Önceki binyılın insanı [3 Ocak 2000 Pazartesi]



Sizi bilmiyorum, ama;
Sanki ben, önceki binyılın insanıyım...
Gerçek bu... Sizi bilmem mümkün değil elbette, ama ben kendimi “önceki binyılın insanı” olarak hissetmekteyim. Ve uzun bir süre daha da bu duyguyu taşıyacağımdan eminim...

 

 

Şu an, bütün sevgilerimi sarmış, bütün değerlerimi vermiş ve ömrümün de büyük bölümünü almış olan “binli” yılların dışındaki bir vakitte yazı yazmak sanki tuhafıma gidiyor! Bir vefa duygusu gibi... Daktilo makinesini masanın dibine, arka odaya veya kömürlüğe terkedip, onun yerine yeni alınmış bilgisayarı koymak gibi...

 

Bilgisayarlar; bunca hızına, kolaylığına ve akıl ermez kaabiliyetlerine rağmen “ruhsuz” mu ne?.. Ve çıtkırıldım, hanımevladı, apartman çocuğu! Daktilonun üzerinde yemek yesen ne olurdu ki, veya tuşlarının üstüne gazozunu devirsen?.. Hiiiç!.. Siliverirdin temizlenirdi. Sonra da elin değdiği zamanda birkaç saman kağıdıyla süpürürdün altını (içini) olur biterdi... Yok, yok; ikibinli yıllara “hücreleriyle birlikte” adapte olabilmek bazılarına kolay gelmeyecek.

 

Lakin bir gerçek var ki, o da şu: İstisnasız hepimiz ikibinli yıllarda öleceğiz. Halbuki biz bütün ölülerimizi “ikibinsiz yıllara” bırakmıştık!..

 

Yoksa bütün havai fişekler toprağın “üstünde” mi açılıyor çiçek gibi... Toprağın altında da renk ve ışık saçanı yok mu?..

 

Sizi bilmiyorum, ama ben; önceki binyılın insanıyım...
Çünkü biz, sokak aralarında eşeklerle su taşınan bir İstanbul’da doğduk... Biz, Leyland veya (çoğu) Ukarus marka belediye otobüslerinin arka kapılarının yanında biletçiler olan... Biz, kartondan biletlerle binilen ve bazıları kömürle çalışan vapurları olan... Ve bu vapur yolcularının, aldığı bilete göre “birinci” ya da “ikinci” mevkie doğru süzüldüğü bir İstanbul’da doğduk... Biz mahalledeki bütün çocukların, mahalledeki bütün çocukların adını bildiği... Mahalledeki bütün babaların, mahalledeki diğer bütün babalarla selamlaştığı... Ve mahalledeki bütün annelerle ablaların, mahalledeki bütün anne ve ablalarla beraber dikiş diktiği, turşu kurduğu yani “çat kapı” gidip gelebildiği bir İstanbul’da doğduk...

 

Biz doğduğumuzda gazetelerin sadece isimleri kırmızıydı... Biz, annemizin elimize tutuşturduğu sahanla koşar; sesini takip ettiğimiz yoğurtçuyu bir sokak arasında bulur ve eve gelinceye kadar da yoğurdun üzerindeki kalın kaymağın bir kısmını yerdik... Biz, başka sokağa taşınan oldu mu, eski kapı komşuları tarafından; “eliniz değip de yapamamışsınızdır” diyerek, yeni taşınılan eve kap kap yemekler gönderildiği bir şehirde doğduk. İstanbul tabii ki İstanbul’du o zamanlar da... Şimdiki İstanbul’a benzemese de!

 

Size tuhaf geliyor mu bilmiyorum benim, kendimi “önceki binyılın insanı” hissetmem... Ama “ikibinsiz yılların” İstanbul’u sıcacıktı!

Daha önce hiç kimsenin görmemiş olduğu bir adam geçerdi sokaktan... Elinde, (herhangi bir şekilde ölmüş veya öldürülmüş) bir zavallının “destanını” anlatan, (uzunca bir şiir) basılmış kağıtlar taşırdı. Her mahalleden bir kişi, “destancı”dan bir destan satın alır... Sonra bütün mahalledeki kızı-kadını çağırır... Ardından da günlerce o kağıdı okuyup okuyup ağlaşırlardı... O yıllarda sünnetçiden kaçabilmiş çocukların saklanabilecekleri komşu evleri bile vardı!.. Çünkü hemen her çocuk, mahallenin hemen hemen bütün evlerini avucunun içi gibi bilmekteydi...

 

Sizi bilmiyorum... Ama ben, sanki önceki “binyılın” insanıyım... Baksanıza, “koskoca bir gün” geçti neredeyse, hâlâ unutamadım bindokuzyüzlü yılları! Yahut, şunun şurasında henüz bir gün bile geçmemişken özledim bile! Hadi bakalım, hayırlısı.
 

 Stop
Muammer Erkul
03 Ocak 2000 Pazartesi

 


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile