Sorular ağrıya benzer!.. [27 Şubat 2001 Salı]



Sorular ağrıya benzer!..


(...dört gün sonra)

Biliyordum ki sorsam, aynı cevabı alacağım. Dedem diyecek ki; “Ona öğrenmesi için... Sana da düşünmen için tam dört koca gün verdim; niye tembellik edip bana soruyorsun. Hem cevabı Cuma günü beraber öğreneceğiz inşaallah.”
.....
Düşünüyordum;
Bir soru sorulmuş, dedem de kısaca bir şeyler anlatmış, ardından incecik bir kitap vererek;
“Asıl izah birinci bölümde. Ama senin üç bölümü de okuyup kitabı öyle getirmen lazım” demişti.
.....
Aradan zaman geçmiş, kitabı geri getiren adam başka bir soru sormuştu. Bu defa dedem;
“Her soru bir ağrı gibidir... Her cevapsa bir ilaç!
Bir hekim, söylediği ilacı kullanmayan hastasının şifa aradığına inanır mı?.. Sen, verdiğin yemeği yemeyenin açlığına inanır mısın?..” diye sormuş, adamı getirdiği kitapla birlikte geri gönderip Cuma gününe randevu vermişti...
.....
“Dedee!.. Bugün Cuma. Artık abdest al. Hani beni camiye götürecektin?..”



Gözlerim hep adamı arıyor...
Cemaat dağılıyor ama ben hâlâ onu göremiyorum. O sıra hiç görmediğim bir adam yaklaşıyor yanımıza ve dedeme diyor ki:
“Ben ...’dan geliyorum. Şu kitabı sana ... gönderdi. Kendisinin biraz işi vardı da...”
“Sağolasın evlat. Biz de seni bekliyorduk, diyor dedem o kitapçığı geri alırken. Sonra devam ediyor;
Allahü teâlâ hepimize elimize geçenlerin kıymetini bildirsin ve dışımızın kavuştuğu hazinelere içimizin de kavuşmasını nasip etsin!..”
“Amin” diyor adam, ama dedemin ne demek istediğini anlamadığını biliyorum.



Dönerken, pür dikkat dinliyorum dedemi...
“Öyle sorular vardır ki yavrum, diş ağrısı gibi oyar adamın beynini...
Bilsem ki bir Allah’ın kulu böyle bir ağrıyla kıvranıyor... Ve onun ilacı da bende var... Şahit ol ki, bacaklarımın beni taşıdığı yere kadar giderim...
Lâkin, hastayım diyen verdiğin ilacı içmiyorsa, açım diyen verdiğin yemeği yemiyorsa, bil ki o adamlar ne açtır, ne de ağrı sahibi!..”



“Nefeslerimiz sayılı ya evladım... Emin olmak için ona kitap verdim. Okumayabilirdi... Öyleyse bu cevap onu pek de ilgilendirmiyor demekti, ki; zamanımı harcayıp konuyu ince ince anlatmış olsaydım demek ki zaten anlattıklarım da boşa gitmiş olacaktı!.. Konuyu gerçekten merak ediyorsa ilk bölümü okuyacak ve yeni öğrendiği bu bilgiyle birlikte aklına gelme ihtimali bulunan bütün soruların cevabını da arkadaki iki bölümde bulacaktı...
Yani o ikinci gelişinde bana yeni bir soru sordu ya...
O soru aslında; “Ben senin verdiğin kitabı okumadım” demekti!..



Anladın mı şimdi?..
.....
Ama ne olur ne olmaz diye ona yeni bir mühlet daha verdim. Çünkü bu konuyu merak etmiş olmasını gerçekten istiyordum. Çünkü onunla ne derinlikleri, ne incelikleri konuşabilmek istemiştim...
Fakat gördün...
O, merak ettiğini söylediği konuyu öğrenmeyi seçmek yerine, kitabı bir adamıyla randevu yerine gönderdi... Çünkü okumadı. Okumak istemedi!.. Çünkü bilmek değildi niyeti...



Demiştim ya oğlum;
Sorular ağrılara benzer de cevaplar onların ilaçlarıdır, diye...
Hekimler ise kendilerine gelenlerin “hastayım, demelerine değil, gerçekten hasta olup olmadıklarına ve tedaviye cevap verip vermediklerine bakarlar!..”

---------------------------------------------------------

Ne imişiz!.. Ne olabiliriz?..

Boğdan Beyi Büyük Stefan
16. yüzyıl... Osmanlı Devleti’nin gelişme yolu üzerinde biri var. Hem de Osmanlı ile savaşa tutuşmayı bile göze alabilecek biri...
İşte bu büyük cesaretinden dolayı Katolik Avrupa kendisine “Hristiyanlığın Şövalyesi” ünvanı bile vermiş...
İşte bu kişi, yani Boğdan Beyi Büyük Stefan, ölüm döşeğinde iken, evlatlarını ve sözünü dinleyenleri başucuna toplayıp (şimdi bize ibret olacak) bir nasihatte bulunuyor:
“Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız. Asla Rus’a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Âdil ve merhametlidirler.”

Bir yanlışın izahı
Padişahlar, Osmanlı topraklarındaki muhtelif yerleri devletin ileri gelenlerine söylüyor ve;
“Sana orayı bahşettim” diyordu. Ama bu bağış;
“Verilen yeri imar et!..” mânâsına geliyordu ve bu varlıklı Osmanlı paşaları, o toprakları mâmur hâle getirebilmek uğruna bütün servetlerini seve seve tüketiyorlardı.

Ağacın değeri
Sultan II. Abdülhamid devrinde de ağaçlara çok fazla kıymet veriliyor ve koruma altında tutuluyordu.
Hatta yine bu dönemde Belgrad Ormanları’na zarar vermeye, ormanı tahrip etmeye devam eden bir köy kitle halinde bulundukları bölgeden sürgün edilmişti...
............
Dr. A. Süheyl Ünver/Kırkambar (TEKKDY), Recep Şükrü Apuhan/Ruhumda Darp İzi Var (Timaş), İbrahim Refik/Tarih Şuuruna Doğru 1, Necdet Sevinç/Osmanlılarda Soyo-Ekonomik Yapı (Kutsan)



Stop
Muammer Erkul
27 Şubat 2001 Salı


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile