Denize olta salmak [25 Ocak 2000 Salı]

 


 
Denize olta salmak 

 
...Hasan’a

Ben, sahil şeridindeki bir hastanede doğdum.
Ben, denizi gören bir evi hatırlarım ilk evim olarak.
Ve ben denizin dibindeki bir başka mahallede, denizin dibinde sayılacak başka  bir evde yaşadım çocukluğumu ve delikanlılık yıllarımı.

Ben, neredeyse annemle birlikte gördüm denizi.
Deniz, büyüktü; neredeyse annemin yüreği kadar büyük!
Ben, annemin kucağında gittim ilk kez denizin kıyısına... Annemin başörtüsüne  sarıldım sımsıkı, ıslak kumlara cıscıbıl oturtulmaya çalışılırken.
Korkum geçince denizin gülen yüzünü gördüm.
Tutmaya çalıştığımda, dalgacıkların elimin altından kaçışını gördüm...

Ben, denizin gözlerini gördüm sonra; sevda renginde...
Ben denizin tutkularıma zamk, aşklarıma mıknatıs oluşunu gördüm, ve ekmeğime  damlayışını gördüm...
...ve inanamadım; bir öfkeli anında biir koca mahalleyi acılara salışını gördüm.

Ama sonra ben, denizin enginliğini gördüm;
Lacivert gecelerin mehtabı altında pırıl pırıl soyunuşunu gördüm. Ben denizin  mahmur gerinişini gördüm heey, sabahları koynumdan çıkışını gördüm!..
...ve ardından denizin ihanetini gördüm.

Gülünce deniz gibi gülmeyi, ağlayınca deniz gibi ağlamayı öğrendim yani.
Hüznüm deniz gibi derinleşti, coşkum deniz gibi çağladı sonunda.
Duygularıma; “deniz kadar” bir ölçü oldu.
Deniz kadar ağladım, deniz kadar güldüm, deniz kadar sustum, deniz kadar  bağırdım...
Ve bütün “deniz kadar”lar toplandı; “ben” oldum!

Fakat, acıkmayı bildiğim günden beri de denizde balık olduğunu öğrendim. Daha  doğrusu balıkların “denizde” olduğunu...
Sonra denize düşmeyi, ardından balık tutmayı öğrendim.
Balık tutmayı öğrenmek, hayatımın dönüm noktası oldu...

Denizin bir hayatı olduğunu ve denizin bir hayat olduğunu öğrendiğim zamandan  beri; denize olta salıp, ağ gerenlerin nasırlı, tuzlu ve çatlak ellerini öpesim gelir...
Nasırlı, tuzlu ve çatlak ellerimi açarım semaya, dua ederim sahibime ve denizin  sahibine;
Denizin durgun, denizin bereketli olması için...

Velhasıl, bu denize olta salan, ağ geren insanlara saygım var dostlar...
...ve hakiki sevgim var.
O yüzden her sabah inerim sahile ve bağırırım:
“Raastgeleeeeeeeeeeee!..”

Şu an elinizde tuttuğunuz ise; bir balık sandalının livarıdır aslında dostlar...
Balıkçının işi olta salmak denize;
Bereketi veren Allah...
Hadi, açın gönüllerinizi;
Bir deniz gibi!

--------------------------------------------------------

Konu: Sevgi, sevgi, sevgi...
Ücretsiz!..

Küçük Hasan annesine bir not getirdi.
Diyordu ki:
Odayı toplamak................ 500.000 TL
Bakkala gitmek................. 250.000 TL
Kardeşime bakmak.......... 250.000 TL
Çöpü dökmek................... 250.000 TL
Pekiyi karne....................... 750.000 TL
TOPLAM........................ 2.000.000 TL
Annesi kağıdı aldı, okudu ve arkasını çevirerek şunları yazdı:
Seni tam dokuz ay içimde saklayıp, korumak:
ÜCRETSİZ...
Başında bekleyip, doktorluğunu, hemşireliğini yapmak ve dualar etmek:
ÜCRETSİZ...
Sebebi olduğun gözyaşlarım:
ÜCRETSİZ...
Endişenle geçirdiğim uykusuz geceler: ÜCRETSİZ...
Eşyalarının, elbiselerinin, oyuncaklarının alınması: ÜCRETSİZ...
Ağzının, burnunun silinmesi, altının temizlenmesi:
ÜCRETSİZ...
Bunlar ve benzerlerinin toplamı olan, yani GERÇEK SEVGİNİN BEDELİ:  ÜCRETSİZ!..

Gön: Sinan Yaprak-Mersin

 

Posta kutusu
Eski yıldızlar kümesi
Gözün bana takılsın, benden gözünü ayırma. Bir yığın mail içinde gör beni, okur  okumaz tanı.
Bir zamanlar, bir küçük kızın “Muammer Abi” deyişi gelsin kulağına. Yazdığı  mektuplar ve anlattıkları gelsin...
O kız büyüdü artık, 21 yaşında.
Ve hala “Abi” diyor sana!
Dedim ya; gözün bana takılsın.
Çünkü ben, eski anılardan; Sazsız Ozan’ların, Aybala’ların...Yani seni ilk  tanıyanların oluşturduğu yıldız kümesinden gelmekteyim.
İsmim: Ayşegül
Soyadım: D...
Tanıdın, değil mi beni? Sevgili abiciğim, sana tekrar yazabilmek... Ve ellerimin  klavyede senin mail adresini yazıyor olmasının bana büyük bir zevk verdiğini  söylememe gerek var mı?
İşte, tekrar ulaştım sana.
Sevgiyle kal.

Bizimki(!)
Merhaba.
Gazeteyi alır almaz benim gibi öğretmen olan arkadaşımla beraber hemen sizin  sayfanızı okuyoruz ve sana “Bizimki” diyoruz. Sen bizimkisin, çünkü bizim  kafadansın, öyle çok ki...
Başarıların ve mutluluğun artsın diliyoruz, selamlar...

Şükran

Karamsar
Tebrikler
Muammer abi, seni, benim kadar bir karamsarı yola getirdiğin için tebrik  ediyorum. Bütün güzellikler sizinle olsun.
Abdullah Dede

Cevap:
Biz belki bir yol açtık.
Ama asıl “yolcu” SEN idin...
Sevgiyle...
M.E.

Sarı çizmeli Jale ağa
Evet yine ben; Sarı çizmeli Jale ağa...
Köşende sana gelenleri okudukça, her an biraz daha uzaklaşıyorum klavyemden.  O kadar güzel yazıyorlar ki, ben kendimi bir hiç gibi hissediyorum artık. Bir  onlarınkine bakıyorum bir de benimkine... Sana mı kalmış kızım diyorum yazmak,  okumakla yetin sen. Bu yüzden mektup çekmecemde duruyor kaç gündür,  yollanmayı bekliyor bir adrese. Ya da çöpe... Belki bir gün...
Sevgiler kere sevgiler.
Jale

Cevap:
Bu olumsuzlukları okumadım ben (!)
Bu mektubu al, ve bana yenisini gönder.
(Not: Bu cevabın ardından göndermiş olduğun 26 mektup için teşekkürler Jale)

İnsan kardeşlerimle yaşamak(!)
STOP’a “abone” olmak benim için o kadar da zor olmadı, çünkü insanın bir kaç  defa okuması yetiyor zaten. Senin yazıların tesadüf müdür bilmem, ama hep beni  ferahlatıyor. Tesadüf mü diyorum çünkü ne zaman kafam karışsa ona göre, ne  zaman psikolojik bir sıkıntıda olsam, o gün de ona göre şeyler yazıyorsun ve  bunun gibi çok çok şey. Bu yüzden sana çok çok teşekkür ediyorum.
“..Simdi her yandan dört çevreye hürriyet balonları uçuruluyor.
İnanma sakın...
Kendi kendine, dağ başında, bir can yaşayabiliyor musun, işte o zaman hürsün.
İnsan kardeşlerinden biri yanına geldiği gün hürriyetini kaybedersin!”
Gül Gürdal-Isparta

Cevap:
Sence ben hür değil miyim Gül?..
Sizler benim “insan kardeşlerim” değil misiniz?
Veya sizlere olan bu “sevgi esaretim”, söylesene bana hangi hürriyetle değişilir?


Bir sır ister misiniz benden

Bir sır ister misin benden?
Peki...
Hiç kimse benim kadar; bir dağ başındaki çam ormanının bitiminde başlayan o  gölde balık tutarak... Kuş cıvıltıları arasında ve yeşil kadife çimenlerin üzerinde  köpeklerimle oynayarak... Ocağımda yakmak için, yere düşen kuru dalları  toplayarak... Kümese bile ihtiyacı olmayan tavuklarımı rengarenk, küçük pamuk  topları çıkarsınlar diye kuluçkaya yatırarak... Her gün bir kısmını onardığım veya  yeni ilaveler yaptığım ahşap evimin hemen arkasındaki büyük ağaçların alçaktaki  dallarına kuşevleri yaparak yaşamak istememiştir, hiç kimse...
Ama bir gün gördüm ve öğrendim ki; bu, bir şeyi başarmak değil!
Başarı; insanlarla beraber olabilmek.

Bir insandan, insanların arasına doğmuş olmak; insanlarla beraber olmak için  yeterli olmuyor her zaman! Düşünme erdemine sahip pek çok kişi, aynen senin  gibi, tebrik ve takdir edilecek kadar ısrarla sorguluyor kendini ve şartları.  Ardındansa ne geliyor?
Öğrenme ve bilme... Sonrası?

Bir zamanlar (zihinsel de olsa) günümün neredeyse yarısını geçirdiğim “o  yer”imde sonunda öğrendim ki; bir köpekten, belki biraz sadakat, ama havlamak  ve dişlerimi kullanmaktan başka hiç bir şey öğrenemem...
Öğretmek, (ama önce illaki) öğrenmek için insanlara şiddetle ihtiyacım var...

Şu an yazdıklarım hoşuna gitti mi bilmiyorum ama benim çok hoşuma gitti. Belki  birilerinin daha hoşuna gidecektir.
Bu fikri ortaya koyabilecek bir hammaddeye sahiptim belki, ama sadece “ham”  maddeye! Bunun bir düşünceye, bir enerjiye dönüşmesi için... Sen için ve ben  için “somut” hale gelebilmesi için senin mektubuna, senin düşüncene, senin  soruna ihtiyacım varmış...
Anlatabiliyorum, değil mi?

Bugün ben kazançtayım.
Bu düşünceyi kazandım... Ve en güzeli; seni kazandım.
Sevdim mi o zaman seni ve bundan sonra sevecek miyim?
Elbette.
Peki o “tek kişilik cennet(!)”imden insanların yanına inmeme değmiş mi, en  azından kendim için?..
Elbette, elbette...

 

 Stop
Muammer Erkul
25 Ocak 2000 Salı
 

 


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile