Hatem-i Tâi'nin rüzgâr kanatlı küheylanı ve cömertliği [15 Mart 2000 Çarşamba]



Hatem-i Tâi’nin rüzgâr kanatlı küheylanı ve cömertliği


(Bugün size Bostan ve Gülistan isimli eserleriyle dünya çapında tanınan, Sadi veya Şeyh Sâdî-i Şirazî olarak da bilinen Sa’dî Şîrâzî’den bir hikâye nakledeceğim.
Şu mübarek Kurban Bayramı arefesine de yakışacağını düşünerek...)



Hatem-i Tâi’nin rüzgâr kanatlı, duman gibi simsiyah küheylanına sabah yeli koşmada, gökgürültüsü ise kişnemede yetişemezdi. Şimşek onunla yarışsa geride kalırdı. Koşarken Nisan yağmuru gibi dağlara ve ovalara dolu yağdırırdı.
Nice çöller nice belleri sel gibi aşar, rüzgârı toz bulutu halinde ardından sürüklerdi.
Geminin denizde yol alışı gibiydi çöldeki koşusu. Kartal arkasından bakakalırdı gidişine.



Hatem’in, ünü ülke sınırlarını aşan atından Rum ülkesinin padişahına söz ettiler:
“Atının koşuda, kendisinin cömertlikte eşi benzeri yoktur” dediler.
Padişah meraklandı, aynı zamanda bilgin olan vezirini çağırararak; “tanıksız iddia insanı utandırabilir, dedi,
Hâtem-i Tâi’den atını isteyeceğim, bakalım eli açıklığı gerçek mi, asılsız bir söylenti mi, göreceğiz.”



Tay kabilesinden işini başarıyla yerine getirebilen bir elçi yanında on kişiyle birlikte gönderildi.
Kara bir dumana benzeyen, fırtınalı ve yağmurlu bir gecede Hâtem’in obasına ulaştılar.
Sanki yeryüzü ölmüş, gökler ona eğilmiş ağlıyordu.
Hâtem’in evine gittiler.
Zinderud Irmağı’na yetişen susuzlar gibi eve girince rahatladılar.
Hâtem heyettekilere yemek ikram etti. Herkese ayrı ayrı altınla dolu keseler verdi.
O gece konakladılar.



Sabah Hâtem’e padişahın isteğini ilettiler.
Duyunca üzüntüsünden kahroldu Hâtem..
“Ey şanlı Rum serveri!
Bunu neden gelir gelmez söylemediniz. O rüzgâr kanatlı küheylanı dün gece, etini size ikram için kestirdim” dedi.
Sözleri bir göktaşı gibi düştü yüzlerine:
“Geldiğinizde şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, yağmur suları seller olup akıyor, önüne gelen herşeyi sürüklüyordu. Yılkı otlağı uzaktı, gidip at getirmek imkânsızdı. Size yemekte sunmak için başka hayvanım yoktu. Konuklarımızı aç olarak uyutmak bize yakışmazdı. Ünü dört iklimi tutmuş bir ata sahip olmaktansa, cömert bir ada sahip olmak daha önemlidir.”
Ardından konuklara giysiler, altınlar ve Arap atları armağan etti.



Ahlâk yaratılış gereğidir, sonradan kazanılmaz.
Hâtem’in cömertliği ve iyi ahlakı, heyetin ülkesine dönüp olup biteni anlatmasından sonra daha da ünlendi.

Nerdesin?
Ben, bir gül bahçesindeyim aslında...
Seni arıyorum.
.....
Çünkü biliyorum; acelem var...
Mevsim geçmeden önce, âfet çökmeden önce, gece basmadan önce ulaşmalıyım sana.



Ben, bir gül bahçesindeyim aslında...
Seni arıyorum.
.....
Çünkü biliyorum; acelem var...
Köklerini sökmeden, boynunu incitmeden;
İki avucumla tutup yüzünü, koklamalıyım dudağımla!



Ben, bir gül bahçesindeyim aslında...
Seni arıyorum.
.....
Çünkü biliyorum; acelem var...
Sen de istiyorsun sana koşmamı, sana kavuşmamı;
Reçel kazanlarına doldurulmak için, kopartılmadan önce!



SA’Dİ ŞİRÂZİ KİMDİR?
Müslih-ud-dîn şeyh Sa’dî, Ehl-i sünnet âlimlerindendir. Tasavvuf büyüklerindendir. Şîrâz’da 589 (m.1193) doğup, orada vefat etti 691 (m.1292). Abdülkâdir-i Geylânî’nin halîfesinin talebesidir. İlm öğrenmekle, tâlibleri irşâdla ve kâfirlerle cihâdla uğraştı. Nazm ve nesir üzere kitaplar yazdı. (Gülistân) kitabında Etabekler Devleti’nin beşinci sultanı Ebû Bekr bin Sa’di çok methetmektedir. (Gülistan) ve (Bostan) kitapları çeşitli dillere tercüme edilmiştir. Ondört kere hacca gitti. Haçlı ordularına esir düştü. Şîraz’daki Etabekler Devleti 543’den 662’ye kadar devam etti. (S. Ebediyye)

--------------------------------------------------------

Posta Kutusu
Sevgi neferi, köşenizi çok beğeniyorum, gibi klasik bir giriş yapmayı istemezdim. Ama inanın ne yazacağımı bilemiyorum.
Siz ve yazılarınız, benim umutsuzluğumda umudum, hüzünlü anımda sevincim, bedbin günlerimde huzurum oldunuz. Size muvaffakiyetler diler dualarınızı beklerim.
Ayrıca hoşgörünüze sığınarak sizinle paylaşmayı arzu ettiğim denemelerimden birini gönderiyorum:
Esaretime son ver
Bir ışık gönder yüreğime berrak sesinle. İçimi dolduran, kalbimi aydınlatan bir ışık.
Mütereddit durma karşımda, gel! Cesaretle tutmaya ahdetsin ellerin ellerimi... Kaçırma gözlerini gözlerimden; aynadaki aksinden bile sakınma kendini...
Ulaşılması zor sarp dağlarda olmasın yüreğin. Oralar karlıdır, buzlu ve soğuk. Halbuki sen ılık bahar meltemlerine muhtaçsın. Kır buzlarını!
Gör artık güneşi; hisset! Eri!..
Çağlasın ovalara doğru gönlünün sesi..
Bırak kendini yüreğinde deli esen rüzgara. Bilirim seni bana getirmeye muktedirdir o... o, bad-i saba...
Dene bir kere n’olur... Gelirken bana geri geri mi gidecek acaba ayakların? Ulaşılmaz, erişilmez yamaçlarda sanma beni... Ben hep yanıbaşındayım.
Gel gör beni! İstesen göreceksin.Tut ellerimi!.. Uzatsan değeceksin. İzin ver mühür vurduğun dudakların bir kez ansın garib ismimi.
Değişecek, yüreğindeki esaretime son vereceksin...
.....
Not: Yüreklere esir düşmüş güzel duyguların, iyi hasletlerin ve ikinci bir şansı hakeden eski dostların hürriyetine kavuşması ümidiyle...
Sevgiler Selis Türkeli

“Doğa hiçbir zaman bizi aldatmaz, birbirlerini aldatan herzaman insanlardır.”
J.J. Rousseau
“Namuslu birisini aldatmak kadar kolay bir şey yoktur.”
La Fontaine
“İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.”
Montaigne



Stop
Muammer Erkul
15 Mart 2000 Çarşamba


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile