Ben özgürüm!.. [01 Mart 2001 Perşembe]



Ben özgürüm!..


Hani şu; “Akıl, boza ve saire” isimli yazı çıktı ya... Hah, işte o yazı okudukça daha da fazla hoşuma gitti.
“Ben eskiden de akıllıydım, diye başlayıp, hani (bir anlamda); “Her şeyi bilecek kadar AKILLI’lıktan, HİÇBİR ŞEYİ BİLMEYECEK KADAR AKILLANMAYA terfi etmeyi anlatıyordu bu yazı, MERAKLISINA!
(Peki niye meraklısına? Çünkü merak etmeyene, sormayana, öğrenmek istemeyene hiçbir şey öğretemezsin. Konuştuğun her söz de boşa gider, onun için!..)
Profesör; “İnsan vücudundaki DNA moleküllerini birbirine eklesen Dünya ile Güneş arasındaki mesafeyi tam 600 (altı yüz) kere kat eder” diye anlatmıştı... Evet, bu muhteşem bir konu... Anlatınca birilerinin ağzını açıp seni dinlemesi de çok hoş, amaa... Ama bunu hatırlamak veya sadece bu cümleyi, bu kadarcığını ezberleyip, ilim adamı, bilen kişi, alim geçinmek kime ne kazandırıyor?..
HİÇ?..
Hesaba mı çekileceğim? Hayır. Not mu alacağım bu kadarcık bilgiden? Hayır...
Öyleyse “BİLMİYORDUM” artık her şeyi...
Zaten bilmek de istemiyordum üzerime farz olmayan işleri, vazife olmayan bilgileri!..
Üç beş yarım yamalak “kırıntı bilgi” ile DAHA, kafamın içindeki çöplüğü yükseltmenin ne anlamı var ki?
.....
Evet, BİLMEME ÖZGÜRLÜĞÜNÜ görüyor musunuz bende?..
Faturasız telefonla dağ bayır dolaşan fıstığın özgürlüğü halt etmiş benimkinin yanında!..



Bilmiyordum artık...
Daha doğrusu BİLMEMEYİ ÖĞRENMİŞTİM artık!..
Bütün damarlarımın nereden nereye doğru uzandığını bilmek zorunda değildim artık... Bilen bir doktora (ama nalbant çırağına değil) gidiyordum ve kimbilir ben by-pass falan beklerken, o bana belki de sadece bir haftalık düzenli uyku ile bir kutu vitamin veriyordu!..
“Yaşasın bilmemek!..” Diye bağırıyordum şimdi.
.....
Ohh!.. Bilmiyordum...
Ohh!.. “ACABA KENDİME KOYDUĞUM TEŞHİS DOĞRU MU” endişesiyle yaşamıyordum...
Anlatabiliyor muyum?



Hastalandığım zaman... İKİ SAAT İÇİNDE, DOKTOR OLAMAYACAĞIMI ANLADIM ya günün birinde... Dedim ki, erkekçe kendime:
“BEN BİLMİYORUM...
UZMAN OLAN DOKTOR BİLİYOR!..”
Anlatabiliyor muyum?
Hangi hapı...
Saat kaçta yutmam gerektiğini bilmek yetiyordu artık benim için.
YİHHHUUUUU!..
İşte bu; ÖZGÜRLÜK... İşte bu; RAHATLIK...
İşte bu; (sadece söylenileni yapıp) BÜTÜN RİSKLERDEN, YÜKLERDEN KURTULMAKTI...
Anlatabiliyor muyum?..



İnşaattan, tamirattan, eğitimden... Hatta cebimdeki telefonun nasıl çalıştığından anlamak zorunda değildim artık. Aklımın almadığı şeyler için de; “Yalan mı acaba!” diye şüphe etmek mecburiyetinde bile değildim!..
Halbuki benim bilmem gereken; telefonun neresine basarsam bağlantı sağlayabileceğimdi!.. Öyle değil mi?
.....
Bu dünyada, hangi bilim dalını, hangi ilmi, hangi dersi, hangi makineyi, hangi elektronik aleti, hangi programı, hatta hangi oyunu... Üstelik öğreticilerini, uzmanlarını da reddederek, kendi kendime anlayabileceğimi iddia edebilirim ki ben?..
.....
Bizim mahallenin en iyi yüzücüsü... Üstelik iyi de araba sürüyor... Milyonlarca harften oluşan gen haritasını çözse çözse o çözer değil mi?..
Ben mi?.. Ben bilmem arkadaşım. Ben, bir bilene sorar, öğrenirim. Kendi tahminlerimin ardına takılmam.
Telefondan çıkan sesin önce uyduya, sonra diğer telefona havada nasıl taşındığını bilse bilse yel değirmenleriyle boğuşan Don Kişot bilir değil mi?..
Ben bilmem dostum... Ben, bir bilene sorar, öğrenirim... Çünkü her konunun uzmanları olduğu gibi bunun da mutlaka uğruna ömür tüketenleri vardır...
Ben bilmem birader. Bilenleri, uzmanları kağıt oyunlarının bile kurallarını koymuş bir zamanlar ve hiç kimse tartışmıyor onları... Ben nasıl harcım olmayan konuları bildiğimi iddia ederim?



(Senaryo bu ya; sahnenin tam burasında, ekran dışındaki biri yüksek perdeden bağırıyormuş şimdi;
“Ya, ustaa!.. bu kadar bekledik yani... Tam da sırası gelmişken, niye biraz da, tercümelerden, tefsirlerden bahsetmiyorsun... Herkes her şeyi uzmanına, bilenine soruyor da bu konuyu niye herkes kendi kafasına göre yorumlamaya çalışıyor!..” diye.)
.....
Tamam da... Haklısın da güzel abicim; biz yazının başından beri ne diyoruz: Bil mi yoo rum! Bilmiyorum.
Doğru veya yanlış, o konuda bildiğim tek şey şudur benim:
Kitabımızı çat pat da olsa okursam ibadettir. Ama ordaki bir harfe bile kendi aklıma göre yanlış mana verirsem, bu felakettir. Çünkü bu durum beni bir bütünün bütünlüğüne inanmamış eder!
O yüzden ben korkarım. Ve bırakırım haddim olmayan konuları; zamanıma kadar aktarılagelen bilgilerle kendi yolumu düzeltmeye çalışırım.

Sen, bu koca şehre gelirken başına gelecekler biliniyordu zaten!.. O yüzden göğüs cebine, “varman gereken” adres de kondu.
Tereddüde düştüğünde; kendi yolunu şaşırmışlara sorma yolunu.
Aklın karışınca; “adresi olmayanların” peşine takma kendini!..



Bir işin var bu yerde... “Bir iş”in var sadece; hiç değişmemiş ve hiç değişmeyecek tek bir iş:
Bin yıldır değişmeyen adrese varmak!..



Sen, bu şehre gelirken biliniyordu zaten, başına gelecek olanlar. O yüzden adresin de konmuştu cebine. Elini sok göğüs cebine ve bul bin yıldır değişmeyen adresi...
Yol sorma yolsuzlara, adressizlere, kaybolmuşlara...
Senin için; sende olan adrese varmak!..



Stop
Muammer Erkul
01 Mart 2001 Perşembe


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile