Hangisi senin [19 Ekim 2006 Perşembe]



(Çekiniyorum aslında “dedem şöyle yaptı, dedem bunu söyledi” gibi yazılar yazmaya. Biliyorum ki herkesin dedeleri nineleri var, herkesin hatıraları var... Fakat yardımlaşmalara, ikramlara bol mükafat verilen mübarek günlerdir diye tutamadım yine kendimi ve anlattım aşağıdaki hikâyeyi...)

.....

İlk defa görüyordum. Maviydi. Sapından tuttu. Diğer eliyle ucundaki tekerleği çevirince; “çınn” sesi geldi. Yere koyup azıcık itti. Aynı çınlama yine duyuldu... Sonra bana uzatarak;
-Yürüt bakalım, dedi. Yürüttüm. Çınladı tekerlek...
-Beğendin mi? Diye sordu. Başımı salladım.
Yanımda kocaman dedem, elimde çınlayıp duran mavi beyaz tekerleğim; içimde kuşkanatları ve gözlerimde yıldızlarla yürüyorduk şimdi çarşının ortasında...



-Acıktın mı, dedi. Başımı salladım.
Simit, açma, börek, çörek gibi şeyler satan bir yere girdik. Camekânlı tezgâhın önünde durduk...
-Hangisinden istersin, dedi. Parmağımla gösterdim. Ondan aldı...
Sonra, bana pek çoğunun tadına baktırarak; “mahalledeki çocukların seveceği şekerleri” seçtirdi.
Başka bir dükkânda; “ninen için bu kumaşlardan hangisini alayım” diye sordu. Baktım baktım ve birini beğenip gösterdim... Oradaki adam güldü o zaman bana. Dedem de güldü ve;
-Haklısın. Bu ayılı kumaş en güzeli, dedi. Ama sen yine de çiçekli dallı birini seç ki, bu yaşta hanım sopası yemeyeyim...



Padişah yaptırmış ya hani, işte o caminin bahçesine gittik... Zaten dedemin elindeki torba iyice büyümüştü. Şadırvanın kenarında oturdular. Yanında iki ahbabı vardı. Çok muhtaç birisi varmış da, onun bazı ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklarını konuşuyorlardı... Aralarında para topladılar ve birisi bunu emanet aldı.
Ben geniş bahçede dolaşıyordum. Caminin sağında beyaz minare, onun yakınında tabut konan musalla taşı, daha ileride mezarlar ve onlarla aramızda yeşile boyanmış parmaklıklar vardı... Yaklaşınca daha iyi duydum o kedi yavrusunu. Dikkat edince gördüm ki, bir köşeye büzüşmüş... Küçücüktü. Kuyruğu ince bir ip gibi uzamıştı. Gri çizgili tüyleri ve çipil çipil gözleri vardı. Halsiz bir ses çıkarıyor, sanki ağlıyordu...
O zavallı için ne yapacağımı düşünürken, bitiremediğim böreğimin artan kısmını hatırladım. Dedemin yanına kadar koştum hemen. Arkadaşları gitmişti. Abdest alıyordu.
-Ne var, diye sordu...
-Bir yavru kedi var, dede... Yapayalnız. Karnı aç. Benim böreğimin peynirinden ona da versem olur mu?..
-Ver tabi oğlum. Ver ki senin olsun, dedi...
-Kedi mi benim olacak?
-Kedi kendi bilir senin olup olmayacağına. Ama ona verdiğin, ona yedirdiğin senin olur...



Sonra belini doğrultarak;
-Şimdi iyi dinle beni! Diyerek devam etti...
Aldığın senindir sanırsın, ama senin olmaz... Eline geçeni yersin biter, kullanırsın eskir, kaybedersin gider, ama hesabını sen verirsin.
Aldığın senin olmaz oğlum, verdiğin senindir asıl...
Birine bir şey versen, birini doyursan, hatta birine tebessüm edip gülümsesen; defterine sevap olarak yazılır. Silinmez bu hiç... Eksilmez... Eskimez... Ve hesabı artık senden sorulmaz...
Ver ya oğlum. Çünkü verdiğindir senin.
Şu dünya bile senin olsa, ondan sana kalan, sadece verebildiğindir...



Stop
Muammer Erkul
19 Ekim 2006 Perşembe



Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile