Toprağa saplanmış kuru odunlar (!) [08 Aralık 1999 Çarşamba]



Toprağa saplanmış kuru odunlar (!)


Almanya’daki fabrikalarda çalışan bütün Türk işçileri bile Adolf Hitler’in konuştuklarını anlayabiliyor...
Amerika’daki okullarda Washington’ın kaleme aldıkları okutuluyor.
Japonlar’ın ellerinde eski imparatorlarının yazdıkları var.
Bizler, her sabah okuduğumuz “İstiklal Marşı”mızı anlamaktan aciziz!



Mustafa Kemal öleli altmış yıl oldu henüz.
Elli yıl, bir milletin hayatında nedir ki?.. Bir ülke, “sıradan manevraları” için bile altmış yıl süre biçer.
Bizler, Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe”sini anlamayı bırakın, okuyamıyoruz bile!..



Mustafa Kemal zamanında yaşayanların henüz hepsi kaybolmadı aramızdan.
Onlar İstiklal Marşı’nı dinlerken yerlerinde oturamıyorlardı, ayağa kalkıp ağlıyorlardı. Nutuk onlara çok şey anlatıyordu.
Ne oldu sonra ki, onların çocukları; ne babalarının, ne kendi çocuklarının dilini anlamaz oldu?..
Mustafa Kemal, ölümünün ellinci yılında, Cumhuriyet Türkiye’sinin okullarında “tercüme” edilmeye muhtaç!..
Mohaç Ovası’nda Kral Layoş’un Kanuni’yi öldürmeye yeminli 35 şövalyesinden 3’ü sultanı, Otağ-ı Hümayûn’da yalnız “kıstırıyor”. Padişah birini kolu altından zırhının içine soktuğu kılıcıyla, üzerine ok fırlatan diğerini de gözüne isabet ettirdiği hançeriyle beynini parçalayarak öldürüyor...
Sona kalan Marczali ile dövüşürken aralarında geçen konuşmalar meşhur... (Bu sırada yardıma koşanlar sadece seyretmek durumunda kalıyor.)
Kanuni, biraz hayretle;
-Hemi de Türkçe konuşurlar!.. Diyor. Şövalye cevap veriyor:
-Hun Türklerini unuttun mu yoksa?
Marczali bu cevabı 1526 yılında veriyor Süleyman Hân’a...



Mustafa Kemal, bu tarihten 400 yıl sonra;
“-Ey Türk istikbalinin evladı! diyor...
İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”
Aradan sadee 40 yıl geçiyor. Atatürk’ün hitabesi, “Türk istikbalinin evlatları” için tercüme ediliyor:
“Ey Türk geleceğinin gençliği! İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile görevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu kanda vardır!”



Sonuna “Gazi Mustafa Kemal” diye imza atılan bu “tercüme”de geçen kelime ve cümleleri ise Gazi zaten duymamıştı ve bilmiyordu bile:
“...içinde bulunacağın ortamın olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir.
...yönetim başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık ve üstelik hainlik içinde bulunabilirler.”



İşte tam bu noktada bir zeka fukaralığı var...
Ya, Türkçe’yi tercüme edilecek hale getiren bu cinayetin failleri...
Ya da Türkçe’yi bile anlamayacağı düşünüldüğü halde bütün yabancı şarkıları ezberleyen, filmleri orijinal sesleriyle izleyen ve bütün bilgisayar programlarını çözüp, bazen iki-üç dile hakim gençlik geri zekalı...
Hangisi?..
Keşke ne suyun başını tutanlar, ne suyun içinde yuvarlananlar değil de; böyle bir “evhama” saplanmış olan ben olsaydım geri zekâlı!..
Keşke kökü olmayan ağaçların devrileceğini idrak edemeyen koyunlar kadar rahat olabilseydim.
Keşke tarih, kültür ve edebiyatından koparılmış bir neslin; midesindeki açlığın, cinsel arzularının ve ardından da öfke, kin ve nefret duygularının peşinde sürüklenip, manevî boşluklarda yok olacağını bilmeseydim...



Geçmiş hangi savaşta bu acılar saplandı ki göğsümüze?..
Tarihimizi kaybediyoruz...
Edebiyatımızı kaybediyoruz...
Destanlarımızı, hatta masallarımızı kaybediyoruz...
Bugün Mustafa Kemal’in “Gençliğe Hitabesi”ni anlıyor olmalıydı bu gençlik!..
70 yıllık “millî marş”ında anlatılanlardan bîhaber komik bir millet olmamalıydık!



“Toprağa saplanmış kuru odunlar gibi” kalmamalıydık yeryüzünde;
Köksüz...
Dalsız, yapraksız...
Ve meyvesiz!
Ne tarihimizdir aslında kaybettiğimiz, ne edebiyatımız... Ne destanlarımızdır, ne masallarımız.
Kendimizi kaybediyoruz!
Ve korkarım ki, bu; kaybettiğimiz en feci savaş olacak!

---------------------------------------------------------

şiir

Canım yanıyor
Keseceğim kirpiklerime astığın salıncağın iplerini
Gidip geldiğin yeter gözbebeklerimde
Canım yanıyor, anlıyor musun?..
Canım yanıyor!



Olmayacak bu böyle; bir sonvereceğim saltanatına.
Sen sefasını sürerken sevilmişliğin, bana sensizliği yaşamak düşüyor...
Canım yanıyor, anlıyor musun?..
Canım yanıyor!



Sallanıp dururken kirpiklerimde, salıncağın günden güne hızlanır...
Düşersin diye bir gün uzaklara;
Korkuyorum.
Canım yanıyor, anlıyor musun?
Canım yanıyor!



Son hükümranlığın bu;
Saltanatın sürmeyecek!
Keseceğim kirpiklerime astığın salıncağın iplerini.
...Korkuyorum!
Biliyorum işte...
Biliyorum, yine düşeceksin uzaklara...
Canım yanıyor, anlıyor musun?
Canım yanıyor, canım yanıyor...
Canım yanıyor!
Sultan Yürük

Renklerin tebessümü halı
Bu nadide tabloyu, tuttum karşıma koydum,
Saatlerce seyrettim ne bıktım ne de doydum,
Maziden, ta terinden bugüne selam duydum...

Bu halıya sığmıştı güzelliklerin tümü,
Ne efsunlu, ne hoştu renklerin tebessümü.

Estetik zirvedeymiş toprağımın dününde,
Güzelliği okşadım ipliğinde, yününde,
Dilim tutuluverdi bu sanatın önünde.

Bence sanat; hünerle güzeli örme işi,
Bir desen, bir motifte bir bahar görme işi...

Düşündüm tatlı tatlı halıdaki öyküyü,
Kimbilir hangi elde, hangi koyunun tüyü,
Bir güzel gözlü kızın elinde büyü büyü...

Bir kız gider sevdası omzundaki güğümde,
Hasret dolu bir aşkın sırrı var her düğümde...

Menekşe mütevazi, şu lale çok havalı,
Hayal dünyam sınırsız, dağlı, bağlı, ovalı,
Ödünç aldım çobandan, çaldım durdum kavalı...

Döktü kaval içini, hoş bir hayale daldım,
Saadet denizinde dalgalanan sandaldım.

Geziverdim dün gibi mazimi adım adım,
Yumuşacık yününü, sevdim, öptüm, kokladım,
Uçacakmış gibiydi yüreğimi yokladım.

Babamın, saçlarımı okşayışını andım,
O en eski evimde yine çocuğum sandım...

Selamlaştım, sarıldım, sarısıyla, alıyla,
Sohbete dalıverdim, canlı gibi halıyla,
Bir bahçeyi yaşadım, çiçeğiyle, dalıyla.

Bu esrarlı halıyla havalandım bir ara,
Uçtum meçhul beldede, gizli mutluluklara...
Ahmet Mahir Pekşen

8 ARALIK 1999 ÇARŞAMBA
30 Şa’ban 1420
*Rûmî: 1415-Kasım: 31
*12. ay, 31 gün, 49. hafta. Yılın 342. günü-Kalan gün: 23
*Osmanlı Venedik Savaşı. (1714)
*Yaprak dökümünün sonu.



Stop
Muammer Erkul
08 Aralık 1999 Çarşamba


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile