Doğmak! [11 Aralık 2012 Salı]



Kooskocaman bir ovanın ortasında peyda olmuş...
Minicik yapraklarımla bastırıp, yerden
destek alarak...
Belimi biraz daha topraktan çekmeye...
Başımı kaldırarak biraz daha, biraz daha 
yukarı uzatmaya çalışıyordum...

Baktım, oradaydı... Ve;
"Hey, ordasın!..
Gördüm seni ve sen de bana benziyorsun"
bakışları vardı gözlerinde.

Kooskocaman bir ovanın ortasındaydık şimdi;
Ve şimdi, yalnız değildik artık...
Birbirimizin gözleriyle de bakıyor gibiydik
birbirimize. Böylece hem, sanki kendi gözlerimizle kendimizi görebiliyor ve hem de; arkamızda kaldığı için yalnızken göremeyeceklerimizden de haberdar oluyorduk.

İkimiz birden; acaba bize benzeyen başka fidanlar da çıkmış mıydı topraktan, diye aranıyorduk!

 

Şu ufuktan o ufka doğru koşan bütün atların, toprağa nasıl nal vurmuş olduğunun da farkındaydık; birer utanç kundağı gibi, yırtılmış çarıklara ve erimiş postallara girmiş yorgun ayakların, uzak kıtalardan bu beldelere doğru ağıır ağır sürüklenişinin acısını da duyuyorduk.
İşte o adımlar hâlâ bizi eziyordu aslında...
Ve hatta o her adımın, sanki birer kızıl kor
değdirilmiş gibi, nokta nokta içimizi közlediğini hissediyorduk!

Bütün kıtalardan gelip bütün kıtalara doğru savrulan bütün rüzgârlar tepemizden geçiyordu...
Biz, kooskocaman bir ovanın ortasında ama bir
büyük medeniyetin harman yeri olan... Ve dedelerimizin toprağa karıştığı yerde, toprağa çıkmaya çalışıyorduk ve önce birer fidan olmaya çalışıyorduk ve sonra birer çınar ağacı olabilmeyi umuyorduk!..

 

Bütün aşk şarkılarını bir kenara itmiştik ama
en büyük sevdanın türküsünü içimize çekmiştik!
Ateş soluyuşumuz işte bundandı!
Mürekkebimizin, değdiği kâğıtları yakması da
bundandı...
Girdiği gönülde kalması da bundandı!

Bütün aşk şarkıları az geliyordu bize;
Çünkü sevda türkümüz, zaten içimizdeydi!




Tam 25 yıl önceydi.
Son sivilcesini parmağıyla kendi içine
bastırmış olan bir çocuk;
..son bıyık teli,
dudağının hangi yanından çıkacağına karar verememiş bir arkadaşının yanına koştu...
Elinde mücellitten şimdi alınmış, ve hatta henüz kapağı bile
takılmamış bir kitap vardı...

Kapaksız kitabı, küçük masanın üzerine
koydular;
Ve yeni doğmuş, zıbınsız bir bebeğe bakar gibi
heyecanlı ve şaşkın ve sevinçli ve işte öyle duygularla baktılar, sevdiler, sevindiler...
"Sevmek ölmekle başlar" idi ismi, kitabın!


Sanki "ölür gibi" sevmekle ve sevinmekle başlamıştı hayatına...
Ve yirmibeş yılda tam yirmibeş kere, yeniden
doğdu...



Okuduğunuz yazı;
Kardeşim Murat Başaran'ın, "Sevmek Ölmekle
Başlar" isimli kitabının yirmibeşinci (25.) baskısını sizlere takdimimdir. 


Muammer Erkul
artıStop / 11 Aralık 2012 Salı
www.muammererkul.com 



.



.


HEADER

Murat Başaran13-12-2012 20:35#4
Alıntılandı Sadık:
Bu satırlar Murat Başaran'a mı yazılmış?
Ne kadar şanslısınız sayın Başaran.
Bu devirde birbirinin arkasını kıskanmadan kollayan dostlara zor rastlanıyor... Başarıyı tebrik etmek bile yürek istiyor.

Sadık


:) Sadık Bey,
Biz zaten bu devirden değiliz ki...
Selamlar...
Murat
Alıntı
SNO13-12-2012 14:28#3
:) Bende ilk baskısı var.
Üzerinde kalp olan kitap kapağının değişip değişmediğini bilmiyorum ama 25 sene geçmişse üzerinden demek ki ben de yaşlanmışım ahhhh...

SNO
Alıntı
Sadık12-12-2012 06:18#2
Bu satırlar Murat Başaran'a mı yazılmış?
Ne kadar şanslısınız sayın Başaran.
Bu devirde birbirinin arkasını kıskanmadan kollayan dostlara zor rastlanıyor... Başarıyı tebrik etmek bile yürek istiyor.

Sadık
Alıntı
Ayşe11-12-2012 14:36#1
Maşallah dostluğunuza...
Maşallah SEVMEK ÖLMEKLE BAŞLAR isimli kitaba...
Maşallah sevmek ölmekle başlar diyenlere...
Maşallah bu satırları yazana, yazdırana...

Ellerinize, gönlünüze sağlık...

Ayşe
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile