Kalbini yokla... [06 Nisan 2007 Cuma]



Dünyayı çirkin buluyorsan; kalbini yokla...”
Şimdi bahsedeceğim konu, bir tahsil değil; “kültür” irtifaıdır... Kendi toprağındaki kılcal köklerden alınmış bir eğitimdir... Hatta, ihanet ile samimiyetin yol ayrımıdır!



Ömer” der, anlatır bazısı...
Kimdir Ömer? Ömercik midir, Turist Ömer mi, belli değil...
“Osman” der, “Ali” der. Kimdir bu isimler; ne yapmışlar veya kimlerdendirler, anlayamayız... Dinleyenler mi anlamamaktadır, yoksa söyleyenler mi zaten anlamamıştır, ayıramayız! “Ebu Hanife” derken bazısı, güya Büyük İmam’dan bahseder... Lakin, hak olana inananların göz bebeğinden mi, yoksa Hanife teyzenin babasından mı bahseder, kavrayamayız! “Yavuz” der bazısı. Eski kalecilerden Yavuz mudur bu, yoksa Yavuz zırhlısı mıdır, belli değil...
Bu çiğlikler, sığlıklar saymakla bitmez...
Resmi dairelerde veya hastanelerdeki hademelere bile “beyim paşam” diyerek el ovuşturanlar; şefaatine mutlak muhtaç olduğu, Hazret-i Allah’ın yüce Peygamberine bile “Muhammet” deyip deyip geçer...
Bu nasıl iştir? Üstelik çoğunluk böyle...
Bazılarının “niyetini” çirkin bulmak; dünyayı çirkin bulmak mıdır, bilemem!



Bu kadar mı hasret kalmışız, sözü söylenmesi gerektiği gibi söyleyenlere?
Dağlara ova veya çukurlara tepe demek coğrafyayı değiştirmez ki! İsimleri bütün, unvanları utanmadan söylemek; bahsedileni değil, bahsedeni büyütür!
Yazılarında veya sohbetlerinde on evliya isimi zikretmiş kişinin alnından öpmek lazım. Yirmi evliya bilen kimseninse ben elini öperim...
İstanbul insanı zaten bunu yapardı, Osmanlı tebaası bunu yaşardı...
Peki kimler atmış vakti zamanında, bunca çalı tohumunu toprağımıza?..



Görünüyor, elimdeki kitabın yazarı âlemindeki kavramlarla barışık. Dolaşık değil zihninde isimler, sıfatlar, unvanlar. Belli ki; kaprislerden uzak, iç karmaşasından ve hasetlerinden arınmış...
DÜNYAYI ÇİRKİN BULUYORSAN KALBİNİ YOKLA...
Kitabın adı bu, Akış Yayınları basmış. Yazarı: Güzin Osmancık...
İki fatihten... “Cihan Padişahı Fatih Sultan Mehmet Hân ile İstanbul’un mânevî fatihi Akşemseddin Hazretleri”nin hikayesiyle başlıyor kitap. Ne güzel bir üslup... Ve ne güzel, kelimelere hakiki manalarını yükleyebilmek; “Sultan II. Selim Hân bir gün rüyasında Nebiler Sultanı Sevgili Peygamber Efendimizi görür” diye bir cümle kurabilmek, ne lezzet...
Hân, hakân, sultan, halife, veli, ve benzeri kelimeleri yerli yerinde söyleyebilmek... Hatta Aşure Günü’ne denk gelen hadiseleri bile, kör safsatacılara inat, zamanıyla diyebilmek...
Kız Kulesi’ni, Leyla ile Mecnun’u, Kaz Dağları’nın Sarı Kız’ını, Manisa Tarzanı’nı, Mimar Sinan’ı, Ramazanı, bayramları ve bize ait daha çok şeyi anlatan... Doğrusu eğrisinden daha çok bir kitabın yaydığı sevinç ve heyecan dalgasına, yani aslında “kendimize olan hasretimize” şaşıyorum.



Şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da;
Anadolu toprağında dolaşıp, Avrupa batakhanelerinin hayalini yazarak ömür tükettikten sonra, İstanbul’dan geçmiş ecnebilerin kuru memesinden feyz emmeye çalışanlara inat;
Bizi, bizim dilimizle anlatanları methetmek, borcum olsun!
 


Stop
Muammer Erkul
06 Nisan 2007 Cuma


 


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile