Panik yok [18 Kasım 1999 Perşembe]



Panik yok


Pazartesi günü doktora varmak üzereyken bir mesaj geldi. Saat 17:39’da. Diyordu ki: “Telaşlandırmak istemem, ama Marmara Denizi ısınmış. Bazı hastaneler ve Avcılar boşaltılmış. Araştırın ve önleminizi alın!.. İyi akşamlar.”
Yirmi dakika sonra, beni hakikaten sevdiğine inandığım bu kişi (Y.D.) tekrar mesaj yolladı:
“50 saat içinde İstanbul’da yıkıcı deprem bekleniyormuş. Daha sağlam bir kaynaktan öğrendik!..”
Ben de “bu sağlam kaynağın kim olduğunu” sordum. Cevap geldi:
“Şimdi bir ahbabımız aradı. Beykent Üniversitesi kampüs ve yatakhanesi acilen boşaltılmış!..”
Doktor kızımı muayene ederken de aynı konu açıldı:
Devlet Hastanesi’ne (Çorlu) bol miktarda çadır ve ilaç stoklanmış. Mahalli televizyonlarda bunun haberi yayınlanmış. Muhtemel deprem için hazırlık yapılıyormuş...
Şu an işim vardı. Bir mesaj yazıp beni daha sonra aramasını söyledim. Bu arada bir iki de görüşme yaptım.
Doğru muydu bunlar? Veya ne kadar doğruydu?..
Hayret ki tamamına yakını doğruydu!..
Bir kaç gün ortalığı donduran hava, pazartesi günü lodosa dönmüştü, hava ve deniz ılık bir rüzgarla yumuşamıştı (ki zaten akşamdan itibaren de yağmuru geldi.)
Avcılar boşaltılıyor muydu?..
Evet, o da doğruydu... Hem de asker yardımıyla boşaltılıyordu, ama; bazı evler!..
Bu “bazı” evlerin de tamamının “hasar” raporları vardı. Belediye, aldığı bir kararla, daha fazla vakit geçirmeden zaten boşaltılması gereken binaların boşalması için çaba gösteriyordu.
Düzce’de de İzmit ve Sapanca’da da defalarca yaşandı aynı ihmal; hasarlı binalara giren çok sayıda insanımız artçı sarsıntılarda bile hayatını kaybetti.
İlaç ve çadır stokları?..
Tepeden gelen baskı, nihayet ihmalkârları harekete geçirmiş olmalı. Her an olması gereken stoklar demek ki olması gereken yerlerde değilmiş ki (umarım) şimdi gönderilmiş...
50 saat içinde deprem?..
Kimse “olmayacak” diyemez. Ama “olacak” diyenler, yalan söylüyor!..
İnanın buna.
Bilimin eğer böyle bir marifeti olmuş olsaydı, bundan ilk önce Amerika başkanının ve AGİT İstanbul zirvesi için ülkemize gelenlerin haberi olmaz mıydı?..
İnsanlar hakikaten ve (bunca sarsıntı ve yalan-yanlış yayınlarla) haklı olarak panik halinde. Her söylenti de o kadar sür’atle yayılıyor ki...
Gece, aynı “dost” ile konuştuk. Bunları ve diğer konuları. Sonradan bana arka arkaya geçtiği mesajları; “ayağı yere sağlam basmaya çalışan” bir insanın satırlarıydı. Onu da yan tarafta okuyabilirsiniz.

----------------------------------------------------


Teyzeme ne deseydim?

Biz Düzce’ye ulaşmaya çalışırken Rheda’da oturan teyzem aradı, durumu sordu. Yolda olduğumuzu söyledik.
“Beni mutlaka arayın, dedi. Burda da bütün kanallar depremi gösteriyor...”
Onu tekrar arayıncaya kadar iki gün geçti.
Biraz daha soğukkanlıydı, ama şunları tembihliyordu:
“Oğlum, burda televizyonun başında oturup o kadını seyrediyordum.
-Kurtarın, yavrularım yanıyor, diye bağırıyordu... Yavruları yanıyordu içerde, gözünün önünde, elinden birşey gelmiyordu. Delikten kovayla su dökmeye çalışıyordu...
Mahşer zamanını hiç aklına getiriyor musun yavrum?.. Ne yavrular yanacak!.. Kimsenin kimseye yardım edemediği zaman!.. Evlatlar, anne ve babaların gözü önünde ateşe atılırken... Ve bir defa ölüp kurtulmak yokken, ölmek yokken... İnsanların şu anki depremden başka bölgelere kaçtığı gibi kaçılacak başka yer de olmadığı zamanı düşünüyor musun? Aklına getiriyor musun yavrum?.. Hiç aklına geliyor mu?..
O kadını çaresizlik içinde ve yanan yavrularının başında feryat ederken gördükçe...
“-Yavrularım... Yavrularım yanıyoor” dediğini işittikçe, ağlamadan, gözlerimden şapır şapır yaş akıyordu.
İnsan yavrusunun yanmasına nasıl dayanır, oğlum?.. Hem de yardım edecek elin, kaçılabilecek yerin, hatta ölmenin olmadığı bir hesap zamanında?..
Hiç aklına getirdin mi bunları, veya getiriyor musun yavrum?..”



Siz olsaydınız teyzeme ne cevap verirdiniz?

---------------------------------------------------------

MESAJ
Benden istenen
Bu olanların üzerine öyle yazılar yazmalısın ki; insanlar “şansına” hayatta kalmak gibi dehşet kaynağı fikirlerin içine girmesinler. Ve hayatta kalmalarının ilahî takdir gereği, kendilerini gerçekleştirmek için hâlâ zamanları olduğu anlamına geldiğini gönül rahatlığı ile kabul etsinler...
Bu; ölen insanların kemiklerini sızlatmamak, onların ölümünün maddî temelini hazırlayan (hızlı) talan düzeninin ve türlü oyunlarının bozulmasıyla mümkün olabilir! Bu (biz) hayatta kalanların biricik görevidir... Kendini gerçekleştirmeyi başaran herkes bu sürecin değerli bir parçası olduğunu bilmelidir... Ve sen bu bilinci insanlara verebilecek güce ve yeteneğe sahipsin ve bunu biliyorsun...
Senden, ülke insanını (herşeye rağmen) hayata motive etmeni istiyorum ve bekliyorum!..
(Y.D.)
Not: Zaten yapmaya çalıştığımız da bu. Teşekkürler arkadaşım!..

Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Ailesine ve akrabâsına ihsân etmekten büyük derece ne olabilir?..”

18 KASIM 1999 PERŞEMBE
* 10 Şa’ban 1420  Rumî: 1415-Kasım: 11 11. ay, 30 gün, 46. hafta. Yılın 322. günü-Kalan gün: 43
* Kanije müdafaası ve zaferi. (1601)
* Deniz Harp Okulu’nun açılışı. (1773



Stop
Muammer Erkul
18 Kasım 1999 Perşembe


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile