Biz güçlü olmalıyız [17 Aralık 1999 Cuma]



Biz güçlü olmalıyız


Avrupalılar her şeyi bilir; çünkü biz her şeyi onlardan sormaya ve dediklerini de yapmaya alıştırmışızdır kendimizi ve onları!.. Şimdi de yırtınıp duruyorlar yine; “insan hakları” diye.
Doğrudur...
“İnsan hakları”nı savundukları doğrudur. Ama onlardan beklenen; “insanların haklarını” savunmalarıdır...
Bahsedilen “insan”; Öcalan!..
“İnsanlar” ise; hayatını kaybeden veya sakat kalan onbinlerce asker, polis, korucu, öğretmen, öğrenci, din görevlisi, memur, sıradan vatandaş, kadın, çocuk ve kundaklarında onlarca kurşuna hedef olan bebeklerdir...
Bunca insanların hakkı yerine, bu insan(!)ın hakları neden bu kadar mühimdir Avrupalı için?..
Madalyonun hep aynı yüzünü gösteren, yazı tura parasının hep aynı yönünü düşüren bir millet tarihte görülmemiştir herhalde şimdiye kadar...
Bunların “bir” millet olduğunu anlamayanlar yanılıyor. Bir de “Öcalan’ın asılabileceğine” inananlar...



AB diye ağzımıza çalınan bir parmak bal (birçok konuda da) burnumuza geçirilen halkadır ki; bunun aksini iddia eden de pek yoktur, öyle değil mi?..
Burda Avrupa Birliği’ne girmemeliyiz demiyorum. Güçlü olmalıyız diyorum... Güçlü!..
Güç; yazı turayı kendimizin de atabilmesidir..
Güç; dürbünü, bir de ters çevirip onların gözüne dayayabilmektir!
Sahi, onbinlerce insanımızın kanını içen bu vampirin hakları neden Avrupalının namus (!) davası oluyor şimdi?
Size birazcık Avrupalıdan bahsedeceğim az sonra... Ama önümüze “mama” olarak konan “cici” Avrupalıdan değil!
Bir gün zaten anlayacağız; bütün Avrupa atom enerjisi kullanırken, bizim santraller kurmamamız için neden ellerinden gelen herşeyi yapıp-yaptırdıklarını...
Kendi insanlarının çocuk doğurması için ve doğum sonrasında harcaması için en az bir yıl boyunca bağladıkları aylıkların toplamı kadar miktarı neden bizim “bir çocuk az doğurmamız” uğruna sarfettiklerini...
Ya bu herifler enayi veya bizler safız!..
Yahut tarihe geçecek bir “oyun” düzmekteyiz bu adamlara; saf rolü oynayarak!.. Güçlü olmalıyız dedik ya, güçlü olmak ne demek?



GÜÇLÜ OLMAK ŞU DEMEK:
1869 senesinde vefat eden büyük diplomatlarımızdan Keçecizâde Fuat Paşa, İngiltere’ye ziyaretinde Kraliçe tarafından kabul ediliyor. Kraliçe Viktorya, kulağındaki küpeleri göstererek diyor ki:
“-Bu küpeleri Sultan Abdülmecid’in hediyesi olan broşu bozdurarak yaptırdım. Acaba İstanbul hükümeti ve saray buna kızar mı?..” “-Bilakis haşmetpenah, diyor Fuat Paşa... İstanbul’dan gelen şeylere bu kadar kulak verdiğiniz, hatta kulağınıza küpe ettiğiniz için memnun bile olurlar!..”



GÜÇLÜ OLMAK ŞU DEMEK:
Kanunî Sultan Süleyman döneminin Vezir-i Âzamı İbrahim Paşa, Avusturya Kralı ile her yazışması ve görüşmesinde ona “kardeşim” diye hitap ederek; Avusturya Kralı’nın, Osmanlı’nın ancak vezir-i âzamı ile denk olabileceğini vurguluyor.

GÜÇLÜ OLMAK ŞU DEMEK:
Sene 1503. Devletin başında Fatih’in oğlu Sultan II. Bayezid var...
Kısa süre önce Venediklilerle (yeminle teyid ettikleri) bir antlaşma yapmışız.
Ama Sultanın kulağına geliyor ki; iki (2) yeniçeri askerimizi esir almışlar ve birini satıp diğerini de (işkence de ederek) hapsetmişler... Üstelik Venedik Doçunun sarayındaki bir duvarda da Osmanlı Türk’ü aleyhinde bir resim asılı...



Padişah, başında; “Yedi iklim ve diğer bütün toprakların ve de kürre-i arzın mutlak sahibi” sıfatı da kullanılmış bir nâme-i hümayun gönderiyor. Diyor ki:
“Haber aldım ki, nihayet iki askerimi esir alıp satmış ve işkence etmişsin. Bu nâme-i hümayûnumu sana getiren Turhan oğlu Ömer Bey’in yanındaki kulum Ali’ye, vakit geçirmeden sattığın askerimi nerede ise bulup teslim edesin...
İşkence edilene ise 150 bin gümüş akçe tazminat ödeyip kendisine veresin. Ve de sarayında bizim aleyhimizdeki “ol tasviri” yerinden söküp yakasın ve küllerini bana verilmek üzere kendisine hemen teslim edesin...
Yoksa bilesin ki, sonu senin içün nice ve nasıl azablarla dolu olacağını tahmin edemeyeceğin bir sefer açarım ki, sefil ü rezil olursun...”
Ne oluyor dersiniz?..
Emir “derhal” yerine getiriliyor; esir bulunuyor, tazminat ödeniyor ve resmin külleriyle beraber hepsi İstanbul’a yollanıyor.

GÜÇLÜ OLMAK ŞU DEMEK;
Fransa’da kadın ve erkeklerin biribirlerine sarılıp “dans” denen bir oyun ettiklerini duyan Osmanlı Hakanı Kanunî Sultan Süleyman, derhal Fransa Kralı’na;
“Ben ki; kırksekiz krallığın hakanı Sultan Süleyman Han’ım. Sefirimden aldığım habere göre, memleketinizde dans nâmı altında kadın-erkek birbirine sarılmak suretiyle, alâmeleinnas (herkesin gözü önünde) icra-i lağviyyât (faydasız işler) işlenmekte olduğu mesmuu şahânem olmuştur (işitmişimdir)..
İş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali muvacehesinde nâme-i hümayunum yed’inize (elinize) vusülünden (ulaşmasından) itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat orduyu hümayunumla gelip men’e muktedirim..” Diye bir mektup yazıyor. O dakika Fransa’da dans adeti mans adeti kaldırılıyor...



Okuduklarınız; büyük olan, ama daha da önemlisi kendi büyüklüğüne inanan bir devletin yaptırım gücü...
Hiç ama hiç kimsenin zerre kadar kuşkusu yoktur ve olmamalıdır ki; bu medeniyetin maddî gücü yanında manevî kuvveti; bilim, sanat, estetik tesiri çok daha fazladır.
Amerika açıktan açığa araştırmalar yapmakta; yeni bin yılda uygulamaya koymak için Osmanlı medeniyetinin aile yapısını, sokak nizamını, vakıf sistemini, hatta bunca ırk, din ve mezhebe sahip insanı “nasıl bir mıknatıs” ile bir arada tuttuğunu araştırırken... Avrupa ise aynı gücü hatırlarız, günün birinde uyanırız, içimizde uyuyan devin farkına varırız diye hop oturup hop kalkıyor...
Özellikle batı ile ortaya çıkan hiçbir problemi tesadüfe bağlamasın hiç kimse... Her engel, adamların yüz ve yüzlerce yıl önceden, geleceğimize döşemiş oldukları taşlar ve mayınlardır aslında..



Dedim ya uyanacağız günün birinde; muhteşem bir sabaha...
Hafızası ve vizyonu olan biri gelecek...
Ve bizler, hepimiz; yeni ve emsalsiz bir cihan devletinin kanatları olacağız...

--------------------------------------------------------


Avrupa’nın gizli yüzü...

İnsan hakları diye başımızın etini yiyen Avrupalılar’ın ve onların torunları olan Amerikalılar’ın (sanıyorum bilmediğiniz) birkaç kirli çamaşırına göz atmaya var mısınız?.. Yani paranın hep de tura düşmediğini, parlak (!) madalyonun arkasının da olduğunu bilmek ister misiniz?..



Meksika’da şu an bile kiralanan helikopterlere binen bazı zenginler, kelimenin tam manasıyla zevk için “insan avı”na çıkıyor... Eğlenmek için Amazon nehri havzasındaki ormanlarda yaşayan yerli kabilelerinin insanlarını avlıyorlar...
UNESCO ise (1974 yılından beri) bu aşağılık katilleri durdurmak yerine, Amazon yerlilerini ikna ederek belli bölgelere toplamaya çalışıyor.
Yeni dünyaya medeniyet götürdüğünü iddia eden Avrupalılar’ın hunharlığından bahseden Wichita Eafple-Beacon Gazetesi Genel Yayın Müdürü Don Granger diyor ki:
“Kızılderililere yapılanlar vicdanımı sızlatıyor. Silahla gerçekleştiremediğimizi, veremle, çiçek hastalığıyla ve viskisiyle yaptık...”



Batıdaki sanayi inkılabına kadar Avrupa’nın bütün dokuma kumaş ihtiyacını da karşılayan çok verimli ve zengin ülke Hindistan, bir tarihten sonra birdenbire İngiliz malları karşısında hezimete uğruyor... Çünkü kendi tekstil mallarını rakipsiz kılmak isteyen medeni (!) İngilizler, sömürgeleri Hindistan’daki tam kırk bin (40.000) Hintli kumaş ustasının parmaklarını kesiyor...
İnsan hakları savunucusu medenî Avrupa’nın gözü önünde 1992 Nisan’ında Bosna-Hersek’teki Müslümanları yeryüzünden silme harekatı başlatan Sırplar, yakaladıkları Bosnalı Müslümanlara, midelerine sarkıttıkları borularla zorla petrol içiriyorlar, sonra da ağızlarına soktukları petrollü bezle ateşe verip, canlı birer molotof kokteyli halinde patlatıyorlardı... Bazılarına da kesmiş oldukları kendi serçe ve yüzük parmaklarını yemeleri emrediliyordu. Çünkü geriye kalan üç parmak Hıristiyanlığın kutsama işaretini simgeliyordu.
1981’de ölen Moşa Dayan, Yahudilerin savunmasız sivil Araplara düzenlediği kanlı eylemler hakkında şöyle diyordu: “Bu eylemler bizim can damarımızdır. Halkın ve ordunun millî duygularını sürekli ayakta tutmaya yarıyor. Onlara (sürekli) tehlikede bulunduklarını söylememiz gerekir...”



Bartalome des Las Cesas kitabında diyor ki: “Hind adalarında, 40 yıl boyunca, Hıristiyanlığın temsilcisi olduğunu söyleyen İspanyollar yüzünden 12 milyon’dan fazla erkek, kadın ve çocuk öldü..İspanyollar köylere giriyor, çocuk, yaşlı, hamile veya lohusa demeden, ağıllarına sığınmış kuzulara saldırır gibi, yerlilerin karınlarını deşiyor, parçalara ayırıyorlardı. Kimisi tek bıçak darbesiyle bir yerliyi ortadan ayıracağını veya tek mızrak atışıyla başını keseceğini ya da barsaklarını ortaya dökeceğini söyleyerek bahse giriyordu. Anne sütü emen bebekleri zorla alıyor, ayaklarından tutup başlarını kayalara çarpıyorlardı.
İsa Peygamber ve 12 havariyi sözde kutsamak ve saygılarını ifade etmek için büyük darağaçlarında 13’er kişilik yerli gruplarını asarak veya vücutlarına kuru saman yapıştırarak canlı canlı yakıyorlardı. Adalardaki yerlilerden çoğu da ormana kaçıp ve kendilerini, çocuklarıyla beraber asarak ancak onların elinden kurtuluyordu.”



Çağdaş Batı dünyası, Türkler’i “barbar”, Afrikalılar’ı ise “yamyam” diye yaftalamaya devam ediyor... Ama Avrupa’da egemen olan Töton kabileleri (Germenler) yüzyıllar boyunca rakiplerini öldürdükten sonra onları pişirip yeme geleneğini devam ettiriyorlar...
Artık midenizin kalktığını hissediyorum... Ama inanıyorum ki Avrupa ve Avrupalı konusunda “kızlarının bacaklarından veya göğüslerinden başka da” bilmemiz gerekenler var... Değil mi?..
Sadece onların önümüze koyduklarını değil, arkada tuttukları iğrenç (maskesiz) yüzlerini de bilirsek, onlarla (elbette yapmamız gereken) alışverişlerimizde “yumuşak karnımızı” kollarız en azından, yemleri-avları olmayalım diye...



Yeni yapılan bir araştırmayla bitiriyorum bu iğrenç konuyu ki, bu galiba ne demeye çalıştığımı daha iyi anlatacak:
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen ülkelerarası 641 çatışmadan 20’sinde komünistlerin, tam tamına 243’ünde ise Avrupalılar’ın “doğrudan parmağı” olduğunun tespit edildiği kayıtlarda duruyor...
Tarih Şuuruna Doğru-2/İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru-3/İbrahim Refik (Gökkuşağı), Paul Harrison/Üçüncü Dünyanın Batılılaşması (Pınar), Aytunç Altındağ/Avrupa ve İslam Kültürü (Milliyet Gz. 12 Şubat 1993, Dr. Sedat Cereci/Vahşi Batı (Şule), Livia Rokach/İsrail’in Kutsal Terörü (Belge), Ersin Gürdoğan/Hicaz’dan Endülüs’e (iz), Cengiz Çandar/Güneşin Yedi Rengi (Boyut), İlhan Bardakçı/İmparatorluğa Veda (Hulbe), Abdurrahman Şeref Efendi/Osmanlı Devleti Tarihi-1 (Kaynak)

--------------------------------------------------------

İlmihâl
Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hâl oldu.
Sonunda bana kalan yalnız ilmihâl oldu
N.F.K

17 ARALIK 1999 CUMA
9 Ramazan 1420
*Rûmî. 1415-Kasım: 40
*12. ay, 31 gün, 50. hafta. Yılın 351. günü-Kalan gün: 14
*Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî’nin vefatı. (1273)
*İsa Yusuf Alptekin’in vefatı. (1995)
*İlk uçağın uçurulması. (1903)



Stop
Muammer Erkul
17 Aralık 1999 Cuma


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile