Bir horoz gibi yaşamak [20 Aralık 1999 Pazartesi]



Bir horoz gibi yaşamak


Bu hayatı;
Her “teli” ayrı renk bir horoz gibi yaşamak...
Her çöplükte eşinmek...
Her tavuğun peşinden koşmak...
Her ötüşünün “bir güneş olarak” yeryüzünü aydınlattığına... Hatta her güneşin bir ötüşüne muhtaç olduğuna inanmak...



Her teli ayrı renk bir horoz gibi yaşamak;
“Sesini duymasa gelmeyecek” olan güneşin her bir ışığını, her biri ayrı renk uzun tüylerinde yansıtmadan birkaç kere titretmek...
Her adımının takip edileceğini bilmek...
Asalete hükmetmek!..
Bir horoz gibi yaşamak



Ve hatta bunca cılız, bunca yumurtlamaya mahkum yaratık gibi şu minnacık beyaz yumurtaların içinden çıkmış olduğuna bile bir türlü inanamamak!..
Hakimi olduğu çöplük tepelerinin eteklerinde eşinen kim varsa, hepsine emirler savurmak...
Çağırmak sonra onların hepsini, ciddi “got, got”larla ve yere bir tek “tane” koymak... Ve o taneyi kapmak için kafalarını yerlerde sürüyenlere; “siz benim kustuğuma muhtaçsınız” dercesine dimdik, tepelerinden bakmak...



Ben yönetmezsem hiçbirisi yok!..
Ben çağırmazsam gündüz yok!..
Ben yaşamazsam hayat bile yok, diyebilerek; her teli ayrı renk, uzun ve titrek tüylerinde, “kölelerinden” biri olan güneşin ışıklarını yaşayan bütün mahlukatın suratına doğru;
Asaletin tek sahibi,
Azametin tek maliki,
Ve adaletin tek zabiti gibi, lütfederek savurmak...



.....Güneşin her bir ışığını başka renk bir telinden yansıtan bütün tüylerini bırakıp,
Çırılçıplak...
Kıpırtısız...
Ve hatta “pırpıllanmış” bir halde;
Koca bir tencerenin içine girinceye kadar!..
Üstelik, şu an civarda eşelenenlerin hakimiyetini kapmak için en yüksek çöplük tepesine doğru koşan... Ve ötüp kendisini çağırmadığı takdirde yarın sabah güneşin bile doğmayacağını “bilen” uzun, titrek ve rengârenk tüylü diğer bir horozu uyarmaya bile vakit bulamamak!..

--------------------------------------------------------

Ve yine duygular...
Ve yine duygular... Tariflere sığmayan, hızına yetişemediğim heyecanlar.
Sesimi duyuramadığım gidenlere; “tez gelin” diye kovalar dolusu su döksem de tez gelmeyeceklerini biliyorum.
Ama ben yine de dökeceğim;
Zaman zaman denizler dolusu su
Zaman zaman okyanuslar dolusu gözyaşı.
Umudumu yitirmeyeceğim...
....
Ben yüreğimdeki yangına yağmur değil
Senin bir damla gözyaşını istiyorum
Ben acılarıma mutluluk değil
Sevgiyle bir gülümseyişini istiyorum
Ben ayrılığına teselli değil
Seni istiyorum.
Gülşen Eker-Bursa


Ben ben ben
Kanadı kırık bir martı gibi bırakılan ben oldum.
İşte yine bir son ve yeni bir başlangıç
Çıkmazlarım içinden çıkılmaz oldu
Dün yeni bir gündü
Bugün ise daha yeni bir gün

Geçen zaman merhem olmadı bana
Gittiğinden beri
Şimdi sıcak yatağında
Renkli rüyalarınla
Bense beni yeni acılara boğan
Zamanın geçmesini bekliyorum.
Sende soluklandığım günlerimi anarak

Ama hâlâ umutluyum
Taşıdığım neyin umudu bilmeden
Belki son gürlüğü dedikleri şeydir umduğum
Belki bir yerlerde
Bulacağım huzurun umudu

Artık üzülmüyorum
Ve artık gözyaşım yok
Kalbimde yorgun değil
Neden yorgun değil nasıl olmaz
Anlamıyorum

Üzüntüler kısa gelip geçiyor
Ama kalbimde olmasa bile
Gözlerimde saklıyorum galiba onları
Çünkü deniyor ki
Gözlerinden hüzün damlıyor
Mutlulukla karanlıkta
Saklambaç oynuyor gibiyiz

Benden ne bekleniyor hayatta
Olmamam gereken yerlerde miyim
Neden buluşamıyorum mutlulukla
Bir köşe başında

Posta kutusu
İç döküş
Geceler şahit. Gündüzler arkadaş.. Mevsimler mecburiyet. Yollar vuslata, ayrılığa sebep, gözler mütebessim, eller fedakâr, gönül bîsahır. Istırap; bir parça haz, gözyaşı, sevgiye katık...
Evet dostum! Seninle kazandı gündüzler beni, gözlerim seninle gördü güzelleri, sana koştum mevsimler boyu. Senin için bekledim yağmurları, senin için sevdim sonbaharı.
Mutluluğun yüzdüğü bir denizdi meskenin. Ayaklarını dalgalara deydirdiğinde duyduğun ürpertiydim. Senin için kanat çırpan martıydım, gözlerine rastlamak için dağlar boyu uzanan ufuktum. Sen benim dostumdun. Özlemin, “ecelin” olmaya kararlıydı. Sana koştuğum talihsiz bir yaz günü kaybetmiştim kendimi! Beni arıyordum çılgınvâri... Oysa seni bulmalıydım. Sana doymalıydım. O zaman ben çıkardım karşıma! Bunu bilmiyordum...
İsmini verdiğim menekşe beni teselli etmişti. Sen vardın. İsmin vardı. Adını taşıyan menekşe vardı. Öyleyse ben vardım. Seni seven, isim veren, menekşeyi öpen ben vardım. Camların buğusu mesuddu. İsmini bağrına basan camlar mutluydu. Aşıktım yaşadığın şehire. Kaldırımlarına aşıktım, sokak lambalarına, yağmurlarına aşıktım. Sen oradaydın. Bu yetmez miydi?
Bana kızıyorsun. Bana sahip çıkıyor, beni düşünüyorsun. “Sen benim dostumsun” diyor, gidiyorsun. Hataların var diye tasalanma; seni bensiz bırakmam. Bırakamam, fedakâr gözyaşlarıyla içimi yıkayan gözlerin sahibi..
Bilemediler nedense, her geçen saniyenin sana kandığını, her gelecek saniyenin sana susadığını. Mutlu ediyor beni senin için acı çekmek. Kıskanıyorum seni. Rüyalarım sana ait, teşrif ediyorsun her gece ama istiyorum ki yalnızca ben bakayım sana.
Hasretim! Sensiz geçen günlerimin telâfisini istiyorum.
Dostum! Varsın diye mutluyum, gelecekten.
“Seni çok özledim” diyorsun. Beni dünyanın en mutlu insanı yapıyorsun. Acılar, kederler demir alıyorlar çaresizlik limanından. Şaşırtıyorsun beni. Çünkü ben hayallerine haksızlık ediyorum kimi zaman. Ama sen en çok beni seviyorsun. Öyleyse ben de seni toprağın yağmuru sevdiği kadar seviyorum. Yağ üzerime! Kuruyan gönül dudağına sevgi bâdesi sun hep....
Bir el omzuma dokunmuş gibi irkiliyorum seni hatırladığımda. Aklıma gelince sen, tebessüm ediyorum. Yüreğim kabına sığamıyor; sana şiir yazıyorum. Beni anlıyorsun, hissediyorum.
Kelimeleri oluşturan harfler gibiyiz. Yan yana, birbirine muhtaç, beraber oldukça anlamlı ama birbirinden çok farklı. Bu neyi değiştirir? Bütün mesele biraraya gelip “Aldırma” diyebilmek değil mi?.. Ben yoksam eğer “dost” kelimesinde esrar yoktur, sen yoksan hiç yoktur. Öyle mi?
Yeterli olmalıyım, kalbinin resmini çizmeliyim. Sensiz olmuyor. Sen benim istediğim değil ihtiyacımsın...
Emine Huriye Terzioğlu

Gardenyalı mektup
Selamlar... Beyaz bir gardenya ile...
“Beyaz gardenya” çok güzel bir hikaye. Hayallere dair olan tüm hikayelerin güzel olduğu gibi. Eminim benim gibi okuyan herkes de kendinden bir şeyler bulmuştur bu hikaye de. Ben her gün “beyaz gardenya”mı gazetenin 18. sayfasından alıyorum. Hayaller kurmayı bu köşeden öğrendim. Biliyorsun sana hep söylüyorum. Senin yazılarınla hayalci oldum çıktım. Bazen kendime kızıyorum, sonra yine hayal kurup mutlu olunca “iyi ki hayaller var” diyorum. Benim için belki de yaşayabilmenin tek yolu bu. Mutlu ve sevgi dolu yani...
Hayal kurabiliyorsa bir insan, insanları seviyor demektir. Ben o kadar çok hayal sevdim ki. Arkası yarınlar gibi hayallerim var. Peri masalları gibi. Ve bir de şiirler gibi... Sevmek kadar güzel bir şey yok. Ben sevdikçe hayal kuruyor ve mutlu oluyorum.
Sana, bana her gün gazetemdeki sayfanda verdiğin beyaz gardenyalar için çok teşekkür ederim.
Aslıhan


20 ARALIK 1999 PAZARTESİ
12 Ramazan 1420
* Rûmî: 1415-Kasım: 43
* 12. ay, 31. gün, 51. hafta. Yılın 354. günü-Kalan gün: 11
* Hava kirliliğiyle Savaş haftası
* İmâm-ı Şâfii Hazretleri’nin vefatı. (820)
* Rodos Adası’nın Fethi. (1522)



Stop
Muammer Erkul
20 Aralık 1999 Pazartesi


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile