Mektuplar / Elmanın ağaçla irtibatı...



ONDAN GELEN: -----------------

Âdet haline getirdim artık, yeni takvim gelince başından başlayıp neredeyse bütün sayfalarına şöyle bir göz atıyorum. 2010'un takvimini aldım elime başladım karıştırmaya. Tarih "5 Mart 2010 Cuma" olunca, o günkü takvimin arkasında senin 12 Mart 2009 Perşembe tarihli "Sigaranın hangisi yasakmış?" isimli yazın çıktı. :)

Bir de, aşağıdaki resminin orijinali var mı sen de abiciğim? O resim için birşey düşündüm ama büyültmem gerekti. Büyültünce de rengi bozuldu. Eğer varsa maille gönderebilir misin?

Sevgiler, selamlar :)





CEVAP: ---------------------------

Ben daha takvimi görmedim, ilginçtir...
Resim gözükmüyor hangisi olduğu,
(önce bilgisayarına kopyala sonra onu gönder posta ile) jpg olsun bir de...
Olmazsa tarif et, anlamaya çalışayım...





ONDAN GELEN: -----------------

Bende görünüyordu resim.
İnşallah bu defa görünür :)


Resim Galerisindeki "Sizden Gelenler" bölümü için birşey düşünmüştüm abiciğim.
Bu resim varsa ve gönderebilirsen çok sevinirim.






CEVAP: ----------------------------

Tamam, sana resimler gönderirim ama bu resim, sanırım  Vehip Sinan toplantısında Uğur Canpolat çekmişti kendi sitesinde yayınlamıştı...
Resim bende yok ama internet ortamında var...
Çok kaliteli bir çekim olduğunu da sanmıyorum.
 
İthafı kim için yazdığını bilmediğim için öyle demiştim.
Kim için yazdıysan adını yaz, dedim yani.
Bazen gizlemek iyi olmuyor.
Hani sevgilin için yazarsın ama bilinmesini istemezsin bir rumuz/simge bulursun yazarsın, yârin bilir!
Geçenlerde benim yazdığım "gülcü baba" meselesi derin bir konuydu...
Ne açmak oluyor, ne de açmamak, öyle bir şey...
Fitne çıkar da büyür diye, korkudan çok tedirgindim ve hâlâ bazılarıyla aramızda kırıklar kaldı.
Konu ise: Çok sevenlerden bazıları Mübareklerin manevi varisi olarak N. amcayı sanmaya başlamıştı ve E. abileri de sadece maddi işlerin başında sanmışlardı...
Buna N. amca da çok üzüldü...
 
Yani bazen işler daha derin olabiliyor.
Sen istersen istediğini yazabilirsin, bir de zaten o şekilde yazınca millet veli meli sanır da nerede bu mübarek, bir de biz gidelim demeye başlar...
Anladığını biliyorum, ve kısa kesiyorum.






ONDAN GELEN: -----------------

Üstteki resmindeki kıyafetinle, başka resmin varsa onu da gönderebilirsin abiciğim. O kıyafetinle çok hoşuma gitmişti resim.

Gülcü Baba yazısını ise tam olarak "şimdi" anladım desem, yalan olmaz...
Bizler söylendiği için biliyoruz. Söylenmese, belki bizler de böyle zannedebilirdik...
Olsun, yazı çok güzel ve anlaşılırdı. Kırgınlıklar olsa da, o kırgınlıklarını da Allahü teala hayırlara tebdil eylesin. (İyi mi oldu, kötü mü oldu diye, olduktan sonra düşündüğüm şeylere -yayından çıkmış oklara-, böyle dua ediyorum kendim de :))

.
......

(Dün telefonda "Yaz" dedin diye yazıyorum abiciğim...)

Dün yukarıdaki yazdıklarını düşünürken, durdum durdum, gocundum! :)
Sonra da kendi kendime;
Ben seni veya N. amcayı "Sultan" sanmıyorum ki... Büyük büyük büyük bir ağacın dallarından birinin ucunda büyümekte olan bir elma isem ben, bana temas eden en ince uç'un "sen" olduğuna inanıyorum...
Yahut yolumda "Kanka'm" sın. :)

Birkaç uç'tan beslenmesi gibi bir ihtimal varsa eğer bir elmanın, biri sensin veya... Besleyen, çeşitli büyüklükteki dalları vasıtasıyla, "Ağaç"; biliyorum... Ama "tutunduğum uç" sensin. Veya adı sen'sin, rengi sen'sin.
Sen'e gelinceye kadar bir silsile olduğunu biliyorum. Bu silsilenin vazifelerinin adlarını TAM olarak bilemiyorum. Vakti gelince öğrenmeyi gizli bir merakla bekliyorum.


Belki "senin" adını bile tam olarak bilmiyorum... Ama şimdilik karnım doyuyor, gıdamı alıyorum.
...........

Dediğim gibi "yaz" dedin diye yazdım abiciğim... Keşke dün de, şimdi de hiç yazmasaydım, çenesi düşüklük başa bela... Şimdi müsait bir yer bulursam hıçkıra hıçkıra ağlayacağım... Vereceğin cevaptan mı çekindim bilmem boğazım düğüm düğüm oldu...

"Şu anda" bölümündeki rüyalara ne kadar güvenme konusuyla ilgili, "ikiyüzyetmişüçüncü mektup" tavsiyeni okudum, belki biraz da onun için...





CEVAP: ---------------------------


Yaa, maşallah sana...
İşte bu kadar! Anlaşılması gereken de bu kadar zaten, anlatılmaya çalışılan da bu kadar...
Keeşke herkes bunu bu kadar anlasa, kebap!..
Sen sevinçten ağlıyorsun sanırım...
 
İyi ki yazmışsın ve iyi ki ben de sana yaz demişim...
 
Çenen, düşsün...
Yaz ki insanlar yazmayı görsün, ifade etmeyi görsün.
Kâbiliyet ayrı; yazmanın bir ifade yolu olduğunu görsün, demek istedim...
 
Elmanın, beslenmek için kendisine değen ince uçtan vitamin aldığını o kadar güzel anlatmışsın ki, insan başkasının yazdığından okurken daha güzel görüyor, öğrendim :)
Hepimiz kendimize değen ince dallardan beslendik, besleniyoruz ama elbette ağacın bize değen uçtan ibaret olmadığını biliyoruz.
Sen de biliyorsun...
 
Bilinmek istenmeyen şu oluyor bazılarında, zaman içinde:
Senden alacağı bittiğinde seni terketmek istemez!
Halbuki seni sevmeye devam ederek, adım adım çıkabilir...
Emdiği gıda aynı kökten geldiği sürece, daha kalın dallardan beslenmesi zarar değil, kârdır... Üzüntü değil, sevinçtir...
 
Bir de işin kederli tarafına bakmamak lazım...
Vapurun küpeştesi hasarlı, güvertesinin cilası soyulmuş, bacası islenmişşe; bize ne!
Görev verilen kişi yapar bu işi ve hele hava soğuksa ve deniz dalgalıysa vapur yolunu almış karşıdaki iskeleye doğru ilerliyorsa, otur kaloriferin başına, al avucuna sahlep bardağını, masallarımı dinle...
 
"Nerde beleş oraya yerleş", diye işitmiştim bir gün büyüklerden...
Gemisinde olduğumuz bir kaptan; onu sevdiğimiz sürece bizi denize atar mı?
Bu yeter benim gibi tembellerin karşı kıyıya geçmesine, gerisini boşveer...
 
Her yerde olumsuz söylerler şunu:
Fare delikten geçemezse kuyruğuna kabak bağlarmış...
Burda diyorlar ki; kabak neden karpuzun da elinden tutmamış!
 
Ey benim canım kabağım!..
Keyfin geldi mi gene yerine? :)))
Avucunda sahlep bardağın, sırtında vapurun kaloriferi...
Karşında sana bıkmadan masallar anlatan fare'ciğin...
 
Dışarda fırtına varsa var, satmışım anasını sana neee, bana ne!
Nasılsa gemi ile biz de geçeriz karşıya...
 
M:)






ONDAN GELEN: ----------------

Huuuhhhhh... :)))))
"Dokuz doğurdum" dedikleri böyle birşey mi?.. :)

Hani çocuk katıla katıla ağlarken güleceği birşey olur da, ne gülmekten vazgeçebilir, ne de ağlamasını durdurabilir... Gözlerinde yaş, bi dudağı kıvrılır, bi güler...
Öyle bir hal aldım şimdi... :')

Azarlayacaksın sanmıştım...
Bu kadarını da kabul etmeyeceksin sanmıştım...
Bir de şu kısım:
"Halbuki seni sevmeye devam ederek, adım adım çıkabilir..."

Bu cümle bir çok sorumu öyle güzel cevapladı ki...
Ben de buna takılıyordum. Sanki, "çıkınca arkasını unutması gerekiyor" sanıyordum... Ve zaman zaman çok üzüyordu bu beni...
Tamam :) Buna ben de can-ı gönülden razıyım... :)))

Şu yazdıklarının karşısında saatlerce, günlerce, aylarca kalsam...
İşin kötüsü, evde yazıcı yok. Yazdırsam da onu karşıma koyabilseydim :)

Tamamını anlayabildim mi, emin değilim... Ama "hissettim", buna eminim...
Seni çok seviyorum, canımm canımm canımm abim...

Ve şimdi sevinçten ağlıyorum :')))

Seni de dünya ve ahirette ummadığın kadar büyük derece ve mükafatlara kavuşturup, böyle sevinçten ağlatsınlar. Amin. :)

..........

Dün akşam, üstte yazıştığımız "elma-ağaç, elmanın ağaçla bağlantısı" konularını düşünürken geldi aklıma. O zaman yazdım telefondan, biraz sonra da telefonu kapatmıştım. Cevâbî sorunu da sabah gördüm abiciğim.
O yazışmanın devamı olarak dedim ki akşam:

"...Demek ki onun için, sana 'dargın' olduğum zaman, bir elma takılı olduğu dala sırt döndüğünde ne olursa, o oluyor bana... Bir şey daha yerli yerine oturdu zihnimde :)"

Yani dargın olduğum zaman, sana sırt dönmüş oluyorum. O zaman, gıdamı senden emmek
istemiyorum hâliyle...
Sana dokunmadan, ilerdeki büyük dallardan beslenmeye çalışıyorum... Fakat bu, olabilemiyor!..

Hani, minicik bir kedi yavrusunun ağzına "dana biberonu" dayanmış gibi oluyor belki! Şu kadarcık ağız, o kadar emziği tabi ki sığdıramıyor içine...

Hatta, böyle bile değil!
Emecek hiçbir uç bulamıyorum. Emmeye çalıştığım yerler ittiriyorlar beni, "yerine git!" der gibi. Bunu da hissediyorum...
Ve hatta bütün ağaç sırt dönüyor buz kesiliyor bana, zerrece sıcaklık vermiyor!
Soğuktan titrer vaziyette, aç bîilaç dolaşıyorum...
...Gelip sana yapışıncaya kadar!..

Ama böyle, gidip gelince, sana hasretttle sarılmak da öyle tatlı oluyor ki :)))))
Yok'luğunun acı tadına bakıp, var'lığının doyumsuz lezzetini yeniden hissetmenin güzelliği belki de...

Seni seviyorum sevgili'mmmr :)))

(4 - 11 Ocak 2010)


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile