Senaristler, yönetmenler "sanatçı"lar(!) [20 Ocak 2000 Perşembe]

 


Senaristler, yönetmenler “sanatçı”lar (!) 
 

Şu üzerine alınmasın, bunun kalbi kırılmasın diye düşünmeyeceğim bugünkü  yazıyı yazarken...
Bütün mankafa senaristler alınsın...
Bütün gerzek yönetmenler kudursun...
Ve bu işlere para yatıran bütün, millettanımaz yapımcılar da ortaya konan bu  “eser”lerin üzerine tüy olmaya çabalamasın.
Aloo!.. Beni duyan var mı?

Şimdi haliyle hiçbir senarist; mankafalığı, hiçbir yönetmen; gerzekliği, hiç bir  yapımcı da “tüy” olmayı kendilerine yediremeyeceğinden bu laflar boşluğa  uçacak.
Varsın uçsun.
Bahsi geçen zevatın ve zerzevatın kulağına küpe olarak kalsın, “diğerleri için” yazdıklarım!

Parantez açıp, peşinen de söylemekte yarar var. Bana; “Sen sokağın halinden ve  bizim, filmlerimizde anlattıklarımızdan ne anlarsın” gibi bir laf edebilecek olanın  da, önce; zaten bu toprakların çocuğu olan benim kadar, şu İstanbul sokaklarında  sürtmüş, sürünmüş, düşüp kalkmış ve en azından sopa yemiş olması lazım... En  az benim kadar.
İşte zaten zurna da burda zırtlıyor...
İcap etmeseydi ve hakikaten mühim bir konu olmasaydı, belki de hiçbir zaman  yazmayı düşünmeyeceğim, hatırlamak bile istemediğim “kayıp yıllarımda” ben,  ne böyle bir saçmalık yaşadım ne de duydum...
Şimdi seyrettikçe zannediyoruz ki; bu toplumdaki her erkeğin belinde çifte silah,  her silahın kabzasında da beşer “çentik” var!..
İstanbul, hiçbir zaman gösterildiği gibi olmadı: İstanbul’un meyhanelerinde bile  gösterildiği gibi Allah korkusu eksik (yok) olmadı... Ve İstanbul’un sarhoşları bile  gösterildiği gibi önüne her çıkanı vurmadı. Ayrıca İstanbul’un “baba”ları bile  gösterildiği gibi kuralsız ve gösterildiği gibi inançsız olmadı.
İstanbul’un insanı hiçbir dönemde gösterildiği gibi yaşamadı.
Neyden mi bahsetmekteyim?..
Ne yazık ki, gene televizyondan...
Ne yazık!

Peki sizler?..
Tercih ettikleri kanal ve filmlerle reyting yüzdelerini oluşturan siz, sayın ve  saygıdeğer Türk halkı...
Sizler her akşam sofra saatlerinde, bütün televizyoların açık olduğu vakitlerde  sayıyor musunuz (bizi anlattığı söylenen yerli dizilerde) kaç tane cinayet  işleniyor?..
Ha?..
Bizi anlattığı söylenen bu “ishal”at(!)’ın bizi anlattığına kefil olabiliyor musunuz?..
Ha?..
Hiç aklınıza geliyor mu; dizi “kahraman”larının kaç tanesinin silahı hiç  kullanılmadan kalabilmiş bu filmlerde?
Ha?..
Haa?
Şimdi bana kimse cırlamasın;
“Ayy, napiyiim. Böyle filmler koyuyorlar işte televizyona... Silah milah ama,  çocuğu çok beğeniyorum da, onun için seyrediyorum” diye.
Filmde oynayan çocuğu çok beğendiğin için, kendi çocuklarınla beraber  “yutuyorsun” sahneleri... Ardından kendi çocuğuna pazardan plastik bir tabanca  alıyorsun önce, ısrarlarına dayanamayarak... Ardından senin çocuğun (eğer  “kazanarak” elde etme mantığı gelişebilmiş ise) ilk maaşından silah parası  ayırıyor kendisine... Ardından senin çocuğun...
Dikkat ediyor musun “Senin çocuğun” dediğimin?
“Senin” çocuğun....
Senin!

Şu, okul önlerinde işlenmeye başlanan cinayetleri tesadüflere bağlamaya  çabalayan biri çıkabilir mi ortaya?..
Şu an “içerde” yatmakta olan çocukların ana babaları kimlerdi?.. Yoksa onlar on  sene evvel, bizim şimdi yaptığımız hataları yapmış olanların çocukları mı?..
Sormak lazım birilerine.

Şimdi dönelim gene mankafa senaristlerle gerzek yönetmenlere... Bunların  hepsinin de “mankafa senaristlerle gerzek yönetmenlerden” yakındığını  söylesem şaşırır mısınız?
Bugün ne değişti ki? Hemen hiç... (Daha bu Cumartesi-Pazar, Yeşilçam denen  yerin Ayhan Işık sokağındaydım).
Eskiden de böyleydi: Bütün izbe kahvelerde, kağıt oyunlarının arasında  biribirlerinin dedikodusunu yaparlar, ama gıklarını çıkarmadan, kör kızla ona  çarpan meşhur otomobilin hikayesini yazarlar, zengin çocukla fakir kızın dramını  oynarlardı... Öyle değil mi?
Çekilen filmlerin, insanlar tarafından duplike edilemediği (yani kendi hayatlarında uygulanmak üzere kopyalanamadığı) dönem de işte bu dönem... Çünkü üç beş  salak dışında, bir arabanın önüne atlayıp önce kör, sonra aşık, sonra da zengin  olabileceğini sanan kimse çıkmadı. Hiçbir fabrikatör de büyütüp, okutup, yetiştirdiği kızını omuzunda Keloğlan çıkınıyla karşı kaldırımda beliren köy kaçığı delikanlıya vermedi... Başrol oyuncusu olan hani şu “sihirli değneğe” sahip  otomobil de insanlar tarafından taklit edilemezdi zaten, “insan madeninden”  mamul olmadığı için(!)...
Ama yıllar içinde gösterilen diğer bütün sahneleri bunca körün gerçek  zannetmesi gibi, hâlâ izlediklerini gerçek zannedip peşine takılıyor bazıları...  Daha doğrusu hep, sadece pırlanta yüzüklü “parmağı” gösterilen gerçeğin,  bütününün böyle olduğuna kandırmaya zorluyorlar kendilerini.
(Birazdan karşınıza öyle bir sayı çıkacak ki, hiç kimse bu rakama omuz  silkemeyecek. Ve bahsettiğim facianın boyutlarını inkar edemeyecek.)

Evden kaçanların (özellikle kızların) cümbürcemaati saf, bunların da tamamına  yakını saf ötesi, “mal”dır benim gözümde... Ki onlar, “ince ayarları” kendileri de  düşündüklerinde, birilerinin “kapılarına kul” olduklarını itiraf ederler zaten.  Çünkü bir kısmının aşığı, bir kısmının belalısı, bir kısmının sponsoru olmuştur  artık!.. Birkısmının da hap-ilaç-toz veya müşteri bulucusu...
Ya, bunlar canını acıtmıyor mu hakikaten kimsenin?..
Daha geçen gün okudum Ünal Bolat’ın röportajında; Çetin Altan bu konuda “yılda  üçyüzbin genç kız” diye bir rakam vermiş. Üç yüz bin. Üç tane yüzbin, üçyüz tane  bin...
(Bu cümle, belediyelerin sokaklardan topladığı sahipsiz köpekler kadar bile  titretmiyorsa seni, yazıklar olsun!.. Ve şüphe et kendinden!..)
Yani yılda üçyüzbin tane üzerine soru işareti veya kırmızı ünlem basılmış genç  kızın hayatı!.. Kaybolan hayaller, dağılan veya geride kalan yuvalar, mahvolan  hayatlar...
Sayın senaristleeer;
Yirmi sene evvel bir küçük rakı karşılığında yazdığınız senaryoları hatırlıyor  musunuz?
(SONU YARIN)

-------------------------------------------------------- 

Kıllı tepkiler (!)
Kimden: Fahri Gökçal
Kime:
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Tarih: 17 Ocak 2000 Pazartesi 13:16
Konu: KIL
Daha önceleri size “kıl” oluyordum! Bu günkü “Kıllı bir yazı” yazınızı okuyuncaya kadar..
Sevgilerle...
Fahri der ki...Don’t worry be happy
istanbul univ.
cerrahpasa medical faculty
Cevap: Zaten biliyordum ve o yazıyı da zaten sırf sizin için yazmıştım! Sevgiyle...  M.E.

Kimden: Jale Ecevit
Konu: : - )
Muammer Abiiii, sen bir tanesin.
Bugünkü yazını okurken öldüm öldüm dirildim;
Gülmekten...
“Kıllı bir yazı...”
Komik ve güzel ve düşündürücü bir yazı... (bak bu “ve”ler kulağa hoş gelmiyor  biliyorum ama canım öyle yazmak istedi işte )
Sana kim kıl olabilir ki ya?.. Söyle, veriyim adını başbakana. Beni kırmaz bilirsin...
Biliyorum ihtiyacın yok ama söylicem yine de. Seni kimsenin yıldırmasına,  yavaşlatmasına izin verme. Sen harikasın!!!
Sevgiyle... Jale
Cevap: Seni seviyorum, çünkü cıvıltını duyuyorum... Sevgiler M.E.
Kimden: İsmail S.İ.
Konu: Cehalet(!)
Hakkaten kıl oldum abi,
Kızın eczanede elinde sallayıp herkese bağırarak sorduğu nesneleri, 25 yaşına  kadar ben de sakız zannediyordum...
Ama en azından bu şekilde kimseye sormadım.
Aslına bakarsan belki sorardım da, soracak kadar merak etmedim...

Kimden: Ayşe Asena
Konu: Kıl...Saç yani.
Merhaba...
Yazını gülerek, biraz da düşünerek okudum abi. Güldüm, çünkü komikti (tipik bir  M.E. yazısı). Senin böyle yazılarını özlemişim. Aslında bir mizah özelliği de yoktu. Gayet ciddi ve düşünmeye, düşündürmeye yönelikti. Amacına ulaştın yani. En  azından bende...
Acaba bana kıl olanlar var mı diye düşündüm. Acaba her sözümden, her  hareketimden huylananlar, “kıl”lananlar var mı? Bu kişiler beni niye sevmezler?  Haklılar mı? Haklılarsa niye? Yanlışım sadece onlar açısından mı yanlış, yoksa  ben hakikaten mi yanlış yoldayım? Yanlış yol nedir? Neye göre yanlıştır? Doğru  yol iyi bir şey midir? Yoksa bir parti isminden öteye gitmez mi? Ben kimim? Bu  dünyada işim ne? İyi miyim, grip miyim? Üniversiteyi kazanabilecek kapasitem  var mı? Seneye İstanbul’a gelebilecek miyim? Sen kimsin? Beni seviyor musun?  (İyi öyleyse ben de seni seviyorum... sadece seni... en çok seni... inanmış gibi yap  olur mu?)
İşte böyle abisi.. İrtibatı kesmeyeceğim. mailini de bekliyorum.. Sevgiler kere  sevgiler...
Ankara’dan (en sevdiğin kardeşin)

 

ŞİİRİN ŞİİR OLDUĞU ZAMANDAN:

Parıltı

Âteş gibi bir nehr akıyordu
Rûhumla o rûhun arasından,
Bahsetti derinden ona hâlim
Aşkın bu unulmaz yarasından.
Vurdukça bu nehrin ona aksi
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan
Baktım ona sessizce uzaktan
Vurdukça bu aşkın ona aksi...

........

Engeller beni yıldıramaz. Her engel, beni daha iyiye doğru kaçınılmaz bir  değişime iter.
Leonardo da Vinci

 

Stop
Muammer Erkul
20 Ocak 2000 Perşembe
 


 
 


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile