Beyinde delik açmak [24 Ocak 2000 Pazartesi]

 


Beyinde delik açmak 
 

Aslında kızgın olduğunu biliyorum, zaten o da gizlemiyor. Diyorum ki;
“Bugün sesin ne kadar kendinden emin çıkıyor... Belli ki çözmeyi başarmışsın,  geçenlerdeki bazı problemlerini. Tebrik ederim. Bu ise seni rahatlatmış olmalı...
Değil mi?..”
Ne diyor bana, sizce?
Böyle bir soruya, kafatasının içinde bütün bir beyin taşıyan herkes belli cevaplar  verir.
Doğru söyleyen bir insanın kokusunu karşısındaki kişi mutlaka hisseder. O  yüzden her zaman doğru kelimeler buluyorum.
Ve bu cümlede de, kesinlikle doğru söylüyorum...
Sesin ne kadar “güzel” çıkıyor, yalan olurdu. Sesin ne kadar “sevimli” çıkıyor, da... Çünkü şu an çıkan ses ne güzel, ne de sevimli. Gür, kızgın ama kendinden  emin. Hah, işte yakalanacak ipucu!
Kelimeler, mutlaka doğru ve karşındakinin hoşuna gidecek olanlardan seçilmeli;  kaş yapayım derken göz çıkarmamak için. Çünkü bir kere yalan söylersen,  karşındaki artık sana hiç güvenmeyecek.

“Bugün sesin ne kadar kendinden emin çıkıyor.”
“O an”ın doğru kelimesi bu. Ve elbette özellikle seçilmiş bir kelime. Üstelik  sözüm bir soru işaretiyle bittiği için de karşımdaki buna bir cevap vermek  zorunda.
Ama hiç bir zaman bana; kendi sesinin ne kadar berbat, ne kadar pısırık, ne kadar bezgin vesaire çıktığını söyleyemiyor. Çünkü onun da onaylayabileceği doğru bir kelime seçtim.
Ve bu kelime onun beyninde doğru bir pencere açıyor!
Aynı fikirde miyiz?
Öyleyse devam:

“Belli ki çözmeyi başarmışsın...”
Ne bu? Olumlu bir cümle. Ve karşındakini başarısından dolayı yüceltiyor,  gururunu okşuyor.
Neyi?
“Geçenlerdeki bazı problemlerini...”
Evet, problem olumsuz bir kelime olsa da, hem üçüncü sıraya konulmuş ve  “geçen’lerdeki” ifadesiyle de şu anki mekandan uzaklaştırılmış...
Hatta, bu öylesine “bariz” göründüğü için de;
“Tebrik ederim...”
Şimdi ne oldu?
O insan durup dururken, başarısından dolayı bir de takdir görmüş oldu. Hatta  belki düşündü bile, en son ne zaman ve kim tarafından takdir edildiğini, belki de  hatırlayamadı bile!..
Mutlu mu? Evet.
Yüceldi mi? Evet.
Doğru mu söyledim? Kesinlikle.
Rahatladı mı peki? Tabii ki...

“Bu ise seni rahatlatmış olmalı...”
Ve onun bu paralelde konuşmasını, beni, kendi açmış olduğum bu pencereden  bakarak cevaplamasını istediğimden; cümlemi kendi hükmümle bitirmek yerine, topu ona atarak bırakıyorum;
“Değil mi?..”
Çünkü şunu da biliyorum ki; “Ben söylersem eğri, o söylerse doğru...” Herkes de  haklı aslında. Çünkü bütün insanların bir nefsi-gururu var. Hiç kimsenin benim  yargı ve hükümlerime ihtiyacı yok. O yüzden doğru soruları sorup bırakıyorum.  Cevabı o verdiği, hükmü o koyduğu için de fikir “onun” oluyor...
Mantıklı mı?
Zaten bana lazım olan da bu değil mi?

“Bugün sesin ne kadar kendinden emin çıkıyor... Belli ki çözmeyi başarmışsın,  geçenlerdeki bazı problemlerini. Tebrik ederim. Bu ise seni rahatlatmış olmalı...
Değil mi?..”
Bu soruya yüzde kaç kişi itiraz eder ki?
Bu oran onda sıfır nokta ile ifade edilir ki, böyle insanlarla zaten vakit bile  kaybedilmez. Onlardan şimdi kaçmalısın hatta, inşaallah başka sefere!

Hepimiz her gün birileriyle karşılaşıyoruz.
Hepimiz her gün birilerinin bir yerine, bir şeyine, bir özelliğine bakıyoruz...
Peki nesine bakıyoruz bu insanların ve aynı saniyede onun beyninde nasıl bir  delik, nasıl bir pencere açtırıp, kendimize de o pencereden baktırtmaya  başlıyoruz acaba?
Beraber düşünelim mi?
Kadıncağız makyajını bile doğru düzgün yapamamış... Suratı da sabaha kadar  kocasıyla kavga etmiş gibi. Üzerinde renk uyumu yok ve ayağına dolaşan ilk  kıyafetini takıp üstüne çıkmış dışarı. Bunları elbette görüyorum, ama  gördüklerime takılmamak benim elimde.
Ben, bir haftadır giymediği için boyalı kalmış ayakkabılarına bakarak diyorum ki;
“Ayakkabılarınız, bütün tanıdığım profesyonel iş kadınlarınınki gibi boyalı ve pırıl pırıl. Sizi tebrik ederim, karşılaştığınız insanlara böyle bir mesaj verdiğiniz için...”
Mutlu mu? Evet.
Yüceldi mi? Evet.
Doğru mu söyledim? Kesinlikle.
Peki rahatladı mı?
Sizce de rahatladı mı ve benim penceremden bakmaya başladı mı? Ve beni, zaten mevcut olan sıkıntılarla ve kendi problemleriyle doldurmaktan da vazgeçti mi?..
Hatta ben onun, derdini anlatarak tekrar yaşamasına ve hayatının kısa da olsa bir  bölümünün daha zehir olmasına mani oldum mu?..
Başka örnekler vermeye lüzum var mı? Bu kadarı yeterli sanırım.

Aslında insanlar, gün boyu kendi sırtlarına yüklenen ağırlıkların çoğunu kendileri seçiyorlar, sordukları yanlış sorularla.
Adam gribe yakalandığı halde senin işyerine gelmek zorunda kalmış...
“Ne o ya? Bu hal ne? Aynen cüzzamlılara dönmüşsün, ceset gibi... Sen hiç  kendine bakmıyor musun, sümüklü...” Diyerek, tebessüm etse bile onun kalbini  yaralamak yerine;
“Salgını kolay atlatanlardan olacağın besbelli. Pek çok tanıdığımın bir haftadır  yataktan çıkamadığını duydum. Senin, vücudunu kontrol altında tutabilmen;  beynini ne kadar doğru kullananlardan olduğunla çok alakalı olmalı...
“Değil mi?” Diye sormak daha pozitif, daha hoş, daha yapıcı, daha zekice değil  mi?
Kim söyler ki; “Yok, aslında ben bir cesetim... Beynimi de hiç bir zaman  kullanamam...” lafını?

Örnekler binlerce verilebilir.
Önemli olan örnek okumak mıdır, yoksa örnek olmak, örnek oluşturmak mıdır?..
Şimdi düşünsenize şu konuştuklarımızın ne kadar güzel bir “oyun” olduğunu...  Karşınızdaki kişileri mutlu edecek bir oyun, size stres yüklenmesine engel olacak bir oyun ve herkesin kendisini daha iyi hissetmesini sağlayacak bir oyun.
Biliyoruz... Ama “pratik” eksiğimiz var!
Birazcık... Birazcık daha iyi, birazcık daha mutlu hissetsek kendimizi biraz daha  güzel olmaz mı?
“Evet”se, hadi öyleyse mutluluklara;
Çünkü her gün karşımıza binlerce insan çıkıyor...
Öyle değil mi?
 
--------------------------------------------------------

 


Mektuplar:

Niye!..
Ya Muammer abi niye yayınlamıyorsun? Üzüntülü bir aşk şiiri ise ne olacak? Ben  sana güvenip, “yayınlar” diye söyledim o arkadaşa, ve sana gönderdim şiiri.  Nolur ya, onun için çok önemli. Bak pazarlık gibi olmasın ama, yayınlarsan söz  sana 3 veya daha fazla da şiir yollayacağım. Noolur kırma beni. Kendine çok iyi  bak.
Mustafa Karameşe
......
Cevap:
Canımsın, seni kırar mıyım?
Arkadaşının şiirini yayınlamam için boşuna yalvarıyorsun. Zaten benim yaptığım da; gazetenin “yazıları denetleyici kurulu”nun denetimine takılmayacak olan  yazıları yazıp hazırlamak ve gazeteye ulaştırmak. Ve, yılların tecrübesiyle de  neyin yayınlanacağını, neyinse yayınlanmayacağını biliyor ve ona göre hareket  ediyor olmak...
Bunun izahı güç aslında, çok da uzun. Ama senin gibi tuttuğunu koparmaya  çalışan, kararlı arkadaşlarımın beni anlayacağını biliyorum. Öyle değil mi?
Bir gün senin de köşen olursa nasılsa öğrenirsin ne dediğimi...
Velhasıl, bir daha belirsizlikler için sakın ola söz verme.
Arkadaşına da selamlarımı ve sevgilerimi ilet.
Söylenenleri ve uygun olanları yaparsak çok daha kolay mutlu oluruz... Bu  düşünceme de katılıyorsun, değil mi?

Bir şiirdir yaşamak
Merhaba,
“Gönderdiğin şiir için teşekkür ediyorum. Ama bazı gönderdiğin yazı ve şiirde  ismin çıkmayabilir. Bunda hemfikiriz, değil mi?..”
Diye sormuşsun ya... İsmimin çıkıp çıkmaması hiç önemli değil. Zaten onları ben  yazmamış olduğum için de böyle bir istekte bulunamam. Hatta yazmasanız  kesinlikle daha iyi olur. Sonra arkamdan;
Bak hele, hem yazamıyor... Hem de milletin şiirlerini gönderiyor falan derler  sonra. Güzel bir şiirin yayınlanmasına vesile olmak bile beni fazlasıyla sevindirir  zaten...
Sevgiyle kal. Kolay gelsin...
C.Ü.

Cevap:
Bir şiirdir yaşamak demişsin ya;
Evet...
Bir şiirdir yaşamak;
Sizlerin arasında!
Teşekkürler
Ve unutmadım elbette,
Sevgiler...
M.E.

 

 Stop
Muammer Erkul
24 Ocak 2000 Pazartesi
 


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile