çok evlat ihsan eder.
Fakat bunların altısı kızdır…
İki erkekten biri ise, yaşı en küçük olduğu halde, ebediyete ilk önce o intikal eder…

Kılıcı samanlıkta asılı duran (sonradan çalınmış/kaybolmuş) Hüseyin Çavuş, ne yapmalı?..
Hem kendi çocukları ve hem de köyünün çocukları büyümektedir… 
İşte yine bu yıllarda caminin mektebi kapanmaktadır… Ve kimsenin duymadığı/bilmediği bir şekilde "Tanrı uluduuuur" diye minarelerden bağırılmaktadır!..

Dedem, iki üç odalık kerpiç bir eve bütün köyün çocuklarını sırayla toplamaya başlar…
Hepsinin okumasını aynı anda dinler, hiç bilmeyen küçükleri biraz bilenlere teslim eder ve kendine göre bir düzen kurar…

Anneannem ise, o minnacık o zayıf kadıncağız; dedemin hatırına (sadece sekiz tanesi kendinin olan) onlarca çocuğun kahrını çeker; hem de bir gün, üç hafta, beş ay değil, yıllaarca ve yıllarca: Aç olan, açık olan, zeki olan, saf olan, bitli olan, uyuz olan… Ama hepsi de insan evladı olan, bir kısmı anasız, babasız kalmış olan… Ve bütün cihanın el ele verip sinsice yok etmeye çalıştığı birer Müslüman çocuğu olan ve yarınlara kalacak olan çocuklar… 
Köyün bütün çocukları aynı bahçededir fakat aynı zamanda bir de "korku belası" vardır başta…
Peki nedir o korku? 

Sene 1940’lar…

Ezan için, namaz için, sarık için, örtü için ömrünün yarısını cephelerde tüketmiş olan Hüseyin Çavuş’un, başa gelen şu acayip işi anlamasını beklemek akla sığar mı?
"Asla vaz geçmem" der ve asla yolundan vazgeçmez!

Geçmez ama, dedem evin hayat’ının köşesinden mahalleye Ezan-ı Muhammedî okuduğu için sorguya alınır… Evinde köyün çocuklarını okuttuğu için dipçik zoruyla bu işten caydırılmaya çalışılır!
Bir gün toprağın altına gireceklerini unutmuş bazıları tarafından da, çeşitli ve çirkin iftiralar atılır!..

(Şimdi ara sıra bana; "deden söverdi", derler…
Ama ben, "o çaresizlik ve dellenme hallerindendir" der ve o sövmeleri hiiiç umursamam!..)

40’lar…
Bahçe ve ev tam anlamıyla bir mekteptir:
Abdest, namaz, oruç, 54 farz, ehlisünnet itikadının bütün şartları…
Hele Kur’an-ı Kerîm okumak… Çevre illerdeki kulağı dikkatli yabancılar bile, "Hüseyin Çavuşta okumuş" olanları, okumasından bilip seçermiş uzun yıllar, hala anlatırlar…
Kıraati dedemden kapmış olan o zamanki çocuklardan, bu gün bile hala okutmaya, öğretmeye devam edenler var. (Benim bildiklerimden, mesela Ahmet Erkul amcam, Selver teyzem, İbrahim Öztürk abi, bu işe düzenli olarak devam ettiği bilinenlerdendir…)
Bilmediklerim varsa haber verin, buraya ilave etmek benim için şereftir.

Dedemin o zamanlar, yeryüzünde ne kadar yalnız olduğunun delili olarak şimdi aklıma şu geldi:
Evet, çiftçidir dedem ve sadece bir gönüllü hocadır…
Anneannemi de çok genç yaşta kaçırmıştır ve onun zaten iş ve çocuktan başını kaşıyacak hali yoktur…
Yani yetişen genç kızlara örnek olacak kimse yoktur etrafta ve onlar da dedemi taklit ettikleri için, teyzem de dedem gibi (yani erkek gibi) rükuya varıyormuş. Ve bunu (ancak beş altı sene kadar önce Raif abi farketmiş). Bunun namaza zararı yok haliyle de, o yıllarda dedemin nasıl yalnız/yardımcısız, tek örnek olarak kaldığını anlatmak için yazdım.
Fakat o teyzem de hala Almanya’da, mahallesindeki Müslüman çocuklara okumayı ve ibadetleri öğretir.

Bu arada çocuklar büyümeye ve ev artık ev olmaktan çıkmaya başlar…
(Tabi bunları okurken o günün şartlarını bu günle kıyaslamaya çalışan kişi açıkça yanılır, duvara toslar!)
Çünkü "ayıp, günah, yasak" kavramlarının bir keskin kılıç gibi tepede sallandığı dönemdir.
Kimse yanlış yapamaz!

 

Dedem ve çocuklar, el birliğiyle evin arkasına uzun bir "indirme" yapar.
(Burası, benim de hatırladığım zamanlara kadar duruyordu ve ahır olarak kullanılırdı.)
Bunu yapmasının maksadı; erkek talebeleri artık orada okutmaktır…

Gözden kaçırılmaması gereken ilginç bir husus da şudur ki; büyümeye başlayan erkek çocuklar da dedemin yakınlarında kalmak istemektedirler(!) Minareye, ağaçlara çıkıp ezan okuyarak kendini göstermeye çalışanlar… Kıraat yarışmalarında göze girmeye çalışanların sayısı artar…

Dedem ise, hesabını yapar…
Talebelerini seçer…
Vakti gelen kızlarını, bunlarla evlendirmeye başlar…
Ben üçüncü kızının oğluyum…
Bu güne kadar bir yazar ve çizer olarak hayatımı geçirdim…
Hep söylerim; Ben Osmanlı’yı sevmedim, kimse sevdirmedi bana. Ben doğduğum vakit Osmanlıyı seviyordum, öyle doğdum!.. Bu his belki veya belli ki dedem yüzünden kanıma işlemiştir, bir genetiktir…
Kesin olan şudur ki; Hüseyin dedemizin önünde diz çöken çocuklardan hayatta kalanlar, şu anda bile diğerlerinden ayrıdırlar, ayrılırlar!..
Diğer dedelerim de başka meziyetlere sahiptir ama burada konu Hüseyin Çavuş dedemizdir…

Şimdi, bu kadar yazdım bugün.
Kaç saat sürdü yazıp silmek, düzeltmek unuttum…
Bir soru sormak istiyorum şimdi:
Sizce… Ben… Dedemin, bir kahraman… Hem de gerçek bir kahraman olduğuna inanıyor muyum, inanmıyor muyum?
Kesinlikle şunu bilmenizi isterim: 
Hüseyin Dedem ve onun gibi sayısız dedelerimiz, bu toprakların gerçek kahramanlarıdırlar…
Birer madalya olarak göğsümüzde takılıdırlar…

Her biri nur içinde yatsın ve Allahü teala hem onları ve hem de bu duaya "amin" diyenleri, ahirette silsile-i aliyye büyüklerine, Eshab-ı Kiram Efendilerimize, ve Sevgili Peygamberimize komşu olanlardan eylesin…
Amiin, amin, amin…
Bu dualar hem bütün akrabalarımıza ve hem de sizlere ve sizlerin de akraba ve sevdiklerinize de gitsin…

Herkesin bildiği gibi ben Türkiye Gazetesi’nin köşe yazarıyım… Ara sıra dayımdan da bahsederdim ve sadece onun hakkında iki tane yazı da yazmıştım…
Fakat dayımın öyle bir özelliği vardı ki; en az yirmibeş senedir gazetemize aşıktı, onu görmediği gün yoktu. Bir yazar için en zor olan nedir, deseler hemen "kendi yakınlarına yazısını okutmayı başarabilmektir" derim. Fakat dayım bundan müstesna…
O, gazeteyi divanına serer, kendisi yere diz çöker ve saatlerce okurdu…
Peki, sonra ne oldu biliyor musunuz?

Vefat haberini alır almaz siteye yazdım…
O andan itibaren Fatihalar, dualar gelmeye başladı…
Gazetemizin sahibi olan rahmetli Enver abimizin aşçısı Ramazan abi cuma mesajı (perşembeden) göndermişti o sıra, ilk haberi ona verdim. Biraz sonra "21’ci cüzü okudum gönderdim" diye mesajı geldi…
Binlerce gelen salevatı şerife ise sitemizde yorumlar arasında vardır….
Hemen ardından Çamlıca Yurdu kendi grubuna dağıtmış binlerce dualar, Fatihalar geldi….

Fakat bunlardan da ilginç olanı şudur ki, eğer şimdi yazmazsam kendi çoluğu çocuğu bile öğrenemezdi:
Bildiğiniz gibi Enver Ören ağabeyimiz yakında vefat etmişti.
O günden sonra her hafta Cuma günü holding binası altındaki camide toplanıyordu abiler.
Büyük  bir camidir ve bin kişi kadar cemaat alır…
İlk hafta sadece toplanan hatmi şerif (sadece hatimler) sayısı 7219 (yedibin ikiyüz ondokuz) idi ki, diğerlerini yani milyonlarca hatmi tehlil, salevatı şerife, Falak, Nas, Yasin-i şeriflerin sayılarını değil, isimlerini yazabilmem bile mümkün olamadı…
Sonra da yine her hafta Cuma namazının ardından, bütün memleketten ne kadar ne okumuşsa, toplanıyor. Oradaki hazır bulunan cemaat tarafından tekrar İhlas ve Fatiha’lar okunuyor. Sonra da Osman Ünlü hocaefendi uzun bir dua edip, (o hafta vefat eden kimselerin de isimlerini zikrederek) hepsine birden bütün okunanlar gönderiliyor.
Bundan güzel hediye ne olabilir bir insana?

Defin günü, ikindi vaktinden sonra. Dayımın bahçesine gittik. Hasan ve arkadaşı Mehmet, Seher teyzem, Emrullah filan oralarda…
Sona biz kalmışız, babamla birlikte sadece ikimiz bahçede yemek yerken telefon çaldı…
BKY yayınevinin sekreteri Banu hanım arayıp "Rahim bey görüşmek istiyor", dedi.
(T
anırsınız, yazar ve televizyoncudur, Hollanda’da düşen uçakta oğlu Cüneyd yaralanmıştı da ekranda çok görmüştük hani Rahim ağabeyi.)
"Muammer’ciğim, dedi. Bugün Cuma namazından sonra Osman Hoca dua ederken isminiz geçti, dayınız vefat etmiş galiba, başınız sağ olsun, Allahü teala rahmet eylesin" dedi.

Kaç hatim, Yasini şerif, salevat gitti o gün, bilmiyorum bile…
Bundan güzel bir hediye olur mu insana?
İşte bu, bir nasiptir; sadece şu gazeteye aşık olmanın ödülü…

Söz neredeen nerelere geldi…
Hüsnü dayım, işte o Hüseyin Dedemin oğludur…

Defin günüydü…
Mezarlık boşaldı, herkes gitti…
Mehmet Hoca telkinde bulunup o da gitti…
Sonra Emrullah babasının başına gelip bir süre durup o da gitti…
Biz iki kişi kaldık…
Biri bendim diğeri ise İbrahim Öztürk (dedemin bildiğim en son talebesi imiş) idi…
Annemin (hiç kimsenin mezarına benzemeyen) kırmızı kabri başına gittik. Okuduk, sonra oturduk orada…
Bu anlattıklarıma benzer şeyler anlattım.
İbrahim abi de belki bütün bunları özetleyen bir şey söyledi dedem için:
Bu cemaatin hepsi onun talebesiydi, dedi!..

Bir ışık parladı!
Gerçekten de öyleydi. 
Bütün Velimeşe ve bende şaşkınlık uyandıran, mezarlığı dolduran bu sayamayacağım kadar çok insan ya dedemin talebesiydi veya onların, ya da onların talebesi…
Vefa, bu işte!..

Sonra…
Sonra en son ben kaldım kabristanda…
Ne acayip şey, değil mi?
Bütün sevdiklerim ya buradaydı veya buraya geleceklerdi.

Bedenim çıkıp geldi belki, ama görüyorsunuz ki hala oradayım!..

ŞİMDİ DE HEP BİRLİKTE FOTOĞRAFLARA BAKALIM:
(NOT: Aşağıdaki fotoğraflardan beğendikleri bazılarını kendi sayfalarınızda kullanmak istelen arkadaşlar.
Bunu yapın, paylaşın resimleri, fakat… 
Bunu yaparken, bu sitenin bu sayfasının linkini (yani adres çubuğunu) da kopyalayıp altına yapıştırın. Çünkü adresini/kaynağını vermediğiniz takdirde, diğer insanların hem bu  yazıyı ve hem de diğer resimleri görmelerine engel olmuş oluruz… 



Asker Emrah Demirkol o sabah Kıbrıs’tan gelmiş ve sağlıklı bıraktığı dedesinin tabutu başında
nöbet bekler gibi bekliyor ve dualar mırıldanıyordu.


Diğer asker torun kahverengi montlu Huzur ise Ankara’dan izinli gelmişti.
 

.

.

.

.

.

Sarı saçlı siyah montlu Emrah, onun yanında babası Emrullah Demirkol, onun yanında Mikdat Demirkol, imamın arkasında kalan Muammer Erkul, yanında Hasan Demirkol…


.

Mezarlıkta, ve altta ikik panoramik görüntüler…


.

.

.

.

.


.

.

.

.

.

Ve her kabrin başına dikelen bir ağaç…
.

Mehmet Oral hocanın telkini…


Emrullah Demirkol, son olarak babasının başında…

(Not: Görmüş olduğunuz fotoğrafların bir kısmını Ali Kaya, bir kısmını Raif Öztürk çekti.
Geri kalanlarını ise ben çekmiştim.)

..

"DAYIM İÇİN BİR FATİHA İSTİYORUM" İSİMLİ,
SİTEMİZ İÇİN YAZDIĞIM YAZIYI
BURAYA TIKLAYIP OKUYABİLİRSİNİZ:

….. 

"DAYIMIN KORSAN GÖZLÜĞÜ" İSİMLİ 
TÜRKİYE GAZETESİ’NDE ÇIKAN YAZIMI
BURAYA TIKLAYIP OKUYABİLİRSİNİZ:

…..

"BABA NASİHATI; VER!" İSİMLİ
TÜRKİYE GAZETESİ’NDE ÇIKAN YAZIMI
BURAYA TIKLAYIP OKUYABİLİRSİNİZ: