Bir turna kadar bağlıysak birbirimize [06 Aralık 1999 Pazartesi]



Bir turna kadar bağlıysak birbirimize


Ve siz aklıma geldiğinizde; Üzülmemeye çalıştım, orda olanlar hissetmesinler diye...
Orda olanları gördükçe, düşündüm;
Ne kadar kalabalık olduğumuzu.
Ve her göz bana hatırlatıyordu;
Ne kadar çok “yapılacak işimiz” olduğunu.



Beraber olmadığımızda da “yaşıyoruz” elbette... Ama, “dağların” arasında!
Dağlar...
Vallahi delinebilir;
Delinebileceğini düşündüğümüzde omuz omuza...



Bir turna kadar bağlıysak bir diğerimize...
Ve bir turna sürüsü kadar akıl edebilyorsak birlikteliğin gücünü... Olabiliyorsak bir zincirin halkası;
Hangisidir “ulaşılmayan kıta!..



Ben...
İse şu, “gözlerinizde gördüğüm” adam; bu zincirin en sağlam halkası.
Ben, sağımdan ve solumdan iki koluma sımsıkı sarılmış iki candaşımdan daha gevşek durabilir miyim artık?..
Ve onlar; bir kollarında ben, diğer kollarında ben gibi biri varken, soğuyabilir mi yürekleri?..
Bundan sonra bizden biri “bizden biri olmamaya” tahammül edebilir mi?
Biz... Bir aileyiz
Biz; “Sevgi Köşesi Ailesiyiz”



Beraber olmadığımızda da yaşıyoruz elbette, ama “dağların” arasında!
Dağlarsa vallahi aşılabilinir;
Aşılabileceğini düşündüğümüzde, omuz omuza.



Cumartesi günü hep aklıma geldiniz...
Öğlen 13.00’te başladık kitapları imzalamaya, iki küçük molayı güçlükle çaldık...
Ve “kaçabildiğimizde” yatsı vakti yakındı.
Siz her aklıma geldiğinizde üzülmemeye çalıştım ordakiler hissetmesin diye.
Ordakilerin gözlerinde sizleri gördüm hep ve düşündüm ne kadar kalabalık olduğumuzu.
Ve her bakış bana haykırıyordu;
Ne kadar çok yapılacak işimiz olduğunu.

--------------------------------------------------------

Bize mektuplar
Süleyman “bize” mektuplar yollamış... Aslında bunlar; bize “sorular” ve sıkı sorular. Belki de kendimize ilk önce sormamız gereken sorular.. Süleyman kardeşimin mektubuyla başbaşasınız:



Merhaba ağabey!
Hayat ne kadar da basitmiş değil mi? Aslında düşünülmemesi gereken ayrıntılarla doluymuş da haberimiz yokmuş. Hay-huyun içinde “meğer biz, gerçek gücü, gerçek iradeyi kaybetmişiz de, farkında değilmişiz. Ayağımızın altı sallanmasa daha ne kadar sürerdi bu gaflet? İnsanların en çok güvendikleri, sığındıkları yerler olan evler de güvenilmez çıktı ya; acaba gerçek sığınılacağa daha ne kadar uzak duracağız? Alnımız secdeye vardığında huzuru buluyorsak, illâ ayağımız tökezlenince mi secdeye gideceğiz? Biz aklımızı nerede kaybettik? Hangi satırda yitirdik gerçekleri?..
Dillerimizin, kalplerimizle ilişkisi ne zaman bitti? Meğer, toprak bize ne kadar yakınmış değil mi ağabey?



Bugün de akşam oluyor. Saatler yine 03:02’yi gösterecek. Kaç göz uyanık olacak ve kaç kalp titreyecek o saniyede? 03:02’de büyüyen gözbebekleri yine aynı saati, aynı dakikayı mı bekleyecek büyümek için? Hayatımızı aynı saate, aynı dakikaya endeksli mi yaşayacağız? Alnımız secdeye hep aynı dakikada mı gidecek? Yaradan, hep aynı dakikada mı dilimizden dökülecek? Peki, diğer saatler, diğer dakikalar gücenmez mi ağabey?



Saatler 04.17 yi gösteriyor. O, kalplere tereddütler düşüren dakikaları, yine kazasız, belasız atlattık. Şükredelim mi ağabey? Yoksa, yoksa bütün felaketlerin hep, o saate mi denk geleceğini zannederek yaşayalım? Yaradanın bize şahdamarımız kadar yakın olduğunu bildiğimiz halde, hep aynı saati, aynı dakikayı beklememiz yanlış değil mi?
İmtihandayız, diyoruz. Gelip, gideceğimizi de biliyoruz... Kalıcı değilsek ve imtihandaysak, cevap kağıdını veya kağıtlarını neden doldurmuyoruz? Sana boş bir mektup sayfası yollasam hangi satırı ile değerlendirirsin beni ve hangi satırı ile hüküm verebilirsin benim hakkımda, bomboş cevap kağıdı ile kimi aldatabiliriz ağabey, kendi kendimizden başka?



Biz hayatın hangi satırındayız ağabey? Ömrümüz “Dün, bugün, yarın” ise, yarına kaç var? Yarına... Varabilir miyiz ki? Garantimiz yoksa bir saniye sonrası için, cevap kağıdını doldurmak için geç kalmıyor muyuz ağabey?
Yarın, hep beraber olmak dileğiyle... Sevgiler kere sevgilerle...
Süleyman ELDENİZ - Kıbrıs

Fetih Marşı
Beste: Yıldırım Gürses
Güfte: Arif Nihat Asya

Yelkenler dikilecek, yelkenler biçilecek,
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek.

Elde sensin dilde sen, gönüldesin baştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

Delikanlım işaret aldığın gün atandan,
Yürüyeceksin; Millet yürüyecek arkandan.
Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan’dan

Elde sensin dilde sen, gönüldesin, baştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

Bu kitaplar Fatih’tir; Selim’dir, Süleyman’dır.
Şu mihrap Sinanüddîn, şu minare Sinan’dır.
Haydi artık uyuyan destanını uyandır.

Elde sensin dilde sen, gönüldesin, baştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

6 Aralık 1999 Pazartesi
28 Şa’ban 1420
*Rumi: 1415 - Kasım: 29
*12. ay, 31 gün, 49. hafta. Yılın 340. günü. Kalan gün: 25
*Fransa Kralı’nın Kânûni’den yardım istemesi (1525) 
*Vakıflar Haftası 
*Kuzey Rüzgarları.

Sevgili Peygamberimizden:
Allahü teâlâ benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine eshabımın sevgisini yerleştirir. Onların hepsini canı gibi sever.



Stop
Muammer Erkul
06 Aralık 1999 Pazartesi


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile