Şeyh Edebâlî’den Osman Gazi’ye... [14 Aralık 1999 Salı]



Şeyh Edebâlî’den Osman Gazi’ye...


Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana...



Ey Oğul!
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana... Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...



Ey Oğul!
Yükün ağır, işin çetin. Allah yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hakk yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin.



Oğul!
Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelâmlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkâr ve iradene sahip olasın!..
Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.
Milletin kendi irfanı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.



Oğul!
Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığna çıkacaktır.
Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.
Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir...
Şu, üç kişiye; yani cahiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene acı!.. Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.
En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsini tanıyan kendisidir.
Ülke; idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar.
İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar, laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayrı iflah etmez. Dost, düşman olur, düşman, canavar kesilir...
Kişinin gücü günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.
Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.
Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!.. Yalnızlık, korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da... Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.
SEVGİ, DAVANIN ESASI OLMALIDIR. Sevmek ise, sessizliktedir. BAĞIRARAK SEVİLMEZ. Görünerek de sevilmez!
GEÇMİŞİNİ BİLMEYEN, GELECEĞİNİ DE BİLEMEZ.
Osman!
Geçmişini iyi bil ki, nereye gideceğini unutmayasın...

--------------------------------------------------------

İlme Hürmet
Fatih Sultan Mehmet zamanında yaşayan Molla Hüsrev, devrinin büyük alimiydi...
Medresesine ders vermeye giderken, her sabah, talebeleri tarafından merasim ile evinden alınır... Ve yine ders bittikten sonra aynışekilde hürmet gösterilerek evine bırakılırdı...
Türk ve İslam dünyasında halkın ilim ehline bunca saygı göstermesinin büyük sebeplerinden biri de; şüphesiz ki padişahları da ilme ve ilim adamına büyük saygı gösterdiğini görüyor olmalarıydı... Çünkü padişahlar hakikaten çok yönlü birer ilim adamı olarak yetiştiğinden, ilmin ve ilim uğruna ömür harcayanların değerini zaten biliyor ve gelişmeleri için de çaba gösteriyorlardı.

Karınca için fetva
Bir yabancının asla ve asla anlayamayacağı şu hadise de hakikaten çok ilginçtir...
Onu ilginç hale asıl getiren ise; yeryüzünün tereddütsüz hakimi, bütün dünya ülkelerinin ve krallarının kendisini yönetici, yönlendirici, ihtilafları çözücü, mutlak hakim olarak gördüğü Muhteşem Süleyman ile ilgili olduğudur.
Sultan, sarayının bahçesindeki armut ağacını kurutan karıncalardan dertlidir... Meramını anlatan;
“Dırahta ger ziyan etse karınca
Zarar var mıdır anı kırınca” diye bir beyit yazarak bu karıncaların öldürülmesinin caiz olup olmadığını sorar.
Şeyhülislam Ebussuud Efendi soruyu okuduktan sonra, o da bir beyit yazar ve gönderir:
“Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca”.
Sonra ne mi olur dersiniz?
Yeryüzünün önünde titrediği Kanunî Sultan Süleyman Han, “kendisini tanımayan karıncalar” aleyhinde bir fetva, izin alamayınca çaresizlik içinde oturur kalır elbette.

Ve onlardan:
Bosna’da “yem” çocuklar
Hollanda Savunma Bakanı Joris Voorhoeve tarafından da doğrulanmış tüyler ürpertici bir hadise: Bosna-Hersek’te görevlendirilmiş olan BM Barış Gücü Birliği’nde vazifeli Hollandalı askerler, bazı bölgelerin mayınlı olup olmadığını anlamak için Bosnalı küçük çocukları “mayınlara yem” olarak kullanıyordu.
Bu korkak asker bozuntuları mayınlı olup olmadığı şüpheli olan bölgelere şekerleme ve çikolatalar atıyor, hiçbir şeyden haberi olmayan masum çocukları var olan mayınları patlatmakta kobay olarak kullanıyorlardı!..

Kaynaklar:
Tarih Şuuruna Doğru-2 ve Tarih Şuuruna Doğru-3/İbrahim Refik, Osmanlı Devleti Tarihi-1/Abdurrahman Şeref Efendi, Hürriyet Gazetesi 11 Mayıs 1995/Hazır Cevaplar-2/Zafer Y.

---------------------------------------------------------


Mıknatıs

700 sene evvel, kelimenin tam manasıyla kelle koltukta yaşanılabilen, belki de yeryüzünün bu en zor coğrafyasında, küçücük bir beylik kurup muhteşem bir cihan imparatorluğunun temeli olan Osman Gazi atamız, eğer o “harika rüya”ya sevdalanıp bu hayalin peşine düşmüş olmasaydı; madde veya mânâ boyutunda kimbilir kaç asır önce boynumuz vurulmuş olacaktı...
Kendi neslimiz bir şekilde devam etmiş olsaydı bile, Avrupa’ya Karadeniz’in kuzeyinden akmış olan Türkler ve Müslümanlar gibi, kuvvetle muhtemel ki; Balkanlar’daki mevcut mozayiğe benzer şekilde, ilk bakışta ne ırkı, ne dini ne de mezhebi belli olmayan bir keşmekeşe yem olup gidecektik.



Bu, nasıl oldu?..
Dünyanın her tarafından tarihçiler, (en azından bizler kadar) bu konuya kafa patlatıyorlar:
Fernand Grenard diyor ki:
“Bu yeni imparatorluğun kuruluşu, insanlık tarihinin en büyük ve en şaşılacak vak’alarından biridir.
Onların kaderlerindeki en büyük fevkaladelik başlanıçları oldu; böylesine büyük bir netice için pek küçük olarak işe başladılar. Ama bir defa iktidarları yayılıp, sağlamlaştıktan sonra, girdabın içinde tek sabit nokta oldular. Onlar yarımadada rüzgârın tesiriyle oradan oraya dalgalanan muhtelif unsurları etraflarında toplayan bir cazibe çekirdeğiydiler.”
İşte bu mıknatıslanma, nereden kuvvet alıyordu?..
Soru belki de bu olmalı...



İşin bir acayip yanı da ne biliyor musunuz?.. Şu:
Bütün ömrünü açık seçik bir “Cevap” olarak yaşamış Osmanlı var karşımızda...
Bizse üçyüz, beşyüz, yediyüz sene sonralarda “sorular” üretmeye çabalıyoruz!
Halbuki bu muhteşem imparatorluğun muazzam harcına dökülmüş olan “zamkların” formülleri bile mevcut elimizde...
Bu zamklar ki; formül (bilerek veya bilmeyerek) bozuluncaya kadar, Devlet-i Osmaniyye’yi çelik gibi ayakta tuttu...
Bu nasihatler yazılı olmayan kanunlar veya vasiyetler gibi yüzyıllar boyunca hanedan havzasında aktı durdu.



İşte Osmanlı Devleti’nin “mana boyutundaki” kurucularından olan, Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebâlî hazretlerinin damadına verdiği ve ardından da bütün Osmanlı padişahlarının bir emir olarak uygulamaya azami gayret gösterdiği tavsiyeleri veriyorum sizlere.
Bu nasihatler “cihanı” yönetmeye yettiğine göre; bir devleti, bir işyerini, bir aileyi daha da mühimi “kendimizi yönetmemize” elbette yeter...
Takdiri size bırakıyorum.

-------------------------------------------------------

Sevgili Peygamberimizden:
Allahü teâlâ benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine eshabımın sevgisini yerleştirir. Onların hepsini canı gibi sever.

O Kitap
Hasta olsam, ilâcım, çorbam, sütüm, o kitap...
Suda mantarım, gökte; paraşütüm o kitap...
N.F.K.

14 ARALIK 1999 SALI
6 Ramazan 1420
*Rûmî: 1415-Kasım: 37
*12. ay, 31 gün, 50. hafta. Yılın 348. günü-Kalan gün: 17
*Konya’da Mevlânâ’yı Anma Haftası
*Bosna Barış Antlaşması- (1995)
*Irak’ın kurtuluşu. (1927)



Stop
Muammer Erkul
14 Aralık 1999 Salı


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile