Hafızana güvenme(!) [01 Şubat 2001 Perşembe]



Esnaftan biri, dedemin küçük bir işini halleder; dedem de ona her ay bir miktar ödeme yapardı.
Çarşıda yürürken o adamla karşılaştık. Selâmı her zamanki gibi önce verdi dedem.
"Aleykümselam, dedi adam.
Aleykümselam da... Bakın ayın sonu yaklaştı. O beklediğim şeyi de böyle acele verseniz, biz de sevinip selâmete ersek diyorum hani!.."
"Hangi şeyi?.." diye sordu hayretle dedem.
"Canım, her ay bana verdiğinizi!.."



"Ben... Ben gönderdiğimi sanıyordum, ama... İhtiyarlık hâli, malûm, ne olur ne olmaz... Unutmuş da olabilirim, belki!.."
O sıra göz ucuyla bakmıştı. Gözlerinin büyük bir soruyla titrediğini görmüş ve donduğumu hissetmiştim...
Eyvah!.. Yoksa dedem, benim hakkımda yanlış düşünebilir miydi?.. Hayır!..
.....
"Ben getirdim ya!.." diye biraz da yüksek sesle haykırdım adama, panik içinde... Kulaklarım kızarmıştı şimdi. Sonra devam ettim:
"Sen, arabasının yanında duran bir adamla konuşuyordun... Ben parayı getirdim ve sen ona bir miktar daha katıp konuştuğun adama verdin..."
"Hatırlamıyorum... Kağıdı imzalattın mı bana?.."
Kağıdı mı?..
Dedeme baktım. O elini cebine daldırıp, pek kullanılmamış bir kağıt çıkardı. Ama bu kağıttaki son imza neredeyse beş altı ay öncesine aitti!..
Ben üsteledim...
"Getirdiğimi iyi biliyorum... Çünkü yolda bu parayla seksen tane ekmek alabileceğimi düşünmüş... Seksen ekmeğin de, iki kilo kaç yüz gram ete denk geldiğini hesaplamaya çalışmış, ama henüz bulamadan senin dükkanına varmıştım!.."
"Hatırlamıyorum!.." Dedi yine, kafasını sallayarak.



Hiç sesini çıkartmadı dedem.
Ben ise içimde, büyük bir "onu boğma arzusuyla" bağırdım bu defa;
"Getirdim ya sana paranı... Elbette doğruyu söyleyen benim!.."
Dedem gene sesini çıkartmadı. Adam ise şöyle dedi:
"Ben hatırlamıyorum ama... Madem ki siz verdiğinizde ısrar ediyorsunuz, almayayım bu aykini!.."
.....
Eğer dedem yanımda olmasaydı veya bu kadar sakin durmasaydı ben, adamın bu lafından sonra mutlaka, ayakkabımın tam burnuyla bacağının tam kemiğine şiddetli bir tekme vurur, sonra ondan güzel bir sopa yer, ama yine de sinirim geçmezdi!.. Biz verdiğimizi söylüyorduk, o ise; hadi bu aykini almayayım bari, diyordu...
.....
Beni daha da fazla şaşırtan, dedemin sakin tavrıydı. Sanki ikisi bir olmuşlar da beni sınıyorlardı!.. (Ama ben bu adamı öldürebilirdim şu anda!..)
Sonra dedem, her mühim mevzuyu anlatırken yaptığı gibi tane tane konuşmaya başladı. (Zaten ben onun konuşmasından ve ses tonundan anlardım o esnada anlattığını ne kadar dikkatle dinlemem gerektiğini...)
Şöyle konuştu ki; yaşadığım o sinirin üzerine, her harfini tek tek hatırlıyorum:



"Yol böyle bir çatala vardığında, şu taraftan gitmek de, bu taraftan yüremek de insanı rahatsız eder artık...
Çünkü böyle bir durumda alacaklı, parasını ikinci defa alsa veya hiç almasa da... Verecekli, borcunu hiç vermese yahut ikinci defa verse de; ikisinin kafası da hiçbir zaman tam manasıyla netleşmeyecek, kalbleri rahatlamayacak...
Bir, iki kere ödediğini düşünürken diğeri belki de hiç almadığını zannedecek...
Sebep ne buna?..
Şu:
Acziyetini her zaman bildiğimiz kendi aklımıza-hafızamıza güvenmiş; bize tavsiye edileni, yapmamışız... Alacağımızı-vereceğimizi yazmamışız ki bu bizim için emirdir...
Önümüzdeki bu sıkıntının da tek sebebi işte budur.
.....
Gel biz bunu aramızda anlaşalım, helalleşelim de, hesabını öbür tarafa bırakmayalım... Ayrıca hiç birimiz, bir daha bu hatayı yapmayalım...
.....
Şimdi; ben borcumu verdiğimi hatırlıyorum ama elimdeki kağıdı sana yazdırmayı ihmal etmişim... Yani bu para kadar paranın benden çıkması ihtimal dahilinde...
Sen ise yine aynı miktardaki paradan vazgeçiyorsun...
Değil mi?..
(Bu soruyu bana dönüp sormuştu. Ben de canlı bir şekilde kafamı sallamıştım sessizce...)
.....
Öyleyse, gel; orta noktada birleşelim... Ben sana, bu paranın yarısını vereyim ve senden helallik alayım...
Bu benim için kârdır; çünkü sana kağıdı yazdırmadığım için paranın bütününü vermem gerekebilirdi...
Senin için de kârdır; çünkü aldığını hatırlamadığın halde, ben verdiğimi söyleyince nasılsa almaktan vazgeçmiştin!..
(Tekrar bana döndü ve sordu:
"Öyle, değil mi?.."
Ben yine başımı sallayarak tasdik ettim.)



Şu an, hâlâ tasdik ediyorum dedemin o günkü sözlerini... Hem de yıllar içinde; sadece bu konuda bile çok (hem de bazıları büyük) sıkıntılar yaşamış olarak...
.....
Dedem bana bir şeyler anlatmak istiyordu hep; ...bendim anlamayan!
Dedem bana yol gösteriyordu, ışık tutuyordu basacağım yerlere hep; ...ama bendim görmeyen veya gözümü kapatarak yürümeye çalışan!
.....
Aslında şu an iman eder gibi biliyor ve inanıyorum ki;
Bütün doğrular, bütün adresler, bütün tarifler var ve bulunmuş, sunulmuş, bilinmiş, yapılmış, anlatılmış, gösterilmiş, önümüze konulmuş, avucumuza teslim edilmiş bizim...
...ama biz almamış, anlamamış veya kaybetmişiz!..
Yani bakması, görmesi ve anlaması gereken bizleriz.



Sonra ne mi oldu?..
O hadiseden iki üç gün sonra o adam;
"Aldığımı hatırladım!.." diyerek (ikinci defa aldığı kadar) parayı çırağıyla dedeme gönderdi. Dedem ise onu hiç eline bile almadan, bana dedi ki;
"Bak işte istediğin ansiklopedinin parası geldi... Dooğru kitapçıya git, ve güle güle kullan!.."
.....
Hâlâ "güle güle" kullanmaktayım onu;
Gelmiş ve gelecek bütün iyi insanlara rahmetler dileyerek!.




Stop
Muammer Erkul
01 Şubat 2001 Perşembe  


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile