Acur turşusu [21 Şubat 2000 Pazartesi]



Acur turşusu


Pınar hanım saçlarını toplamış, bir içeri bir dışarı girip çıkmakta. Biz salonun pencere tarafında oturduğumuzdan, aslında bu evdeki hiç kimsenin çalamadığı, “gelen misafirlerin ellemesi için”miş gibi duran gitar ve orgun da bulunduğu arka kısımda neler olup bittiğinin pek de farkında değiliz.
“Hadi buyurun” diyorlar.
“Neye buyuralım?..”
“Yemeğe... Bulgur pilavı var, buyurun.”
.....
Biz ikimiz Kurban Bayramı kedisi gibi tok olduğumuzdan aklımıza yemek geldiği falan yok.
“Pınar hanım, kırılmazsanız biz gelmeyelim... Yemekten kalkıp geldik de buraya.”
O da sakin sakin;
“Yoo, kırılmam” diyor.
.....
Fakat, ah canıım... Bu arada Mehmet bize (haliyle bana) kıyamamış, her gördüğümü yazmaya heveslendiğim günlerde olduğumu da bilmeden, bir tabağın içine bulgur pilavı, et falan koymuş getiriyor.
Hakikaten yiyecek halde değiliz, ama ben burnumun dibinden geçen tabağın içinde acaip birşey görüyorum.
Bu, taze haşlanmış azzzman bir düdük makarnaya benziyor... Dışında tırtıklı çizgileriyle, hafif kıvrılmış ve boyu bir karışa yakın. Kalınlığı ise sosisle sucuk arası. Tabağın içinde, etin ve pilavın yanında bir tek tane olarak duruyor...
“Bidakka yaa, diyorum.
O nasıl makarna öyle?..”
“Makarna değil o, diyor Mehmet, tabağı avucuma bırakırken... Acur turşusu...”
“Acur turşusu mu?”
“Heee!..”
.....
Harekete bak şimdi, şeytan diyor ki; tut da kır o kolunu!
“Sen zahmet etme, diyor doktor. Ben kırıyorum ya bazen...”



Kırıyor da bazen. Ohh, iyi de oluyor!
.....
Yoğun çalıştığı bir dönem... Üst üste nöbetler tutmuş ve pestil halinde eve geliyor. Şöyle bir uyuyup yorgunluk atacak ki yolculuğa hazır olabilsin. Fakat telefon geliyor yıllardan beri tanıdığı bir hastasından.
“Olmaz, gelemem, diyor doktor. Yola çıkacağım, uyumam lazım.”
Kadın ısrar ediyor, durumun vahim olduğunu söylüyor, “saldırganlaştı yine” diyor. Son gücüyle direniyor bizimki ama o sırada telefonun öbür ucundan;
“Evyaahh, üstüme geliyor!” Diye bir çığlık... Çaresiz atlıyor arabasına ve taa oraya kadar gidiyor bizimki, ardından saatler saatler... İki gece nöbetinin üstüne bu gece de ancak bir saat uyuyabilmiş olarak uçağa yetişiyor Mehmet. Üstelik uçakta da uyuyamıyor İngiltere’ye ininceye kadar.
.....
Gözü birşey görmemekte artık. Bir an evvel otele gidip uyuyacak... Ama özel bir program hazırlamışlar, kaçamıyor... Bütün gün ayakta sallanarak diğerlerine uymak zorunda kalıyor.
Akşam otele varınca dooğru odaya. Ama çizgi filmlerde olur ya; kahraman düşer yatağa, havada rüya görmeye başlayarak; ama bacağından tutup çeker birileri!.. Aynen öyle, tutup çekiyorlar bacağından!..
“Nereye gidiyorsunuz?”
“Şuraya gidiyoruz...”
Orası kahve-bar arası bir yer...
“Yahu ben içki içmem de sevmem de...”
İçmiyor da sevmiyor da zaten, ama belki de burada oturabilmesinin bedeli olarak(!) elinde koca bir bardak bira buluyor bir anda...
Ayakta duracak hali kalmamış. Sağa sola bakıyor; geniş salonun bir iki basamakla inilen ilerideki kısmında oturulacak yerler var. Bari oraya gidip çökeyim, diyor.
.....
Diyor da, merdivenler bozuyor işi!
Bir elinde koca bardak, diğer eliyle duvardaki (ne derler) o tutunma şeyine yapışmaya çalışıyor!.. Ama bu şey gerçek değil, sadece duvara çizilmiş bir şerit!..
Gümmbürrr!..
Millet dönüp bakıyor; “gene bir sarhoş düştü” gibilerden...
Üstü başı birayla ıslanmış, yerler cam kırıkları... İnleyerek ve omuzunda ağrılarla kalkmaya çalışıyor.
.....
Ağrısa bile kolunu çevirebildiği için o geceyi uyumaya çalışarak geçiriyor... Fakat sabah bakıyor ki, bu omuz kırığa benziyor. Hemen bir hastane bulmaya karar veriyor. Bilmem kaç kilometre gidip bir hastane buluyorlar.
Ama hastane kapalı!..
Neden?
Bugün Pazar ya, o yüzden... Tatil!
.....
Çok daha uzakta bir ilkyardım hastanesi buluyorlar, yolda belde kazaya uğrayanlar için kurulmuş küçük bir hastane.
Neyi olduğunu soruyorlar, kolunun kırıldığını söylüyor.
“Alamayız” diyorlar...
“Doktorum, moktorum” diyor ama, görevli (benim tahminim); “Madem doktorsun kolunu niye kırdın? Madem kırdın niye kendin tamir etmiyorsun?..” Gibilerden bakıyor.
“Biraz beklemen lazım” diyorlar.
.....
Mehmet diyor ki;
“Bize gelen hastalar, film çekimleri falan dahil onbeş dakika ancak bekler...” Onbeş dakika geçiyor, yarım saat geçiyor tık yok. Hastanede de sadece dört tanecik hasta var yani.
Dayanamayıp soruyor:
“Ne kadar beklemem gerekiyor?”
“Üç saat daha!..”
“Neee?”
Ciddi olduklarını anlayınca kalkıyor zavallı ve;
“En fazla yanlış kaynar... Ameliyatla düzelttiririm. Burda alçılı omuzla gezmek de işime gelmezdi zaten” diyor ve çıkıyor hastaneden.
.....
Onbeş günlük İngiltere macerası ağrılar içinde sürüyor. Bir an evvel dönecek ve kendi kolunun çaresine kendisi bakacak. Ve Yeşilköy’e iner inmez de toprağı öpecek, ahı var...



Uçak havalanmış çoktan ve o koltuğuna yaslanmış, yolun bir an evvel bitmesini bekliyor şimdi.
Bir ara, tam önünde oturan hanım yolcunun huzursuz olduğunu farkediyor. Sonra onun yanına hosteslerin gelip gittiğini görüyor. Hatta onlarda da bir huzursuzluk seziyor. Biraz sonra pilotun da, tam kendi önünde oturmakta olan yolcunun yanına geldiğini ve onunla konuştuğunu görünce, artık kırık koluna ve yorgunluğuna aldırmayıp;
“Ben doktorum, diyor... Müdahale falan gerekiyorsa elimden geleni yaparım.”
“Yok bir şey yok” diyor pilot. Fakat az sonra Mehmet’i kumanda kabinine çağırıyorlar ve kaptanpilot diyor ki;
“O hanım uçakta uçakta bomba olduğunu söylüyor!..”
.....
Bu sırada zavallı Mehmet, vatan toprağını öpmek için Yeşilköy’e inmeyi beklerken (normal olarak) kendisi yeşil bir renk alıyor. Kaptan devam ediyor:
“Onun yanında otursanız da durumu kontrol altında tutsanız...”
Bizim çocuk kendi kaşınmış, olaya kendisi bulaşmak istemiş. Otur işte kendi koltuğunda kırık kolunla başbaşa , bomba da patlasın aslanlar gibi sen de öl paşa paşa!..
Yok olmaz, illa ki sokacak her “şey”e burnunu!..
(Bu hikaye burda bitmezz...)

--------------------------------------------------------

Sen ve ben ve hiç kimse...
Susacak ve dinleyeceksin kimsenin olmadığı yerde. Dalacaksın gözlerime, arayacaksın sevgiyi...
Kuş seslerini, esen rüzgarla gelen yaprak hışırtılarını. Ve benim nâmelerimi...
Ben de susacağım bir zaman sonra, gözlerimiz
konuşacak.
Anlatacak belki de konuşamadıklarımızı gözlerimiz.
Ellerimiz birleşecek sonra...
Ve kimsenin olmadığı yerlerde yürüyeceğiz mutluluğa.
Baki Sungur-Gerede

İstifa mektubu
Yazmış olduğum bu belge ile resmi olarak yetişkinlikten istifa ettiğimi bildiririm. 8 yaşın tüm sorumluluklarını tekrar kabul etmeye hazırım.



Yağmur sonrası çamurlu sularda tahta parçası yüzdürmek, kayalarda yürümek istiyorum.
Çikolatanın paradan daha iyi olduğunu, çünkü daha tatlı ve yenilebilir olduğunu düşünmek istiyorum.
Sıcak bir yaz gününde bir meşe ağacının gölgesinde oturup arkadaşlarımla limonata satmak istiyorum.
Hayatın daha basit olduğu zamana dönmek istiyorum.
Bütün bildiğin; renkler, çarpım tablosu ve ninniler... Ama bu kadar az bilmek seni rahatsız etmiyor, çünkü ne bilmediğini bilmiyorsun ve umurunda da değil.
Bildiğin tek şey mutlu olmak, çünkü seni üzecek veya kızdıracak şeylerden tamamen bîhabersin.



Dünyanın adil olduğunu, herkesin iyi ve dürüst olduğunu düşünmek istiyorum.
Herşeyin mümkün olduğuna inanmak istiyorum.
Hayatın karmaşıklığını unutup, yeniden küçük şeylerden, fazlasıyla heyecanlanmak, zevk almak istiyorum.
Tekrar basit yaşamak istiyorum.
Günümün bilgisayar arızaları, kağıt yığınları, üzücü haberler, bankada suyunu çekmiş hesapla ay sonunu getirme kaygıları, doktor faturaları, dedikodu, hastalık ve sevdiklerin kaybedilmesinden ibaret olmasını istemiyorum.
Gülümseme, kucaklaşma, tatlı bir söz, doğruluk, adalet, barış, rüyalar, hayaller ve kardan adam yapmanın gücüne inanmak istiyorum.



İşte çek defterim ve arabamın anahtarları. Kredi kartlarımın ekstreleri, gelir belgelerim...
Resmi olarak yetişkinlikten istifa ediyorum.
Eğer bu konuda benimle daha fazla konuşmak istiyorsanız, önce beni yakalaman lazım, çünküüüü; Ebeee, elim sendeeeee!
(İsmi mahfuz)



Stop
Muammer Erkul
21 Şubat 2000 Pazartesi


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile