Düzce -iki- [17 Kasım 1999 Çarşamba]

 



Düzce -iki-


(Dünden devam)

Yıkıntılar daha şehrin girişinde karşıladı bizi. Çarpılmış çatılar, patlamış duvarlar ve arada bir yere kapanmış evler. Şu ev beş katlıymış, bu bina yedi katlıymış... Hemen hemen her göçen evin başında insanlar ve kurtarma ekipleri var. Bu, şu demek oluyor ki; orada da canlı veya cansız insan veya insanlar var.
Yan yola girip otoparka kadar gittik. Her taraf çadırlarla dolmuş, ki pek çoğu da askerî çadır bunların. Arkası Çakman Ahmet Sokak. Hemen sağda, altında dükkanlar olan, çok geniş bir alana kurulmuş beş katlı bir bina, çökmüş... Sokağın başında biri; “Geçmeyin, köpekler canlı araması yapıyor” diyor...
18 numaralı bahçeye giriyoruz. Bu bahçede iki tane iki katlı eski ev var. Bu evler perişan ama bu evler “kahraman!..” Ben bu evlerin hayranıyım. Düzce’de, Gölyaka’da, Adapazarı’nda, İzmit’te ve her yerde dört ay öncesine kadar beğenilmeyen, horlanan bütün bu eski evlerin sakinleri, şimdi bu ihtiyar evlerin elini öpüp, minnetle başının üzerine koymakta!.. Çünkü bu sadık, vefakâr ve dost evler kelimenin tam manasıyla cansiperâne, kanının ve gücünün son damlasına kadar depremle savaşıp, korumakla yükümlü oldukları insanların hayatını kurtardı...
(Bütün deprem bölgelerinde lütfen ciddi bir araştırma yapılsın. Tahmin ederem ki; ahşap, tuğla ve ince çıta ile inşa edilmiş bu harükulade yapılarda can verenleren sayısı binde bir kişiyi bile bulmaz.
Beton; vefasız, tembel ve hain!.. Hataları sinsice yutup ilk fırsatta kusuyor!.. Bu da ayrı bir konu.)
.....
Evlere giriyoruz; zaten boşaltılmış ama, inanılır gibi değil. Bir yapı nasıl bu hale gelir?.. Çocuklar, kayda değmese de bırakmak istemedikleri son eşyalarını aşağı atıyorlar. Belki bir daha buraya hiç girmeyecekler. Duvarda bir çerçeve var. Ben de onu söküp aşağı indiriyorum.
.....
Yeğenim Ömer Faruk’la en yakın enkaza gidiyoruz. Yakılan ateşlerin başında oturan çaresiz insanlar, yurtdışından gelmiş köpeklerin sezgilerine muhtaç!.. İşte betonlaşmanın cinneti!.. İşte kat, kat üst üste yaşamanın neticesi.. Eski yerleşim alanlarında insanlar tırnaklarıyla bile kaldırıyor enkazı ve canları-cananları çıkarıyor gün ışığına... Ama şu an, şurda, haberin duyulmasını, yurtiçi veya dışından uçaklarla yardım gelmesini, köpeklerin koku almasını, iş makinalarının ağırlıkları kaldırmasını ve ince çalışmalarla insanların kurtarılmasını “beklemek”ten başka yapılacak hiçbir iş yok!..
Beklemek... İşte işkence!
.....
Yerde bir cep telefonu faturası. Son ödeme günü dünmüş... Oniki milyon civarında borcu varmış... Yerde şimdi... Sahipsiz ve anlamsız!..
Kamyonlarla yardımlar gelmiş, dağıtılıyor...
Hemen köşede yıkılmış başka bir ev var. Üzerinde birkaç kişi enkazı sökmeye çabalıyor. Yüzü yaralı adam çökmüş tavan blokunun kenarına ayağını vurarak;
“Ben tam burda sıkışmıştım, diyor. Makina betonu kaldırdı, çıktım... İki ölü verdik...”
Aynı binanın çatısı bir buzdolabına dayandığı için üçgen bir boşluk oluşmuş. Orda, içerde, bir kadın oturuyor. Hiçbir iş yapmadan... Boş boş oturuyor sadece!.. Üstünde, ailesinin hayatta kalan fertleri çatı kalaslarını sökmeye çalışırken, o orda, enkazın üç metre derinine girmiş oturuyor!..
Duygularını hissetmeye çabalıyorum.
.....
Her yerde aynı manzaralar... Patlamış duvarlar, çökmese bile iyice eğilmiş evler...
Başka bir yıkıntı... Alt katta dükkanlar olduğu anlaşılıyor. Genç bir adam parçalanmış bir dükkan dolabına yaslanmış hem ağlıyor, hem tekme atıyor.
Oranın üstü kahvehaneymiş. İçerisi doluymuş... Yirmi-yirmibeş kişinin üstüne çökmüş çatı. Çoğu ölmüş, bir kısmı hastanelerdeymiş. Oyun kağıtları da yola savrulmuş zaten...
.....
Her sokak aynı. Yeğenimle kayboluyoruz artık. Bir belediye otobüsünün üstüne devrilmiş duvarlar. Araç çekilmiş kenara, üst kısmı bina dibinde kalmış. Koltuklarda insan kanı var...
Askerler... Madenciler... AKUT... AKAY... Sivil Savunma... Yerli ve yabancı daha pek çok ekip iş başında. Dağıtılan yardımlar...
Bu defa, belli; acilen tedbir alınmış, yardıma koşulmuş ve duruma el konulmuş. Önceki yıkımda olduğu gibi insanlar günlerce sahipsiz kalmamış.
.....
Yan yatmış bir binanın alt katının simsiyah duvarları hâlâ sıcak!..
Başka bir enkazda uğraşan üç-beş kişi... Bekleyen bir iş makinası... İçeride insan varmış. Az sonra köpekli bir ekip geliyor, hem önden hem de arkadan araştırmalar başlıyor.
Biz de bahçe tarafına geçiyoruz. Orda bir aile var; merdiven dayamışlar, yere iyice yaklaşmış olan kendi dairelerindeki eşyalarını çıkartmaya çalışıyorlar.
Bir süre onlara yardım ediyoruz.
.....
Saatler geçmiş. Bir bahçede yerde bir gazete sayfası görüyoruz. Kopartılmış tek sayfa... Hem de “Bizim Sayfa.” Alıyorum, açıyorum; ben, bana bakıyorum ordan!.. Yazımızın ismi de enteresan geliyor bu durumda: “Kral Kim?..”
Anlıyorum, orda bir okuyucumuz varmış... Ama kim ve şimdi nerde?.. Hangi mezarda, hangi hastanede veya hangi çadırda?..
....
Daha fazla yazmak istemiyorum. Ama çarşının göbeğindeki büyük, eski “Yeni Cami” mutlaka görüntülere alınıp sabitlenmeli. Gerçekten görmeye değer. Bu koskoca eser kelimenin tam anlamıyla mahvolmuş. Sağ ve sol duvarları yok. Kubbeleri tutan sütunlar, direkler oynamış, dönmüş, yıkıldı yıkılacak... Tavan ve ön duvardaki süs ve işlemeler, mihrap ve minber üzerindeki yazılar duruyor... Duvarın altına kadar giriyorum ki ihtiyar biri bana uyarmak için bağırıyor. Suratı gözümün önünde. Haklı da; çatı çökse parçam kalmaz!
Anlatılacak çok şey var ama acıyı anlatmak neye çözüm bu ambülans ve itfaiye sirenleri arasında?..
Yeğenimle evin yanına dönüyoruz...
Ekrem Abi köyden gelirken büyük varillere içme suyu doldurup getirmişti. Benim sırt çantam ise çikolata ve sigarayla doluydu.
Son olarak, mahalledeki çadırların arasında dolaşıyoruz. Elif Sabah elime yapışmış, artık beni bırakmak istemiyor. En son onu kandırıp elindeki son çikolatayı bir çocuğa cebimdeki yarım paket sigarayı da bir depremzedeye veriyoruz.
.....
Dönüş bir acaip duygu...
Kaçmaya, kurtulmaya, kurtarmaya benzeyen hüzünle sevinç arası bir şey!.. Yolda bir-iki mola ile pazar günü 22.00 sularında babamlara geliyoruz...
Kızım arabada kucağımdan ayrılmıyor, kucağımda irkilerek, sıçrayarak uyuyor. Güven duygusu... Ama çocuklar, aslında büyüklerin de kime güveneceklerini bilmediklerini bilmiyor!..
.....
Pazartesi günü doktor kızımı gördü; şiddetli üşütme... Bir yığın ilaç. İyi ki bekletmemişiz. Ve yeni bir durum çıktı ortaya; ishal olmadığı halde günde üç defa altına kakasını yapıyor!..
Hepsi geçecek, diyoruz milletçe..
İnşaallah bu günleri de atlatacağız.
Güzel günler gelecekse, bizler için gelecek.

-----------------------------------------------------

Deprem bize ne diyor ?..

Deprem, bize bangır bangır haykırıyor ki:
“-Dürüst olun!..
Önce kendinize, sonra müşterilerinize ve diğer insanlara karşı dürüst olun.”



Deprem bize gür sesiyle diyor ki:
“-Yaptığınız işi düzgün yapın!
Göz boyamaya çalışmayın. Kendinizin ve eserlerinizin içi de dışı gibi olsun!..”



Deprem, bize bağırıyor ki:
“-Yalana yeltenmeyin!.. Harama meyletmeyin!.. Kandırmaya yönelmeyin!..”



Deprem, bize diyor ki:
“-Önce kendinize sevginiz olsun ve saygınız!..
Sonra da bütün insanları sevin-sayın.
Komşularınızın yardımına koşmayı, bir dilim ekmeği paylaşmayı bilin!..”



İlme ve tecrübeye saygınız olsun!..
Dinlemeyi ve öğrenmeyi öğrenin!..
Bazı musibetlerden sakınmanın yolunu bulmaya çalıştığınız kadar, “kaçılamaz gerçeklerle” de yüzleşecek olduğunuzun hesabını yapın!..



Hayatın aslında bir amaç değil, bizi istediğimiz, seçtiğimiz noktaya götürecek-taşıyacak bir araç olduğunu artık anlayın!..



Sen istemeden verilenlerin, bir gün sen vermek istemesen de alınacak olduğunu idrak edin!..



Mesuliyetlerinizi “bilmiyormuş gibi” davranmakla, kafasını kuma gömen bir devekuşundan farkınız kalmadığını hatırlayın!..



Unutmayın beni; bugün adım depremdir, yarın yangın, sonraki gün trafik!..
Unutmayın beni, ama asıl ve ilk önce “kendinizi” unutmayın!
Kim olduğunuzu ve ne olduğunuzu asla unutmayın!..”



Deprem bize başka ne desin ki?..

-----------------------------------------------------

Küçük bir detay

Elimdeki sigara paketleriyle yaklaştığım çadırların yanından insanlar bana baktı. Ayakta bir genç kız vardı...
O da bana doğru yürüdü.
Yetişkin, iyi giyimli, tahsilli ve terbiyeli görünüyordu.
Üç adım kala durdum, o durmadı... Gayet ağır, sağımdan, başı önünde yürümeye devam edecekken;
“-Sigara almak ister misiniz?”..” dedim.
Gözlerime mahcup ve kaçamak bakarak;
“-Babam içiyor, dedi... Olabilir...”
Küçücük anekdotlar, ne büyük ip uçları veriyor bize.
İnsanız ve her hal bizim başımız için!..



Stop
Muammer Erkul
17 Kasım 1999 Çarşamba


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile