Psikolojik katliam [20 Kasım 1999 Cumartesi]



Psikolojik katliam


Televizyonların ne halt etmeye “televizyon” olduklarını sormak pek çok kişi gibi benim de hakkım.
Bu soruyu soruyorum diye şimdi insanlar “bana” soracaklar aynı soruyu. Hangi insanlar mı?.. Belli; televizyonlara, ne halt etmeye televizyon oldukları sorusunu (arayarak, faks çekerek, mektup yazarak, e-mail yollayarak) sormaya ürken-korkan-üşenen insanlar.
Çünkü televizyonların karşısında “korkudan titremek” daha kolay!..
Uyanın, millet...
Artık “tahrik” bile olmuyorsunuz!..
Artık kızdırılamıyorsunuz bile!..
Artık önünüze ne konursa onu yemeye öyle alışmışsınız ki, aslında neye ihtiyacınız olduğunu (istemeyi bırakın) düşünemiyorsunuz bile!..



17 Ağustos’ta tek tek hepimizin gündemine bir “bomba” düştü: Deprem!..
Günlerce, haftalarca, aylarca sarsıldık.
Ve hâlâ sarsılıyoruz.
Gözlerimiz araba farları gibi açıldı ve dikildi televizyonlara... Kızdık önümüze gelene, sonra zırıl zırıl ağladık, sonra kurtarılanlara sevindik, sonra tiril tiril titredik...
İyi de günde sekiz saati bulan bu “üç aylık kurs” ile ne kadar bilinçlendik?..
Ha, söylesenize!..
Televizyonların işi bizi ağlatmak ve korkutmak mıydı? 17 bin kişi verdiğimiz depremli aylarda, dansözlü programların ara boşluklarında?..
“Yarışma” olduğu iddia edilen programlarda dağıtılan (...üstelik sonradan depremde yıkılan) dairelerden kapmak için her gün İstanbul’un telefonlarını kilitleyenlerin hiç mi aklına gelmiyor acaba televizyonların asıl vazifesinin ne olduğunu sormak?..
Uyanın, millet!..
Artık “tahrik” bile olmuyorsunuz!..
Artık kızdırılamıyorsunuz bile!..
Artık neye ihtiyacınız olduğunu bile düşünemiyorsunuz!..



Televizyonların bugün yapmış olduğu; bir çeşit “psikolojik katliam”dır... Panik ve facia zorla, itile-kakıla insanların içine tıkılmaktadır. Herkes ve daha da acısı her yaşta çocuk, her saat, balyozlarla kırılan betonların altında çırpınan insanları, sıkışan kolu bacağı kesilip olduğu yerde bırakılan insanları, ezilmediği halde dışarı çıkamamış ama çığlık çığlığa ve çatır çatır yanan insanları seyrediyor!..
Bunun adı habercilik değil.
Ama size sormak gerek:
İstediğiniz bu mu?..



Televizyonların en mühim, en mühim görevlerinden bir tanesi “eğitim” vermektir, bir topluma şuur oluşturmaktır, öyle değil mi?..
Özellikle de hayatımızın ta gözüne girmiş böylesine ciddî bir konuda.
Hâlâ önemli kanalların bile hemen hemen hepsinde “kalça nasıl eritilir, ballı börek nasıl yapılır” dersleri verilirken “canını sallayan bir zelzelede neler yapman gerekir” dersleri yok...
Yoksa var da... Yoksa herkes ne yapacağını, nasıl davranacağını sular gibi ezberlemiş de ben mi bilmiyorum? (Bu da olabilir aslında... Çünkü başıma ne geleceğini bildiğim için Düzce depreminin olduğu gecenin sabahından beri hiç oturup televizyon seyretmedim.)



Lütfen telefonlarınızı elinize alın... Lütfen ağzınızı açın! Şu açmadan duramadığınız televizyonlardan birazcık da “EĞİTİM” alalım...

-----------------------------------------------------


İnsanlar mühim

Ben, gece üçte ve gündüz üçte olan iki sarsıntıda da onu uykusunda kucaklayıp bitmeyen, bitmeyen, bitmeyen merdivenlerden indirip aynı apartmanın dışına çıkarttım...
Sonra o, bir öğleden sonra Sapanca depremini... Ardından da (hem de tam göbeğinde) Düzce zelzelesini yaşadı.
O benim kızım... Üç buçuk yaşında...



Bilmiyorum, günde kaç defa, “...Deprem oldu, elektrikler kesildi...”, “Deprem oldu, karanlık oldu, dışarı çıktık...” diye sayıklıyor...
Birkaç metre uzağımda kalsa veya görüş alanından çıksam huzursuz oluyor...
Durup dururken, oyun oynarken (kendini ikna etmek için olmalı) bana teselli veriyor:
“Yok yok, bu ev sallanmıyor ki!..”



Bir evin... Bir dakika; altmış tane bir saniye boyunca, toprağıyla beraber iki-ikibuçuk metre gidip gelen bir evin içinde kaldığınızı düşünebiliyor musunuz?..
Ben depremi, kendi çocuğumun; dalıp, tavana ve boşluğa bakan gözlerinde görüyorum içimde sızlayan sarsıntılarla!..
Ben onun gördüğü her sıva çatlağı için sorduğu sorulara cevap bulmaya çalışıyorum... Ben onun yol kenarlarındaki her bahçe boşluğunu; “bak burda da ev devrilmiş” diye gösterdiğinde, ona yeni izahlar yapmaya çalışıyorum.
Bir yere baksam, başımı yukarı kaldırsam; “ne oldu da oraya baktın” endişelerini yatıştırmaya çalışıyorum.
Yalnız uyuyamamasına, tuvaletini tutamamasına yumuşak geçişli zeminler hazırlamaya çalışıyorum.



O yüzden... İşte o yüzden, icabederse bu konuyu binlerce gün işleyebilirim;
Bir çocuk, sadece bir çocuk bile aynı psikolojiye düşmesin, diye... Gözlerini kara kara açıp “bilinmeyeni” dinlemesin diye.. Ve belki birkaç büyük yazdıklarımızdan dolayı belki bir tedbir alsın da bir çocuk ölmesin, bir tek çocuk anasız-babasız-sahipsiz kalmasın diye...



O yüzden hiçbir mantar kafalı;
“Senin kadar depremden bahseden yok... En çok sen korkuyorsun herhalde!..” gibi bir aptal soru sormasın bana... Anlaşıldı mı?..
Benim için tek başına ölmek de ölmektir, onyedi bin kişiyle beraber ölmek de...
Ama benim için; deprem yaşaması muhtemel olan insanlarla, depremi yaşamış olan insanlar çok mühimdir... Bütün insanların kalbimde bir yeri olduğu gibi.

------------------------------------------------------

AKUT (Arama Kurtarma Derneği)’un pek çok yerde yayınlanmış olan “deprem tavsiyelerini” ben de yayınlıyorum:
* Yaşadığınız mekânı inceleyin. Korunma için bulunacağınız yeri ve muhtemel kaçış yolunu belirleyin.
* Giriş altı, giriş ve birinci katta iseniz 10-15 saniye içinde sizi bina dışına çıkartacak yolu tespit edin.
* Binayı 10-15 saniye içinde terkedemiyorsanız, kesinlikle merdivenlerden, merdiven boşluklarından uzak durunuz.
* Birinci kattan daha yüksekteyseniz, atlamayı denemeyin. Bunun yerine yüksek binalarda yapılması zorunlu olan harici yangın merdivenlerini kullanın.
* Masa, yatak altı gibi yerler yerine, ağırlık merkezi yere yakın çelik dolaplar, para kasaları, çamaşır ve bulaşık makinesi gibi eşyaların yanına yatarak “cenin” pozisyonu alın.
* Mutfak ve banyo, hayat üçgeni alanı oluşturulabilecek en uygun ortamlardır.
* Kapı pervazlarının taşıyıcı hiçbir özelliği yoktur. Çelik kapılara da güvenmeyin.

Başkalarının acılarından ve geçmiş felâketlerden ders alanlar, mutlu olurlar.
Hz. Ali (r.a.)

20 Kasım 1999 Cumartesi
12 Şa’ban 1420
* Rumî: 1415-Kasım: 13
* 11. ay, 30 gün, 46. hafta. Yılın 324. günü-Kalan gün: 41
* Türk Diş Hekimliği Haftası,
* Sanayi Haftası,
* Uluslararası Karacaoğlan Festivali (20-25 Kasım),
* Sultan Melikşah’ın vefatı. (1092),
* Fırtına.



Stop
Muammer Erkul
20 Kasım 1999 Cumartesi


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile