Bir oğlak, bir çocuk, bir adam ve madalya... [15 Mart 2001 Perşembe]



O kapkara ve şıkır şıkır oğlak, dayımın gözüne bakar, sözünü dinlerdi. “Öl Mıkı!” derdi dayım;
Mıkı, atardı kendini yere...



Dayımın yüzünü bile hatırlamıyorum... Ama Mıkı’nın hiç düşünmeden, tereddüt etmeden “küt” diye yan üstü kendini yere vuruşu... Parlak ve simsiyah tüylerinin kıpır kıpır oluşu gözümün önünde beliriyor...
“Kalk Mıkı” derdi ardından dayım... Mıkı kalkardı...

Elden gelen Zogu!
O zamanlar aynı avlunun iki de köpeği vardı; Zogu ve Zigo... Zigo, yani alacaları kahverengiye çalan sanki biraz daha uzaktı insanlara. Biz ikisinden de uzakta kalmayı tercih ederdik, özellikle yanımızda büyük dayımın çocukları falan yokken...
Zogu’nun çoğu beyaz, bazı kısımları gri, kırçıllıydı. Kulaklarını kesmişlerdi hayvanların, birinin de kuyruğunu.
Böyle daha iyi olurmuş!..
Ben, hep kendimle kıyaslardım her şeyi; acaba kuyruğum olsa ve kesseler nasıl olurdu?.. Belki de ısırırdım onları!..
.....
“Elden gel!..”
Arka ayaklarının üstünde oturur... Gözlerini kısar, dilini sarkıtır ve ön ayaklarından birini, “elden gelinecek sahip”in avucuna koyardı Zogu...
Hesapta “adam” olurdu da, tokalaşırdı karşısındaki kişiyle!..
(Bunları ayrıca anlatırım...)



(Şimdi adını yazmayayım) yaşı benden küçük o çocuğu da hatırlıyorum ki, ona;
“Adam ol bakayım!..” derlerdi.
O, ellerini poposunun üstünde kavuşturur, hafif öne eğilir ve yere bakarak hızlı hızlı yürürdü.
Yaylana yaylana ve bir o yana bir bu yana...

Büyüyor ya abisi!
(Uzun yıllar sonra...)
Epey çalıştığım iş yerlerinden birinde, ordaki çırağı fark ettim; bol bir gömlek giymiş, boynuna taa kasıklarına kadar uzayan bir kravat takmıştı. Üstünde ise, zaman zaman kollarını geri çektiği büyük bir ceket vardı...
Sordum, fakir olmadığını söylediler.
.....
Sonraki gün başka bir kıyafetle gördüm onu, ama ceket yine parmaklarının yarısını kapatıyor; gömlek, bolluğundan göbeği üzerinde katlanıyor; kravatsa yine kasıklarına kadar iniyordu...
.....
Renk uyumuna dikkat ediyordu kıyafetlerde, hatta yakalarına afili rozetler falan takıyordu.
Üstüne sadece pantolonları oturuyordu bu çocuğun, geriye kalan her şeyi kendisine üç numara büyüktü!..
.....
“Ne oluyor buna?..” deyince öğrendim;
“Büyüyor ya abisi, dediler. Bunlar ergenlik sıkıntıları!..”

Son kahramanlar
Bir zamanlar da (85-90 arası) kafaya koymuşum; o günlerde hâlâ tek tük yaşamakta olan “Son Kahramanlar” ile röportaj yapacağım... Elimden geldiğince adreslerini bulmaya çalışıyorum Kurtuluş Savaşımızın hayatta kalan son şahitlerinin...
Ama bu pek kolay değil. Çünkü 1922 senesinin Ağustos ayında asker olabilen, Büyük Taarruz’a katılabilenlerin hemen hemen tamamı terketmiş bu alemi...



Bir gün baktım ki; (burnumun dibinde, günümün üçte ikisinin geçtiği) Cağaloğlu’nda ufak tefek ve pire gibi bir adam... Yüzünde sakal, başında fese benzeyen gri bir bere var...
Mühim olanı şu ki; elinde bir paket, göğsünde ise İstiklal Madalyası taşıyor.
Sevinç içinde yanına koşup selam verdim. Selamımı aldıysa bile ben duymadım...
.....
Derdimi anlatmaya çalıştım, ama dinlemedi. Dinlese bile durmadı...
Şaşırmıştım aslında. Elimle göğsünde taşıdığı İstiklal madalyasını göstererek tekrar anlattım niyetimi... Ama o, art arda birkaç kelimeyi o kadar hızlı söyleyip o kadar hızlı daldı ki ara sokaklara;
Orda, öylece kalakaldım...



İnsan yıllar sonra anlıyor aslında pek çok şeyi, biliyor musunuz?.. Uzun zamanlar geçtikten sonra ancak, üzerinden.
.....
Mıkı, ölü taklidi yaptı diye ölmedi...
Zogu, insanlar gibi elden geldiği için insana benzemedi.
O çocuk ellerini ardına bağlayıp, önüne bakarak hızlı adımlarla dolaştığı için adam olmadı...
İşyerindeki kardeşim büyük ceketler giydiği için büyük bilinmedi...
Ve, göğsüne (meğer) babasının madalyasını takıp dolaşan adam “kahraman” olamadı!..

Göğse “kahramanlığı” takmak!..
Bir kahraman gözünden belli olur, nereye bakarsa baksın...
Bir kahraman sözünden belli olur, ne söylerse söylesin...
Bir kahraman attığı adımdan, yere basışından belli olur;
Hatta, soluğu alışından!..
.....
Çünkü’sü şudur ki;
Adım atar gibi, soluk alır gibi “ben” olmuştur kahramanlık ona...
Üzerinde iğreti durmaz!..



İnsan “olmadığı” şeyi olamıyor bir türlü;
Olmaya çalışıyor sadece... Olmayı deniyor sadece... Olmuş gibi oluyor sadece...
.....
Madalya taktığı için kahraman olmuyor kimse;
Göğsüne, “kahramanlığı” takanları arzuluyor madalyalar!



Stop
Muammer Erkul
15 Mart 2001 Perşembe


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile