Bilgiye ceza (!) [27 Aralık 1999 Pazartesi]



Bilgiye ceza (!)


Herkes gözleri görmeyen o kızcağızı konuşuyordu bir zamanlar.
Gerçekten çok ciddî rakiplerle yarışıyor, ama her defasında turu geçen o oluyordu.
Yanlış hatırlamıyorsam finali de o kazanmıştı.



Yüzünde her an hoş bir tebessümü ve zehir gibi hafızasıyla gelip gündemimize oturmuştu.
Demek ki sekiz-on yıl öncesine kadar “bilgi” önemliymiş... Kültüre değer veriliyormuş...
Üstelik de bu, alkışlanacak bir hususiyetmiş...
Ne kadar güzel, değil mi?



Yarışmalardan bahsediyorum.
Devletin müdahale etmek, önlerine sınırlar koymak zorunda kaldığı yarışmalardan...
Peki şu an kılıfına uydurularak “Genel kültür yarışması” adı altında yutturulan mevcut “şans oyunlarına” genel kültür programı olarak bakan var mı aranızda?..
Arsızlık edip bir günde aynı telefon numarasını yüz kere çevirenler bile bunun böyle olmadığını biliyor... Ki daha adını bile söylemeden sızlanmaya başlıyorlar, n’olur bana kazandırın diye!..
Kırk yıldır bir kitaba (okumayı bırakın) dokunmak zahmetine bile katlanmamış kör cahiller “kültür yarışmalarından” otomobiller-evler kazanıyor...
Yani, her deliğimizden ayıp akıyor!..



Kendi göbek adıyla kendi şehrinin plaka numarasını ıhlaya ıhlaya “bilen” biri çılgın alkışlarla yarışma hakkını “kazanıyorsa” ve genel kültür yarışmalarında milyarlarca liralık mükafatlar kazanıyorsa bu, “bilgiye ceza”dır, bir “kültür katliamı”dır...
Acaba, bütün televizyonların açık olduğu saatlerde insanlara ve özellikle de çocuklara ne öğretmekteyiz?..
Cevap: “Gör işte, bilgi bu kadar değersizdir... Sonra da git kitap oku, dersini çalış!..”



Bu heyelanların, bastığımız toprağın altını boşaltığını hissetmiyor muyuz bilmiyorum... Veya oturduğumuz dalı kesiyormuşuz gibi bir his kaplamıyor mu içimizi?..
Yoksa bu erdemi bile kayıp mı ettik?



Milenyuma iki hafta kala (ayın onüçünde) çantasını kaybetmiş sunucu hatun. Onüç sayısının “uğursuzluğundan” bahsediyor...
O sıra Avrupa’dan bir izleyici giriyor programa ve o güzeller güzeline (şimdi mest olmuştur) ders veriyor:
“Onüç sayısının uğursuz bilinmesi bize Hıristiyanlardan geçmiş, diyor.
Malum ya; Fatih, İstanbul’u ayın 13’üne denk gelen bir cuma günü fethetmiş... O zamandan beri de onlar onüç sayısıyla Cuma’yı uğursuz saymış..”
“Yaa, diyor, kafasının dışı mükemmel hatuncuk...
Bak bunu hiç duymamıştım...”



Vah vaaah!..
Bu meczup çok seyredilen bir saatte ulusal kanallarımızdan birindeki canlı yayında program sunuyor... Stüdyosu da üstelik İstanbul’da!
Hadi ilkokul bile görmedin diyelim... Eline hiç takvim de mi almadın?
Hiç sordun mu kendine 29 Mayıs 1453 Salı günü ne olmuştu da tarih; “orta çağ bugün bitti” diye kayıt bile düşmüştü hani?..



İstanbul’un fethi yani 29 Mayıs Salı; ayın onüçüne rastlayan bir Cuma günü olduğundan 13 uğursuz kabul ediliyormuş...
O güzel bebek de şaşırmış gözlerle;
“Yaa, diyor... Bak bunu hiç duymamıştım.”
Aslına bakarsanız 1453’ün, yani 1+4+5+3’ün 13 ettiğini çok duyduğum halde, “29 Mayıs Salı gününün, ayın 13’üne rastlayan bir Cuma’ya denk geldiğini” ben de hiç duymamıştım sizler gibi!..



Bir zamanlar “kültür” hakikaten “değer” addedilirdi. Ve ortada olan insanların “ortada” olmayan yerlerine de önem verilirdi...
Çok değil, sekiz-on sene evvel bile genel kültür yarışmalarına katılabilmek için kafaların içinde hayranlık uyandıracak kadar bilgi olması gerekiyordu.
Ama o zamanlar “bilenler, bilmeyenlerle bir” tutulmuyordu..
O zamanlar “bilgi” cezalandırılmıyordu...
O zamanlar “kültür” dövülmüyordu ekranlarda!..



Adını hatırlayamadığım, gözleri görmeyen sevgili (ve zehir gibi hafızası-kültürü olan) genç kızımız...
İnan ki televizyon ekranlarını görememekle çok şeyler kaybetmiyorsun!

---------------------------------------------------------


Eskileri dinleyin

21 Aralık’a denk gelen Kasım’ın 44’ü “Zemherîr”di. Gün dönümü’nden bahsediyordu zaten takvimler... Bir gün sonra; “Güneş, Oğlak (Cedi) Burcu’nda” diye bir kayıt daha vardı.
23 Aralık Perşembe, yani Kasım: 46 ise; “Şiddetli soğuklar-En uzun gecelerin sonu” diye kaydedilmişti.
Bunlar hemen hemen hiçbirimizin umurunda olmuyor, yakın zamana kadar benim de olmadığı gibi... De, düşünün bakalım (44 Kasım) Salı’dan sonra neler oldu?..
Bugün ise, Kasım’ın 50’si... Yani Gündönümü Fırtınası.
Takvimin yazdığı her fırtınada çatılarımız uçacak değil elbette. Ama böyle olmaya müsait şartlar da oluşuyor işte.
Siz “eski insanları” dinleyin yine de...
Arada bir de takvimlerdeki notlara işaretler koyun. Pişman olmazsınız...

Yalnız kalmış güvercin

Sen, bugün beni sevmiyor gibisin...Gönlümdeki kova akmayan bir çeşmenin musluğu altında bekler gibi... Ve boğazımdan geçecek ilk lokma, susuz bir kuyuya düşecek gibi.



Sen bugün beni sevmiyor gibisin.
Çünkü rüzgâr senden beri esmiyor ve kokun gelmiyor burnuma. Yıldızlar parlamıyor; seni görmüyor gibi...



Sen bugün beni sevmiyor gibisin...
Baksana; sevdalar yansımıyor ve titretmiyor denizi...
Baksana; içimde bir hilkat garîbesi var, üstelik dilsiz işaretleriyle konuşmaya çalışyor.
Ve ben, şehrin bütün insanlarının, sofra başlarına toplandığı akşam ezanından beri, üşümüş bir güvercin gibiyim kuru bir dalın üstünde...



Yalnızlık güvercinleri vurur herkesten çok.
Eşsiz kalan kumrular eşsiz bir acı duyar ki bu acıyı tarih tarif edemez...
Eşi vurulmuş kumru “yüreğinden” vurulmuştur, ki artık iflah etmez!
Belki su içebilir, yem yiyebilir... Belki yürüyebilir, hatta uçabilir de belki...
Ama artık içi uçamaz, kötürüm kalır!



Her güvercin çifti iki yürekle ve dört kanatla uçar.
Her güvercin çifti her an, ama her an görmektedir biribirini.
Yalnızlık güvercinleri vurur herkesten çok ve onlar bir kubbe bulur kendilerine günde beş vakit ağlamak için.
Onların mezar taşında yalnız kaldıkları günün tarihi yazar!..



Sen, bugün beni sevmiyor gibisin;
Baksana, çepeçevre ufkumun senden tarafı bile soğuk ve karanlık bu gece.
Baksana yıldızlar kör, yürekler sağır... Ve kalemler dilsiz bu gece.



Sen bugün beni sevmiyor gibisin;
Baksana, “yalnız kalmış güvercinler” uçuyor içimde...

-------------------------------------------------------

SUAL-CEVAP
Sual: Ey velî, insan nasıl olmalı, söyle!
Cevap: Son ânda nasıl olacaksa hep öyle...
N.F.K.

27 ARALIK 1999 PAZARTESİ
19 Ramazan 1420
* Rûmî: 1415-Kasım: 50
* 12. ay, 31 gün, 52. hafta. Yılın 361. günü-Kalan gün: 4
* Mehmet Âkif’in vefatı (1936)
* Erzincan Depremi. )1939)
* Ayasofya’nın yapılışı (537)
* Gündönümü fırtınası.



Stop
Muammer Erkul
27 Aralık 1999 Pazartesi


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile