Kaybolmuş... [12 Ekim 2006 Perşembe]



Takvimlerde “kadir” yazan geceydi...
En büyük şehir, insan... En büyük cami, cemaat... Avlusu ise kitap doluydu. Adım başı tezgâh vardı ve tezgahlarda çağırıcı adamlar...
Şimdi, “kırk güzeller” köyündeki hangi güzel seçilir? Sana doğru uçarken kırk zıpkın, can hangisine verilir?..
Her kadı kırk davaya mı bakar;
..yoksa bir dava mı kırk kadının ömrünü tüketir?..
Dış bahçenin yüksek kapısında kırk yağlı ilmek; birinden birini seçeceksin. Yani geçmek için birinden birine takacaksın sanki boynunu... Üstelik, her ilmeğin başında birkaç adam; “bizimki en iyisi!..”



Takvimlerde “kadir” yazan geceydi...
Seher vaktiydi, sahur vaktiydi...
Ağlıyordum...
Cami o kadar büyüktü ki üstümde... Ve şehir o kadar büyüktü ki onun üstünde, ve dünya o kadar büyüktü ki onun üstünde, ve gökler o kadar büyüktü ki onun üstünde...
Ama ben?..
Ben bir toz zerresinden de ufaktım, tüyleri arasında halının...
.....
Dışarıda gümbür gümbür sesler vardı...
Çengellerine et, ilmeklerine kelle çağırıyorlar sanıyordum;
İçeride, ağlıyordum...



Yıldızların titrediği karanlık bir gecede, bahçesinde sızlanan bir yavru köpeği bile duyarsa sahibi;
Sahibim beni duymaz mı, diyordum...
Ağlıyordum, gürültülerden beynim şişmiş olarak ve sokağa çıkan kapılardaki ilmeklerden korkarak. Hem de, ne yana gideceğimi ve kime soracağımı ve nasıl soracağımı bilmeden...
.....
Bilmemek, ne büyük ziyafetti...
Bilmediğimi bilmek; Süleyman hazineleri gibi çıktı karşıma...



Ya en uzun, ya en kısa geceydi...
Ya en kara, ya da en ak geceydi...
Din satan kitapçılar toplarken pılı ve pırtısını, toplayıp kendimi doldurdum ilmeklerden birine; bol geldi... Diğeri kafama dar geldi... Öbüründe yer yoktu belki, sanırım bir başkasında kuyruk çoktu...
Sonunda... Kendine tasma arayan bir yavru köpek gibi... Elimle boynuma dolayarak bir ipi... Korka korka, titreye titreye, kendi terim ve kendi gözyaşımın üstünde uyumaya çalışacağım bir kapıya yöneldim...
.....
Ok ne işe yarar ki, yay olmasa!..



Zamana saplanmış... Boşluğa saplanmış... Kendime saplanmış bir ok gibiydim; canım bu yüzden acıyordu...
Varlığım kadar havayı itiyordum dışıma, ama dışımda ne varsa içime bastırıyordu beni!
Bir insan patlarsa; o, ben olurdum ve saçılırdım zerre zerre dünyanın her yanına!



Ya en kısa, ya en uzun geceydi...
Dışarıda herkes çağırıyordu; ben, içeride ağlıyordum...
Neydi doğru olan? Bilmiyordum. Ne yapmam ve hangi yöne gitmem gerekiyordu? Bilmiyordum...
Bir şey biliyordum, bir tek şey:
Biliyordum ki; bilemediğim zaman... Kaybolduğum zaman... Herkesin aynı anda beni çağırdığı zaman “kendisinden istediğimde bana doğru yolu göstereceğini” vadeden bir Rabbim vardı...



Stop
Muammer Erkul
12 Ekim 2006 Perşembe



Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile