Anahtar delikleri [11 Şubat 2000 Cuma]



Anahtar delikleri


Bütün anahtar deliklerinden bakmak ayıptır...Bazılarının içinde cinler bile görülür... Bazılarının arkasındaysa ellerinde iğne olan kötü cadılar vardır ve anahtar deliklerinden bakan güzel çocukların gözlerine bu iğneleri batırmak için beklerler...
Ben gözü kör olmuş çocuklar gördüm ve büyük adamlar... Ama bir türlü soramadım; acaba hangi delikten bakarken gözlerine iğne batırdı kötü cadılar?.. Çünkü ayıp ya anahtar deliklerinden bakmak, onları utandırmak istemedim.



Ama bir türlü anlamam;
Bütün anahtar deliklerinden bakmak ayıp, çirkin ve yasak olduğu halde neden bütün anahtar delikleri açıktır?..



Büyükler hep kendilerini düşünüyorlar galiba.
Soruyorum kendime; onların gözleri hizasında delikler olsa kapılarda veya duvarlarda ve arkadan gelen ışık yüzlerine vursa... Hatta, sesler de geliyor olsa öte yandan, onlar bu seslerin kimden geldiğini merak edip de dönüp bakmazlar mı bu deliklerden?..
Yoksa sadece benim yaşımdakiler mi meraklı?
Bunu anlamam mümkün değil... Çünkü bütün anahtar delikleri “benim gözümün” hizasında. Hiçbir anahtar deliğiyse annelerin veya babaların gözüyle aynı yükseklikte değil...
Ama bu haksızlık değil mi?



Arkasından sesler gelen... Arkasından ışık gelen... Üstelik arkasında bazen cinler olan, bazen de kötü cadılar bekleyen anahtar deliklerini neden bizim gözümüzün hizasına koyuyorlar?.. Veya neden kapatmıyorlar?



Bütün anahtar deliklerinden bakmak ayıptır.
Bakarsan başına iş açarsın!
Ama bizim evin antresinde tam sekiz tane kapı var. Saydım ben... Giriş kapısının yanında tuvaletin kapısı, mutfağın kapısının bitişiğinde salonun kapısı, dönünce banyoyla yatak odasının kapısı, birinde benim yatağım olan iki küçük odanın kapısı.
Sekiz kapının dışında birer tane delik var. Yani sekiz tane. Ama aynı kapıların içinde de birer tane delik var. Onları da saydım. İç yandaki delikler de sekiz tane... Hepsi kaç tane bilmiyorum. Onüç tane sayınca şaşırıyorum çünkü. Ama onüç taneden daha çok delik var. Çoğunun içinde de anahtar falan yok.
Okula gidince sayabileceğim bütün deliklerin kaç tane olduğunu.



Çok merak ediyorum aslında; deliklerden bakmak mı ayıp, delikleri oraya koymak mı?
Pencerelerden bakmak mı ayıp, perdeleri kapatmamak mı?
Konuşulanları dinlemek mi ayıp, duymaması gerekenlerin yanında konuşmak mı?
Ayıbı yapmak mı daha ayıp, yoksa ayıba bakmak mı?



Ben büyüyünce şöyle yapacağım: Çocuklarımın gözünün hizasından kapıları delmeyeceğim. Hem kapıların içinden sekiz tane... Hem de kapıların dışından sekiz tane delik delip;
“Sakın burdan bakma çok ayıp” demeyeceğim.
Delikleri delsem bile yukarılardan deleceğim.
Delikleri delsem bile ışığın ve sesin geçmesini önlemek için kapatacağım ki merak etmesinler...
Ellerinde iğne olan kötü cadılar da hiç bir çocuğun gözüne iğnesini batırmasın!..
Anlatabildim değil mi?

-------------------------------------------------------

Sus
Sustum...
İçimde bağırıp duran; bir nefesti sen kokan... Sen kokuşlu nefesleri alırken sustum, verirken ateş kustum...
Canlı sevdalarım vardı benim... Bilirsin ya hani; zehir tadında ve sen adında. Sen zehir kokardın, içimse sen...
İçim zehir içerdi ellerinden...
Ellerinde hep mâtem...



Sustum...
Madem can’ı gitmişti sevdalarımın ve madem zehir yoktu artık adında... Sesim soluğum çıkmasa ne çıkar?
Kalbimden sevda sızar... Gözümden kanlar akar... Buzlar güneşi yakar...



Sustum her susuşunda...
Her kusuşumda ateşi, yandım kor kor sana... Korlar da sustu sen yokken, sen yokken hüznüm yoktu...
Sen yoktun, ben yoktum... Ben yoktum, hüzün yoktu... Hüzün yoktu, aşk yoktu... Kalbim acıya toktu.



Sustuğumda sana, saat geceyi vuruyordu.
Gece yalnız değildi; gökte bir hilâl vardı, sokakta bir genç adam... Kafdağı’nda sen vardın, sensiz her yerde sevdam.
Sustum sana... Gece de sustu.
Hilâlin hâlesi pus’tu. Sustum sonra... Aşk da sustu, şehir de, yıldızlar da...
Sen yoktun...
Sen olana kadar asırlar geçecekti...
Ben, asırlarca sus-pus... Ben, asırlarca uykusuz, susuz;
Ruhsuz bir bedeni, uykusuz gözlerimi, şiir’siz her nefesi, sevdasız yüreğimi... Aşksız, sensiz, çilesiz... ve yüreksiz bir yüreği konuşsam kim anlar ki?..
Sadece sustum ben de.
Konuşunca anlamayanlar susunca mı anlıyor? Hayır, onlar anlasın diye değil, sen ağlama diye.
Ben senin için sustum...
Sen’den gayrısına küstüm...
Susuşum sana, küsüşüm tüm
dünyaya.



Sen gittin... Ben bittim.
Ben bittim, ben tükendim; ömrümü ömrüne verdim. Bana kalan tek şey; ömürsüz ömürlerde ömür boyu susmaktı!..
Ve gülüm; ve her şey ağlamaktı...
Ve her şey ağlamaklı.
Madem gittin, madem bittim, susarım ben de; sen’li gecelere, sen’li şiirlere susarım... Susuzluğum sana olur, susuşlarım sana...



Sen anlarsın her şeyi...
Her şey üç damlada ve ıssızlıkta gizlidir... Her şey içimde kilitlidir.
Anahtarım sendeyse, aç kapıyı
ateşe...
Bir ŞİİR sen ol, bir EYLÜL ben, ...susuşları haykırıp her yağmurda, ateşleri yakalım ateşten aşkımızla...



Unutma can tanesi; susuşlarım sanadır, tüm küsüşler dünyaya...
Aşk’lar hep adınadır, nefretler aşk’tan yana.
Ayşe


Mecmua faresi Nigi Aga’nın seyir defteri: Bizden kaççmaaz!..
Çok uğraştılar, çook... Çok da uğraşmaya devam edecekler bu gidişle. Nigi Aga’yı durdurmak kolay mı? Bir haftadır Türkiye Çocuk camiası karar almış; bütün kapılar kapanmış, bütün şifreler değiştirilmiş... Hatta öyle sıkı ve gizli tutmuşlar ki dergideki konuları; kendileri bile bilmiyorlarmış!.. (İlk öğrenen siz oluyorsunuz)
Ama sizlerin kahraman fedaisii, mecmua faresii NİGİİİ “inanılmaz” bir yol bulmuş... Ne mi yapmış?..
Kendisi anlatsın da dinleyin:
.....
“Derginin bütün dosyalarına girip bütün bilgileri aşırmak gene çok kolay oldu... Malum ya meşhuruz ve yakışıklıyız hani... Hani ayıptır söylemesi Türkiye Çocuk Dergisi’nin ana bilgisayarının mouse(fare)’u da bize kesik... Aganigi nagani vaziyetleri yani!..
Dedim ki; “Bak, hiç vaktim yok ama, belki sana boğazda bi tabak beyaz peynir ısmarlayabilirim, nöbetini birkaç saatliğine bana verirsen...”
“Canıma minnet, oh ne ala” dedi. Zaten başı da ağrıyormuş...
Girdim mouse kılığına, soktum kuyruğumu bilgisayara, hah hahhaaa!.. Şaanı büüyük Sırrı Paaşaa, Türkiye Çocuk’u kaptırmam diiyoo...muş!
İşte basın tarihinde olay... İşte karşınızdaa, çıkmasına daha iki gün olan dergi... Buyrun, herkeslerden önce siz okuyun:
.....
Merhaba köşesinde “Olumlu Yaşama Sanatı” diye okunmaya değmez bir yazı var. Beni eline geçirse bıyıklarımı keseceğini, kuyruğumu kulağıma sokacağını iddia eden Ahmet Sırrı Paşa yazmış...
Ne alakaysa, gene “Yılın Dergisi” seçilen Türkiye Çocuk’tan bol bol yazı ve lüzumsuz fotoğraflar koymuşlar... Kendilerini methediyorlar akılları sıra...
Çocuk dostu firmaların çocuklar için ürettiği yeni ürünler, Unutulmayanlar köşesinde İsmail Yağcı dede, Mücevher dolu bir çantanın hikayesini anlatmış, Gönül Bahçesi’nde Sevginin de Dili Var konusu ve Haftanın Şiiri yer almış...
Kivi meyvesinin hikayesini anlatıyorlar, karikatür okulunda karikatüre benzeyen bir adam güya karikatür öğretiyor, Yanlışgillerin Saffet bi çuval hediye dağıtıyor... Bunlar mühim diğil!..
.....
Ama Bizim Sınıf’ta Hayalet var idi, ben bile gördüm...
Bir fare olarak tek ilgincime giden konu; Dünyayı dolaşan sarmaşık: İnternet hakkında bissürü bilgi.
Spor sayfasında Şifo Mehmet ile çok özel... Yeni çizgi roman Çeçenistan Destanı... Savaş uçaklarının serüveni; ilk savaş uçaklarından hayalet uçaklara... Haftanın masalı, hikayeler, şiirler, karikatürler, “cızgı” romanlar, bilmeceler, hediyeli bulmacalar...
Beni ancak rüyalarında yakalayabilenlerin hazırladığı Rüya Dosyası, nasıl rüya görürüz...
.....
Aabiyaa, bayılıyorum işte tek şu konuya. Almayın şu dergiyi diyorum... Ama alırsanız da sadece Tembellikten Kim Ölmüş Televizyonu için alın şu Türkiye Çocuk Dergisi’ni yani.



Stop
Muammer Erkul
11 Şubat 2000 Cuma


HEADER

Guest22-02-2010 21:38#1
Ayşe Hanım'ın ellerine sağlık, ne kadar güzel yazmış... Hala aramızda mıdır acaba kendileri? :)

"Sustum! Adıma zıt bir şekilde.."

Muammer abi, "10 yıl önce bugün" hatırlatmaların ız için de size teşekkür ederim. İşte sitemize üye olmanın faydalarından biri :)
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile