Deniz orda!.. [06 Kasım 1999 Cumartesi]



Deniz orda!..


(Sıkı tutunun; “berbat” bir yazı geliyor gene!..)
Şu an elimde bir kitap var, bir şiir kitabı...
Karıştırıyorum ve bu kitabın içinde hakikaten “şiirler” buluyorum...
Ve söylenmemiş sözler buluyorum.
Burda bir “mola” verip başka bir konudan bahsedeyim size:



Doğru veya doğru olmayan yollarla; ama bize “mıy mıy” yapmamak öğretildi.
Sızlanıp durma, kendi işini kendin gör...
Mızırdanma, kendi ayakkabını bağla...
Zırıldama, kalk ve suyunu iç...
Uykun geldiyse yat ve uyu...
Kendi ayaklarının üzerinde yürü...
Alıştık buna ve hatta bunun dışında başka bir yol olduğunun bile farkına varmadık yıllar boyunca.



İstiyorsan git ve al...
İstiyorsan kalk ve yürü...
İstiyorsan başla ve bitir...
İstiyorsan dene ve başar...



Tekne suyun üzerinde durduğu sürece yüzme bilip bilmemenin hiçbir anlamı yok!.. Ama bir fırtına patladığında veya altındaki sandal üstüne çıktığında durum değişiyor!..
İki kere iki dört, benim yüzme öğretmenim olmadı. Benim arkadaşlarım da öğretmedi bana yüzmeyi; kendim öğrendim.
“Su sıcaklığı 18.5 derecenin altında veya üstünde olursa ben denize giremem!..” Yahut; “Yüzmeyi öğrenirdim amaa, benim gözlerim turuncu” gibi aptalca mazeretler sıralama şansım hiç olmadı.
“Deniz orda... Git ve öğren!..”
Biliyordum ki, eğer “mıy mıy” yaparsam arkasından “denize atılmak” gelecek!..
Ve biliyordum ki; mavi bir muşambanın üzerinde ne kadar alıştırma yapsam da suya girmeden, ıslanmadan yüzmeyi öğrenemem!..



Allah önce beni, sonra bazılarını ıslah etsin, amiin...
Meğer; falanca şehrin falanca ilçesinde oturuyormuş da, onun için güzel eserler yazamıyormuş!..
Meğer bilgisayarı yokmuş da!..
Meğer odası yokmuş da!..
Meğer bilmemnesi bilmemneymiş de!..
Ne olur... Allah aşkına, mazeretlerin ardına saklanmak; “mesleğiniz” olmasın!..



Kim çalışmak-iş yapmak, vakit harcamak ister günün yirmidört saati mazeret sıralayan biriyle?.. Sen ister misin?.. (Cozz!..)
Benim yazılarımda kaplumbağalar, kuş yuvaları, ceviz ağaçları oluyor da senin yazdıklarında neden olmasın?.. Hiçbir şey mazeret olmadığı gibi, yazı yazmaya köyde yaşamak da bahane değil... Edebiyat kitaplarındaki imzaların en azından yarısı köylü...
Şu andan itibaren hayatını-geleceğini düşün...
Ve kararını ver;
Ya mazeret bulmakla geçecek süresini bilmediğin ömrün...
Veya sonuç almakla, başarılara imza atmakla, zaferler kazanmakla.
Alooo!..
Ordasın değil mi hâlâ?..



Pazartesi Yalnızları’ndan geçenlerde de bahsetmiştim... Kitap Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan çıkmış. Ömer Karayılan imzasıyla.
Kitabın içinde küçücük bir mektupçuk ta vardı ve ben burdaki numarayı epey zamandır çevirdiğim halde, her seferinde; “kapalı veya ulaşılamıyor” lafını duyuyordum...
Sonunda, yine kâğıtta yazılı bir (normal) numarayı çevirdim 0324 ile başlayan... Bir erkek sesi cevap verdi; elli-altmış olmalıydı yaşı. Numarayı tekrarladım, doğruydu... Ömer Karayılan’ı aradığımı söyledim, kendimi tanıtarak...
Kısa bir tereddüt esti, sonra;
“Ben babasıyım, dedi... Burası Mersin.
Ömer, Kahramanmaraş’ta. Ekinözü’nde öğretmenlik yapıyor... Niye aramıştınız?..”
“Bana kitabını göndermiş, dedim. Şiirlerinden yayınladığım oldu da tanışmak istemiştim... Ayrıca bende cep telefonu da var, ama cevap vermiyor?..”
“Elbistan’a gelmeden çekmiyor...”
“Elbistan’da mı oturuyor yani?”
“Hayır, Ekinözü ilçesinde öğretmenlik yapıyor ve oturuyor ama telefonu ancak Elbistan’a geldiği zaman çekiyor...”
“Peki, dedim... Sizi ararsa telefonumu verirsiniz kendisine.”



İşte tam bu noktada bütün mazeretler, birer “uyuz barınağına-miskinler mezarlığına” dönüşüyor!..
Öyle değil mi?..
Bütün tüylerim ayağa kalkıyor; bugüne kadar duyduğum “mıy mıy”lanmalar aklıma geldiğinde...
“Ben falan şehirde yaşıyorum da, bilgisayarımın klavyesi tutukluk yapıyor da...
Ben falanca köyde yaşıyorum da...”
Lütfen kesin sesinizi... Bırakın mıymıyı...
Kimse yazmak istemeyenden zaten yazı da, şiir de, eser de beklemiyor. Ama (bu her konu ve iş için geçerli) ben yazarımda, burada sular biraz kireçli akıyor, gibi mazeretlerle irtifa kaybetmeyin...
Çünkü bir insanın bahanelerine “sadece kendisi” inanıyor... Ve ardından bütün ömrünü bu mazeretlere, diğer bütün inanmayan insanları inandırmaya çalışarak tüketiyor...
Sonuç ne?.. Kabul edelim ki; herkes senin “neyi niçin yapamadığını” anladı, ne kazanacak ve sen ne kazanacaksın?..
Bomboş bir ömürden başka!..
Bir ömrü “neden yapamadıklarına” tüketeceğine, yapabildiğin bir tek şey bile olsa, onun peşine düşsen daha mantıklı olmaz mı?..



Bu adam size örnektir...
İbret alın ve (bahane uydurmakla meşgul) çenenizi kapatın!..
Bu adam, yani Ömer Karayılan; bana gönderdiği kitabının (Pazartesi Yalnızları) içine ancak iki telefon yazabiliyor...
Biri, kendisinden bin kilometre uzakta oturan babasının telefonu...
Diğeri, hafta sonu tatilinde eğer Elbistan’a gidebilirse çekebilen cep telefonu...
Birşeyler dönmeye başlıyor mu kafanızın içinde?..
Heeeey!..
Size soruyorum?..
Elimde duran; İstanbul’da basılmış... Ve de üstelik Milli Eğitim Basımevi’nin ürünü olan bir eser... Bir de (aslında bana bile batan) bugün yazdığım yazı, hakikaten hepimize ibret olmalı.
Mıy mıy yapmıyor Ömer Karayılan...
“Ben bunu yaparım, diyor... Ve en iyisini yapmaya çalışırım...”
Ondan örnekler veriyorum size:

“Tutunamayanlar”
Sensizlik hiçlikmiş,
tutunamadım,
Bitirdim bir ömrün ilkbaharını.
Yıllar geçti hâlâ unutamadım,
Korkulu/kaçamak bakışlarını.

Soğuk gecelerde senle ısındım,
Avundum adınla şarkılarda ben.
Issız sabahlarda sana sığındım,
Üstümden ağlayan düşler
geçerken..

Asi bir bebekten daha doğaldın,
Kumdan kaleleri yıktın gülerek.
Bende ben tükendi, sense
çoğaldın,
Gitmek bana kaldı, kendimden
gitmek...
Ömer Karayılan

Sorular
Kara kirpikleri nemdir gecenin,
Hayat senden öte kaç
çığlık bana.
Kan neyine yarar toprağın baba,
Okşamak bilmez mi eli acının.

Gökyüzün gizlenir bulutlar içre,
Sevdadır elinden gurbete çeker.
Akşamları nasıl ıssızlık çöker,
Neden aşk uçurum, ölüm
çepçevre.

Derinden bir yokluk göğe
savrulur,
Hayat senden sonra kaç
anlam bana.
Ölen nere gider, ne olur baba,
Nasıl biter insan, nasıl yok olur..
Ömer Karayılan

------------------------------------------------------

6 KASIM C.TESİ
* Genel seçimler ve ANAP iktidarı (1983)
* Katip Çelebi’nin vefatı (1656)
* Kuşgeçimi Fırtınası.

7 KASIM PAZAR:
* Anayasa’nın halkoyu ile kabulü (1982)
* Gümrü’nün fethi (1920)
* Dünya şehircilik günü
* Hızır (yaz) günlerinin sonu.



Stop
Muammer Erkul
06 Kasım 1999 Cumartesi


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile