Fırat'ın öte yanı ve Sungur abi...


(Mustafa Sungur, Said Nursi, Mehmet Salih Suruç, Enis Önder, Urfa, Gaziantep, Abdullah Yeğin, Yeni Lügat, Risale-i Nur Külliyatı, Zafer Dergisi) 


O yaşlarda bilmem pek mümkün değildi ama, yazmaya başladıktan sonra bunu iyi anladım:
Bir çocuğun hafızasına alınmış, zihnine kazınmış "uzaklar", bazı konularda onun emsalleri ile arasında epey farklar olmasını sağlıyor!



Altı ile dokuzuncu yaşlarım arasındaki iki kış ve üç yazımı Çorlu'nun (o zamanlar elektriksiz bir köyü olan) Velimeşe'sinde geçirdim. Birinci ve ikinci sınıfları orada okudum.
O dönemde annemle bir yere gitmiştik, orada içmeler filan vardı. Fakat ben yolda uyumuştum. Ve hala neden karıştırdığımı bilemem ama ben yıllarca "Denizli'ye gittik" diye anlatırdım ki, aslında biz Tekirdağ'a bağlı Saray ilçesine gitmiştik...
Üçüncü sınıfa giderken ilk defa bir tur otobüsüne binerek, anne ve babamın kucağında Bursa'ya gittim: İlk defa bir dağ gördüm, teleferiğe binerek Uladağ'a, iki kişilik küçük kabinlere binerek de zirveye kadar çıktık...

Altıncı sınıfı bitirdiğim yaz, yani onüç yaşımda, bu defa yanımda annem babam da olmadan, Fırat'ın öte yanına geçtim...
Benim için gerçekten büyük maceraydı.
Eski kara yolundan, eski otobüslerle, uzun bir yolculuktu.
Elimde not defteri vardı ve gece uyumadan notlar tutuyordum yolla ilgili.
O tarihte Urfa'nın başında "Şanlı" ifadesi yoktu ama bizim Gaziantep diye okuyup öğrendiğimiz şehrin insanları, kendi şehirlerine sadece Antep dediklerinde bana ilginç geliyordu. O zamanki Antep otogarı hala gözümün önündedir, çünkü (Arnavut kaldırımı denen) kesme taşlar döşeliydi ve dümdüz değil dairesel eğimlerle dizilmişlerdi...
Antep fıstıklarının de ağaçlarında kırmızı kırmızı yetiştiklerini görmüştüm.
Önümüzü kesen suya kadar devam ettik ve Birecik köprüsünden kırşıya geçtik.
Meşhur kelaynak kuşları, Fırat nehri yamacına inşa edilmiş eski Birecik evleri üzerinden görülüyorlardı. Otobüsümüz cadde üzerindeki (taka benzeyen) tarihî kemerin altından geçip yoluna devam etti...
Fırat, gördüğüm en geniş nehirdi. Ve iki şehrin tam ortasındaydı. Yani Antep'ten Fırat'a kadar ne kadar yol gelmişsek, Fırat'tan Urfa'ya kadar da o kadar yol gidecektik...



Babaannemin ablası, yani babamın Refiye teyzesi; subay olan oğullarıyla epey gezdiğinden çeşitli ve ilginç hikâyeler anlatırdı. Kim bilir kaç senesinde Urfa'ya ilk gittiklerinde, şehre varacaklarına yakın; "Urfa'yı ilk gördüğünde tabanını ona doğru kaldır ki şark çıbanı sende de çıkarsa, ayağının altında çıksın" dediklerini anlatmıştı! Bu bilgi ilginçtir bir çocuk için ve tepeden şehir göründüğünde ben de çaktırmadan tabanlarımı birazcık kaldırmıştım!.. Biliyordum aslında tamamen asılsızdı, sadece bir söylenti olduğundan şüphem bile yoktu, ama Refiye teyze öyle bir etkili ve eğlenceli anlatmıştı ki ve zaten ben de o yaz henüz altıncı sınıfı bitirmiştim… Fakat, demek ki o yıllarda şark çıbanı korkusu hala varmış bölgede.
Ben gördüğüm zaman nüfusuna yüz bin, diyorlardı ve şehrin bir başından öte yanına kadar yürünüp gidilebiliyordu.
Sonraki yaz Urfa'ya bir daha gittim.



Bu hatırayı 1 Aralık 2012 Cumartesi günü İstanbul'da yazıyorum. Çoğu yer yağmur altında... Trafik sıkışmış, hatta devlet kütüphaneleri için istenmiş olan kitaplarımız bile ilk kargoya yetişmedi. Her şeyin birbirine karışmışlığının televizyonlara haber olduğu bir gündü. Bir mesaj geldi. Öğrenciliğinde haftalık Doğuş Gazetesi’nde birlikte çalıştığımız, şimdi İzmir'de mühendis olarak çalışan Enis Önder'dendi:
"Sungur abi vefat etti" diyor ve Fatiha istiyordu...



Ben Mustafa Sungur abiyi daha önceleri de görmüşümdür ama ilk olarak Urfa'da hatırlıyorum...
Vefat yıldönümlerinde pek çok kimse “Bediüzzaman Mevlidi” için Urfa'ya toplanır da o gelmez mi...
“Sungur abi Üstadın en küçük talebesidir” derlerdi…
Bazı insanlara yaklaşmak kolay değildir ama “Sungur abi” diye bilinip çağırılan o insan; huzurlu, sakin ve tombul bir amca, hatta bir dede gibiydi.
Daha doğrusu ben öyle hissediyordum; halbuki benim gördüğüm, tanıdığım yıllarda meğer elli yaşında bile yokmuş!..
Ben ise Ortaokula yeni başlamıştım.

Urfa'daki Ulucami gerçekten bambaşka havası olan, insana tarihî filmlerde geziniyor hisi uyandıran eski ve çok güzel yapıydı. Mevlit için memleketin dört bir yanından gelenler orada toplanmıştı. Yorgun olanlar, uykusu gelenler hasırların üzerine bırakıveriyordu kendini, uyuyanlar oluyordu.
Orada hatırlıyorum işte onu; yaşça büyük birileri vardı, yan yanaydılar... Ben de onlara bakıyordum, sohbet edenlerin arasından. Muhtemelen; kılık kıyafeti yöre halkına benemeyen, çevreye yabancı olduğu kolayca belli olan yalnız bir çocuk olarak göründüğüm için:
Sen kimsin, dedi orada yanyana oturanlardan biri.
Ne demeliydim?
İsmimi söylesem kimse tanımaz, okulumu veya babamın adını söylesem bilmezler burada, diye düşündüm.
Ben de, başka bir şey düşündüm: Salih abi, İstanbul'da benimle ilgileniyordu. Okul harici zamanlarımda yanına giderdim bana bir şeyler okutur, öğretir, ezberletirdi. Buralara asıl gelmeme sebep olan kişi de oydu ve zaten kendisi de Urfalıydı.
Kendimi tanıtacak cümleyi bulmuştum, hemen;
"Salih Suruç'un talebesiyim" dedim.

Bana "sen kimsin" diye soran kişi ise gülerek;
"Keçeliye bak, hepimiz Üstadın talebesiyiz" dedi...
Kızardım, utandımm, hiç cevap veremedim ama cümle beni etkilemiş ki bunca yldır da unutmamışım!

Mustafa Sungur abiyi de işte o mevlit zamanından hatırlıyorum.
Sonraki yıllarda ara sıra görürdüm İstanbul'da. Özellikle Zafer Dergisi'ne iş yaptığım zamanlarda... 



Son olarak da, yine “Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu”nda görmüştüm, iyice yaşlandığını farketmiştim ve zaten hastaydı...
Cemaatin büyük isimleri ile birlikte fotoğraflarını çekip sitede de yayınlamıştım.
Biri var ki arka planda Sungur abi ön planda Abdullah Yeğin, aradan da ışık girip dağılmış, ilginç bir kareydi..
Altına ise bu fotoğrafta iddialı olduğumu söylemiştim.

Bu arada Abdullah Yeğin'den de bahsetmek lazım:
Herkesin bir ortak kanaati vardır ki; "Nur talebelerinin kelime haznesi sanki bir hazine gibidir, günümüzdeki sokaklarda gezinen insanlar ile aralarında kıyası kabil olmayan bir okuma, anlama ve dil üstünlükleri vardır" derler...
Bunun en önemli sebeplerinden biri; nur talebelerinin pek çoğu, 129 parça olan Risale-i Nur ciltlerini okumaya, anlamaya çalışmışlar ve bunu başarmak için de ellerinde hep bir lügat bulundurmuşlardı...
Bir dönem herkesin evinde, elinde bulunan ve tamamen Risalelere endeksli, sekizyüz sayfalık bu kalın kitabın ismi "Yeni Lügat" idi. Yine o yıllarda "Risale-i Nur Külliyatı içinde olup da bu lügatte bulunmayan bir tek kellime bile bulana büyük bir ödül verileceğinden" filan bahsederlerdi...
Babam da almıştı haliyle ondan ve sonradan ben de aldım. Şu anda bile her iki evdeki masamda da elimin altında bu lügat vardır, uzun yıllar çok istifade ettim ve etmekteyim.
Abdullah Yeğin ise, işte bahsi geçen bu Yeni Lügat'i hazırlayan kişidir...

Yıllar sonra işte böyle hatıralarımız çıkıyor ortaya...
Fakat hepimiz için söylüyorum ve şunu temenni ediyorum ki;
Keşke iyi hatıraları anlatmak ve yazmak için, birilerinin ölüm haberlerini işitinceye kadar bekliyor olmasak!

Öyle değil mi?..



 


HEADER

Hakan Akkaya08-12-2012 19:43#1
Fakülte yıllarından(apt olan) Zihinde kalan bir çok hatıra ve iki damla gözyaşıyla birlikte aktı gitti Sungur abi 1 hafta önce.
Ama Allahümme’ğfirl î ve li(Mustafa Sungur) duasını eksik etmiyorum dilimden. Ayağımın altında şark çıbanı çıksın ki eksik etmiyorum.

Hakan Akkaya
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile