Asmalı teras [22 Mart 2007 Perşembe]



Otağtepe’ye dönen ince asfaltın iki yanı toprak olduğu halde, yağmur yağsa bile çamur olmazdı. Çünkü ellenmeyen yerleri sık bir çimen sarar ve yaşı yüzün çok üzerindeki çam ağaçlarının iğne yaprakları mevsimi geldikçe dökülür, yüzey toprağını sıkılaştırır ve sanki; çiseden bile çamur olmak ayıptır, derdi...
Saatte bir veya iki tane minibüs gelirdi buraya. Hisar Camisi’ne dönen köşedeki yol ağzında dururdu bu minibüsler. Dolunca kalkıp Kanlıca istikametine gaza basarlardı. Suları pırıl pırıl ve sakin Körfez’in çevresinde şimdiki yalılar vardı. Şu Zeki Müren’in yalısıymış, karşıdaki Filiz Akın’ın yalısı, hatta geçen gün orada Yumurcak’ı görmüş bir arkadaş, vapurla geçerken, derlerdi...



Körfezin dirseğinden yokuşa vururdu minibüs. Yolun sağı bayır, soluysa ince bir dere. Dere ama suyu yazın uzaktan fark edilecek kadar değil. Yemyeşil zaten her yan, ağaç... Bu yokuşun ortasında bazen yolu keserdi adamlar. Çünkü kamyonların içinden düz geçtiği yerde, derenin ardında taş ocağı vardı. Dinamit koyup patlatır, kayaları havaya uçururlardı. Ben hiç patlamaya denk gelmedim ama yol kenarlarına yuvarlanmış çok kaya gördüm... Taş ocağının biraz üstünde ise baraj vardı, büyüklüğü; bir mahalle meydanı kadar filan... Yokuşu yaya çıkıyorsak, kurbağaların sesinden anlardık baraja ne kadar yaklaştığımızı. Küçük bir taş alıp atardık. Cup, sesi kurbağaların hepsini sustururdu. Aramızdan biri mutlaka yılan gördüğünü söyler, hatta yemin ederdi ama çoğu zaman diğerleri göremezdi yılanı. O zaman da; yılan değil yalanmış, denirdi!.. Kaptanlar’ı geçince sağa dönerdi yol ve beton köprüye doğru tırmanırdı. Yol kenarında üç beş dükkân bulunan düzlüğe Dörtyol, denirdi. Minibüs buradan kıvrılıp Rüzgârlıbahçe’ye doğru gözden kaybolurdu. Bu minibüslerden başka vasıta da görmüş değildi sanırım, o zamanlar Kavacık... Çünkü arkası kuş uçmaz kervan geçmez denecek kadar ormandı. Dağ köylüleri katırlarla odun, meyve, peynir filan getirip pazaryerlerinde satardı.



Hadi gidiyoruz, lafını duyduğumuzda, iyice gevreyip açılmaya başlamış iri bir kozalağın içindeki çam fıstıklarını çıkarmaya, kırmaya çalışıyor olurduk. Avucumuzda, yumruğumuzdan büyük bir taş, vurdukça sağa sola kaçan bir minik fıstık... Eğer başarabilirsek; bir çift dişimiz arasında ancak çiğnemeye yetecek olan ödülümüz. Bu küçücük lezzet için mi bunca mücadele verirdik?..



Bahçelerinde doğru düzgün duvar bile olmayan semtleri daha çok seviyorum...
Çünkü duvarlar insanları biri birinden ayırıyor. Kaldırımlar ütülenmiş gibi düzleşip köşelenince kurallar da netleşiyor. İnsanlık; konan kanunlarla kontrol edilmeye çalışılıyor...
Bir gün bir baktım ki her taraf apartman, daire, mağaza dolmuş!..
Bahçeler yok olmuş, ağaçlar kesilmiş...
Eski evin üzerine, benzer planda bir daire; önüneyse mağaza yapmışlar. Mağazanın üstü teyzeme teras olmuş... Aşağıda oturduğu zamanlardaki gibi, kapıdan çıkıyor, önü bahçe... Hepsi tek renk boyalı büyük büyük tenekeler içinde çiçekler: Renk renk ortancalar, kasımpatılar, karanfiller ve adını bilemediğim yüz çeşit çiçek... Yolu bırak, karşıdaki dairelerden bile görünmüyor teras. Ayrıca duvarların dibinden yükselen çam ağaçlarının bir kişinin kucaklaması imkânsız kalınlıktaki yüksek gövdeleri terasa eski bir bahçe havası veriyor. Yine aşağıdan tırmanmış asmalar kendileri için gerilmiş tellere, çıtalara sarılıp hem koyu gölgeler hem de salkım salkım üzümler yapıyor...



Bu kadar hikayeyi niye mi anlattım?..
Rahmetli Hanife teyzemin bu terasta musluklu bir su kabı vardı, çinkodan. Altında ise bir leğen... Ufak tefek bulaşığını burada yıkar, bardağını çanağına bu muslukta durular ve bu muslukta abdest alırdı. Leğende biriken suyu ise çiçeklerine paylaştırırdı. O zaman bütün çiçekler ona gülümser, söylediğine göre kendisine dua ederlerdi...
Bu kadar çiçeğin bu kadar güzel olmasının sebebini de, abdest sularıyla sulandıklarına bağlardı...
Sadece bir kova su, gün boyunca kaç işe yarıyor, kaç canı serinletiyordu yani...



Öyle bir hayata alıştık ki; sadece bir tıraş olmaya, yalnızca diş fırçalamaya kalksak teyzemin bir günde kullandığından fazla suyu ziyan ediyoruz... Hâlbuki israf hep kötülenmişti bize, suyu boşa harcamamamız tembihlenmişti... İşte yıllar sonra benzer tembihler gündeme geldi...
Ben teyzemi çok özlüyorum ve teyzemli yılları arıyorum, ama belli ki; asıl şu yaşadığımız dünya teyzemi ve benzeri insanları çok arayacak!



Stop
Muammer Erkul
22 Mart 2007 Perşembe



Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile