Kıllı bir yazı [17 Ocak 2000 Pazartesi]

 
Bana “kıl” olanların gözüne bembeyaz bir kâğıt kaç dakika baktı, merak  ediyorum...

Kıl olmak...
“Kıl” nasıl olunur?...
Bunu da merak ediyorum...
Demin de dediğim gibi; bu “kıl”lıların, yani “kıl”lanmış olanların gözünün içine...  Tam da gözbebeğine bir boş ve bembeyaz kağıt hiç baktı mı uzuuun uzun, merak  ediyorum...

Bakarsın.
Gene bakarsın...
Yeşil değil... Kahverengi değil, siyah da değil. Mavi, ela, sarı bile değil; beyaz!...
Beyaz göz gördünüz mü?...
Göz akı renginde bir göz...
Rengi olmayan;
Ama birazdan beyninden ve kalbimden gelenlerle “renk” alacak bir göz...

Kıl olmalar, işte bu beyaz göze verdiğin daha doğrusu vermeye çalıştığın renkle  çok alakalıdır. Bu rengi beğenmez veya farkedemez “görücü”ler.
Yahut, zaten “kıllı”dırlar;
“Senin var” olmana!
Nasıl?...
Gene “kıllık” yapabiliyor muyum?

Hadi şimdi konuyu değiştirip senaryolar uyduralım:
Biri bir laf söyler,
Diğeri bir başka laf...
Birincisi bozulunca buna, ikincisinin tansiyonu yükselir. Bunun üzerine ilk kişinin tepesi atar...
Sonra?...
Sonrası malum!
Annesi çok sever kızını, kız da aslında anneyi sever.
Anne, sevdiği kızının iyiliğini ister ve o yüzden uyarıda bulunur.
Tam da o sırada evlat, kafasındaki farklı dünyalarda uçuşmaktadır. Ve hatta  büyümüştür de düne göre.
Eeee?...
İpler gerilir.
Baba da bir koca leğen “kirli çamaşır” asılmış olan bu ortamda bulur onları  akşam üzeri.
Sonra?...
Sonrası malum!

Okulun başından beri aynı sınıfta okurlar ve aynı sıralarda otururlar...
Üçüncü sınıfın ortalarında biri diğerine (aralarındaki samimiyete güvenerek) bir  şapka yapar. Diğeri o sırada dün gece evde abisiyle ettikleri kavgayı, diğerlerinin  de her nedense hep kendisini haksız bulduğunu... Bu durumun da hayatını nasıl  zehir ettiğini düşünmektedir...
... Ki, ikibuçuk yıldır aynı sırada oturduğu arkadaşına (demin pek duyamadığı  için) ne dediğini sorar.
Ama işittiği laftan hiç memnun kalmadığı için, ona, “manyak” olup olmadığını da  sorar!...
Sonra?...
Sonrası malum!

Genç kadın, bağırır:
“Nişanlıyken yeminler ediyor ve beni ne kadar çok sevdiğini söylüyordun..
Şimdi nasıl annemi böyle eleştirebiliyorsun?...”
“Ne alakası var?... Der kocası...

Evleneli tam beş ay oldu. Bugüne kadar senin ailen hakkında tek kelime söyledim mi?.. Hem sen hangi gün annem gibi bir sofra hazırladın ki bana?...
“Annen kırk yıllık ev kadını, diye bağırır şimdi karısı...
Annen kadar güzel sofra kuran bir karı istiyorduysan, annen kadar tecrübeli ve  annen yaşında biriyle evlenmeliydin!..”
Sonra?...
Sonrası malum!

Bütün senaryolar iki (dolaylı olarak da üç-dört) kişilikti, farkettiniz...
İnsanlar bir-iki kişi ile bile irtibatta kalamıyor çoğu zaman, değil mi?
İs-te-mez-ler-se...

Bazen şu benim gözlerime dimdik ve bembeyaz bakan kağıtlardan “nefffret”  ederim.
Bilirim ki binlerce “görücünün” karşısına çıkacak biraz sonra oraya yazacakların, ve görülecek:
“Kahvenizi nasıl isterdiniz efendim?...
“Hımm, der biri içinden. Nasıl’ı “nesıl” gibi telaffuz etti. Hem, isterdiniz değil,  istersiniz demeliydi.”
Öbürü başka tarafından bakar mevzuya:
“Hiç bu kadar kalınır mı görücülerin yanında, canım!..”
Damat adayının ise içi hop kalkıp hop oturmaktadır:
“Görmeye geldik de ne oldu... Yanımıza bile gelmedi. Göremeden gidiyoruz  işte!...”

Ne diyordum ben ya?..
Ha, “kıl!..”
Bana kıl olan hiç kimseyi yadırgamadım bugüne kadar.
İnanın hepsi de haklı.
Samimiyim.
Zaten aksi olsaydı, yani hiçkimse tarafından kıl olunmasaydım şaşardım.

Geçenlerde kafam takıldı...
Bilirsiniz, insanın her şeye kafası takılınca takılır kalır... Habire onu düşünür ve  nereye baksa o çıkar karşısına.
Dayanamadım, en alakasız yerde (üstelik en alakasız kişiye) sordum:
“Her yerde reklamı çıkmaya başladı. Ne bu epilasyon aleti?... Ne işe yarıyor?...”
“Kıl!..”
“Ne dedim ki şimdi?... Ne yaptım gene?... Sadece epilasyon aleti denen şeyin ne  işe yaradığını sordum...”
“Sst!... Kıl, dedim ya!”
İnsanın bazen salaklığı tutar ya... (Derneğini bile kurmuşlar salakların, ciddi  ciddi...) Tam da öyleyim yani...
Kıl deyince aklıma saç geliyor, başka birşey gelmiyor... Saç deyince de; Bir  zamanlar saçımı başımı yoluk horoza benzeten göçmen Aydar... Aydar’ın adının  aslında Haydar olduğunu biliyor muydunuz?... (Ben epey sonra öğrendim de,  bilmiyorsanız, söyleyeyim dedim.)
Hah işte kıl deyince aklıma berber Aydar geliyor ya, soruyorum: “Tarak yerine  falan mı kullanılıyor yani bu alet?...”
“Haa... yııırr... Macun yerine!..”
Baktım, baktım, baktım gözlerine. Aynen beyaz bir kağıdın bana baktığı gibi!...
Anlamamıştım işte, zorla değil ya...
Anlamamışken de anlamış gibi nasıl kafa sallarım, “hıı hııı” diye sordum.
“Sen bana bunun ne olduğunu anlatmak istemiyor musun?”
“Hayır...”
Ve dört gün sonra başka bir gazete ilanındaki fotoğraftan “çaktım” durumu.
Sonra da altıbuçuk saat güldüm kendime!...
Bunca gülerken aklıma bir kız arkadaşın hikayesi de geldi, daha beter güldüm.
Eczanede, renk renk ve üzerinde okuyamadığı dilden yazılar olan, ambalajlı  “nesne”ler görmüş... Merak etmiş, almış birini incelemiş. Sıkmış, yumuşak. Krem dese değil, gripinden büyük ama hap değil... Eczacı çırağına sormuş; “Bunlar  ne?...” çocuk duymazdan gelmiş.
Eczacı çırağına yine sormuş.
“Bunlar pastil falan mı?...”
Çocuk, biraz tereddüt ederek;
“Hayır, değil.” Demiş.
“Jel şekerlerden mi?...”
“Hayır hayır” demiş gene çırak.
Bu defa çıkışmış bizimki. Sesini yükselterek;
“Değil, değil diyeceğine söylesene be çocuk, demiş elinde tuttuğu nesneleri  havada sallayarak... Ne bunlar?...”
Eczanedeki var olan herkes dönüp, elinde salladığı şeylerin “ne” olduğunu  görürken;
“Prrrffffp!..” Diye gülmüş çocuk. Ve onun yanından uzaklaşırken;
“Eczacı hanıma sor!..” diye ilave etmiş.
Eczacı hanım, bu genç hanımın yanına gelmiş aceleyle... Kulağına eğilmiş ve  elinde salladığı şeylerin “ne” olduğunu fısıldamış...
Ardından da bizimki “Türk bayrağı renginde” kaçmış dışarı!...
Bunca lafın peşinden insan aslında ne anlatıyor olduğunu falan da unutuyor. Size de oluyor mu bazen böyle?...
Konuşmaya başlayınca duramadığınız oluyor mu?...
?...
Ne diyorduk biz yahu?...
(Dur. Şu yazının başına bir göz atalım.)
Hah; kıl olmak!
Nasıl “kıl” olunduğunu merak ediyormuşum da, ondan bahsediyormuşum.
İyiii...
Kimbilir, şimdi bile kaç kişi kıllanmıştır bana!..
Kimbilir şimdi bile kaç gazetenin yarınki nüshası için epilasyon aleti ilanları  basılmaktadır...
Kimbilir şu anda bile kaç kişi, yanındaki “bir” kişiye derdini anlatamadığı için kıl olmaktadır...
Değil mi?

Aslında anlatmak istediğim, demeye çalıştığım şuydu:
Bir yazar... Kim olursa olsun...
Eğer üç tane okuyucuya sahipse...
Ve bu üç tane (sadece üç tek) okuyucusuna sadece üç gün, üç tane yazısını onları kıl etmeden okutabilmişse...
... Bence accaip başarılıdır.
Bire bir diyaloglarda bile birbirini “ham” yapmaya niyetlenen bunca insanın  karşısında; “bine” bir oranındaki eşitsizliğe rağmen aslanlar gibi çarpışan yazar  arkadaşların tamamını çok takdir ederim...
İnatlarından, sabırlarından ve insanlara ulaşma kaabiliyetlerinden dolayı.

Bi daha “kıl” lafı çıkmayacak ağzımdan, söz...
Ama siz de bu kadar kıllanmayın beaabi!...
Epilasyon aletlerinin böyle bir pazar bulmasına da çanak tutmayın yani!

Sevgiyle...
 
 

 Stop
Muammer Erkul
17 Ocak 2000 Pazartesi
 


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile