Beş nokta yedi [13 Kasım 1999 Cumartesi]



Beş nokta yedi


Gene sarsıldı onmilyonlarca insan... Sıkıntılı bir gecenin yarını getirdi yine depremi. Ve bu zelzele unutanlara kendisini hatırlattı yine.



“-Dur, dedi telefondaki ses. Deprem oluyor... Dur korkma!.. Telefonu kapatmak zorundayım... Korkma, deprem oluyor... Kapatıyorum!..”
Her şey bir anda nasıl tersine dönüveriyor. Her şey nasıl yarım ve yüzüstü kalıveriyor...
Ardından, çoğunun hiçbir anlamı olmayan hareketler!.. Onun ardından da kilitleyiverdiğimiz telefonlar; ısrarla, ısrarla (rahatlayıncaya kadar) çevirdiğimiz numaralarla...
İstanbul’un birkaç bölgesinden, Gölyaka’dan, Adapazarı, Bursa ve İzmit’ten aldığım bilgilerle şükrediyorum. En sonunda, aynı saatlerde doğuma girecek olan komşumuzun hanımı geliyor aklıma...
Ardından televizyonlardan duyuyorum; 5.7 artı 4.4...



Depremden en fazla bahsedenlerden biri herhalde bendim... Bu kadar gün ve yazı boyunca bahsetmeli miydim veya bahsetmemeli miyim, bilmiyorum...
Ama şunu iyice anlamanız lazım ki; çadır kurulu şehirlerde hayat bambaşka...
Okuyorsunuz; “...falanca yerde hayat normale dönmeye başladı” diye. Evet, haber doğru. Fakat haberin bahsettiği “normal” ile uzaktan bakınca anladığımız “normal” arasında anormal farklılıklar var...
İnsanlar geri zekalı olduğu için kalp krizi geçirmiyor veya kendini fırlatmıyor pencerelerden!.. Yaşanmış olan korku ve panik anlayacağımız boyutta değil!..
7.4’lük depremde uyanıktım ve ayaktaydım. Çıkış kapısıyla salondaki merdivenin kenar duvarına sımsıkı yapışmış, şiddetle sallanan bir çubuğun ucundaki karınca kadar çâresiz, karanlığın ve gürültülerin arasında ayakta kalmaya çalışıyordum... Bu sıra karşımızdaki apartman yerle bir olmaktaydı...
Yarın öğleden sonra bacak adalelerimde ağrı başladı ve üç gün merdiven çıkmakta bile zorluk çektim.



Bunlar, deprem bölgesinden 200-300 kilometre uzakta olanlar... Gölcük’ü görmedim, ama özellikle Adapazarı ile Gölyaka’da yaşananları (yaşayanlardan dinlediklerimi bile) aktarabilmek imkansız!..
Toprak yapısı biribirinin hemen hemen aynı olan bu iki bölgede binaların hali gerçekten perişan;
Bina tabanlarının patlamasıyla, şiddetli basınçtan içeriye dolan toprağın tavanlara yapıştırdığı sandalyeler... Önden arkaya, bir yandan diğer yana ve ayrıca kendi etrafında bir sağa bir sola doğru dönmekten sekiz çizmiş, adeta düğüm olmuş kolon demirleri...
Ve herkesin aynı dakikayla ilgili, ama birbirine benzemeyen ayrı hikayeleri var.
“Yerden gelen kaynayan su sesleri... Gökgürültüsü... Uğultu...” Herkesin duyduğu ses bile ayrı. Gölyaka ile Hendek arasındaki bir dağ köyünün, evi yıkılan muhtarı şöyle dedi:
“-Eğer o ses biraz daha devam etseydi, beynim patlayacaktı ve ölecektim!..”



Bunlar ne ifade ediyor, bilmiyorum...
Depremin ardından, bizim Murat’ın (Başaran) Adapazarı izlenimlerini okumuştuk. Diyordu ki;
“Doğduğum evin sokağını bulmak istedim... Değil sokağı, mahalleyi bile bulamadım!”
İnanır mısınız böyle bir “hikaye”ye?..
Geçen cuma günü (sekiz gün önce) Murat ile beraber Adapazarı’ndaydık yine... İşlerimizden biri de oydu; orayı bulmak!..
Düşünün, şehrin en kalabalık yerleşim alanlarında Sultanahmet Meydanı büyüklüğünde adalardaki var olan evler oyuncak gibi-maket evler gibi devrilip, alınmış yerinden...
Yok, yok, yok!..
Biliyorum ki sızlıyor içi çocuğun... Acısını okuyorum yüzünde, sadece, bir zamanlar doğmuş olduğu evin bulunduğu noktayı tespit edemediği için...
“Şuralarda bir sokak olmalıydı!..” Yok, her yer dümdüz... Koskoca bir alan ve bu alanda yalnızca (enkaz kaldırıldığı için) bir büyük ağaç ve bir iki ağaççık!.. İki de başı boş köpek.
En sonunda, bula bula koskoca Tozlu Cami’nin yerini keşfediyoruz bir şadırvan kalıntısından... Sadece o kadar.



Kozyatağı’nda ablamlarda kalıyordu bir süredir ikibuçuk yaşındaki “şeker” Küçük Ali. Pazartesi gününün akşamı sırf onunla oynamak için oraya gittim. Birkaç saat vakit geçirdik beraber. Bana bazen “dayı”, bazen “abi”, bazen de “amca” diyor... Ben ayrılırken de peşimden gelemiyor diye ortalığı karıştırdı birazcık...
Adapazarı’nın yok olan bir caddesindeki yok olan binadan 3 gün sonra çıkmışlar sapasağlam!.. Bu zaten başlıbaşına bir hikaye.
O gece Ali’nin annesi huzursuzdu; “yeterince sıkıntı verdik, artık gitmemiz lazım” diye... Babasına; “sıkıldıysanız gelin biraz da bizimle kalın” dedim... Ama karar vermişler ve Ali’nin anneannesinin az hasarlı evine gitmişler...
Dünkü depremin ardından aradığımda henüz buluşamamışlardı, malum şehirde panik had safhaya ulaşıyor...
Bir saat sonra sesindeki kara bulutlar dağılmıştı ve; “şimdi buldum onları” dedi babası.
“Ali’yi versene bana” dedim ve onun hiçbir şey anlaşılmayan konuşmasını dinledim...



Biliyorum, bugünkü darmadağın bir yazı oldu.
Olsun...
Ordaki insanların yanında bu yazının dağınıklığı inanın hiçbir şey!..
Daha üç gün önceki bir “facia”yı anlatayım size de anlayın ne demeye çalıştığımı:
Good Year fabrikası, kendi tapulu arazisine, içinde sigara içmek, televizyon seyretmek ve yemek pişirmek yasak olan 50-60 tane çadır kuruyor. Bunlara kendi işçilerini yerleştiriyor. Devletin hiçbir katkısı olmayan bu çadırların başına Pazartesi günü Valliğin görevlileri geliyor. Söyledikleri aynen şu:
“Ya elli milyonluk kira yardımını almaktan vazgeçeceksiniz, veya hemen bu çadırları terkedip evlerinize gideceksiniz!..”
Hatırlatmaya lüzum var mı bilmiyorum, o gün yine sarsıntı olmuş ve insanlar sağlam binalardan bile çadırlara kaçmışlardı...



İçimi sıkıntı kaplıyor bazen. Ölüm-kalım savaşı veren binlerce zavallı insanın üzerine kim salıyor bunları?.. Ve onları hangi yetkilerle donatıyor?..

------------------------------------------------------

MEKTUP
11 Kasım
Bu beklenen bir şeydi. Yani diken üstünde yaşamaya devam... Bir kalp krizi vakası ve yüzlerce yaralı var. Evlerinde kalmaya başlayanlar tekrar sokağa döküldü. Biz evdeyiz.
Yıkım kararı çıktığı halde yıkılmayan binalar iyice yamuldu. Bunları yıkmamak ciddi bir ihmal. Ben bu akşam az kalsın böyle bir binanın altında kalıyordum.
Hayır, bizim ev sağlam. Bu ev beni hayrete düşürüyor zaten. Biz çatladık, evde hasar sıfır!.. Bundan kurtulamayacağız,ömrümüz binalara bakarak yürümekle geçecek. Öyle korkunç...
Burda olmanı istemiyorum artık, bu kent güvenli değil. Gelme olur mu? Ben bazen bencillik edip, gel diyorum ama, gelme. Benim burdan başka yere gitme şansım yok.
Her ne kadar ölüm tekerrür etmez deyip kendimi teselli etsem de bu kadar genç ölmek istemiyorum. Korkuyorum, çok korkuyorum. Tek amacım her şartta hayatta kalmak...
(Nihal-İzmit)

Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki :
“Ümmetimden birinin Cehennemde kalmasına razı olmam.”

13 Kasım 1999 Cumartesi
* 5 Şa’ban 1420  Rumî: 1415-Kasım: 6  11. ay, 30 gün, 45. hafta, yılın 317. günü-Kalan gün: 48
* Düşman donanmasının İstanbul’a girişi. (1918)
* Tekirdağ’ın Yunan işgalinden kurtuluşu. (1922)
* Mehmet Zahit Kotku Hoca’nın vefatı. (1980)



Stop
Muammer Erkul
13 Kasım 1999 Cumartesi


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile