Basından: MEYDAN OKUYABİLEN AYDIN İHTİYACI - risalehaber

 .

 
Meydan Okuyabilen Aydın İhtiyacı İçindeyiz
17 Mayıs 2013 Cuma 19:20

Meydan Okuyabilen Aydın İhtiyacı İçindeyiz

ESKADER’in düzenlediği Bâbıâli Sohbetleri’nd3e konuşan Gürbüz Azak, “Türkiye’nin her alanda diklenmiş, meydan okuyan karakterlere ihtiyacı var” dedi.

Risale Haber - Haber Merkezi

Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER)’nin her hafta Perşembe günleri Timaş Kitapkahve’de gerçekleştirdiği Bâbıâli Sohbetleri, bir efsaneyi daha ağırladı. Ressam ve yazar Gürbüz Azak, dinleyenlere Bâbıâli’nin geçmişe dair hallerinden fotoğraflar aktarırken, kendi hikâyesinden bugünkü başarısında ve sanatkâr bakışına yön veren önemli hâtıraları aktardı. Hâtıra geçidinden önemli anekdotları aktarırken Azak’ın zaman zaman gözyaşlarına hâkim olamadığı sohbeti karikatürist ve yazar Muammer Erkul yönetti. Bâbıâli ve çocukluk yıllarının yanı sıra romancılığından, yazarlığa bakışından, sanatkâr duruşu hakkındaki görüşlerinden de bahseden Gürbüz Azak, son romanı Meryem’in Atları’nın yazılış serüveninden de söz etti. Programda Gürbüz Azak’ın bu son romanı dinleyicilere hediye edildi.

BİR BÂBIBÂLİ EFSANESİ

Gazete ile tanıştığı ilk yıllarda Gürbüz Azak’ı tanıdığı iki önemli ve büyük insandan biri olarak niteleyen Muammer Erkul, Yeni Asya gazetesine ilk gidişinde kitaplarını okuduğu bir yazarla karşılaşmanın kendisine büyük heyecan verdiğini söyleyerek, “Resme ilgi duyan bir çocukken okuduğum kitapların kapaklarını çizen kişiyle karşılaşmak tarifsiz bir sevinçti. ‘Tarama ucu’ ve ‘ropido’ kelimelerini Gürbüz Azak’tan duymuştum ilk defa. Kendisiyle uzun yıllar boyunca birlikte çalıştık. Her işi yapabilen nadir insanlardandır Gürbüz Azak. Şair, ressam, grafiker, karikatürist, yazar, köşe yazarı, yayıncıdır… Bize Bâbıali’nin ne olduğunu en iyi anlatacak yazarlarımızdandır aynı zamanda” dedi ve Bâbıâli’nin ne olduğu sorusu ile sözü Gürbüz Azak’a devretti.

Osmanlı Döneminde Sadrazamlık Köşkü’nün bulunduğu merkezi bir nokta iken bilhassa Cumhuriyet  devriyle basın yayın merkezi haline geldiğini belirten Gürbüz Azak, “Bâbıâli parçalandı ve dağıldı. İstanbul’un muhtelif semtlerine taşındılar. İnşallah Bâbıâli eski canlılığına bir başka şekilde de olsa kavuşur, özlenir hale gelir” dedi. Bâbıâli’ye grafiker olarak girdiğini anlatan Azak, millî ve manevî değerleri olan yayınevlerinin çıkardığı kitapların son derece kötü basıldığını, o dönemde kapak çalışması yapılmadığını, son derece estetikten yoksun olduğunu ve buna tepki olarak inatla ve öfkeyle kitap kapakları tasarladığını dile getirdi. “Ben bu kitap kapaklarını âdeta gönüllü tasarladım. Para bile istemezdim. Nitekim 1957’de başladığım kitap kapaklarına 1970’e kadar devam ettirdim. 3 bine yakın kitap kapağı yapmışım. Benden sonra bu alanda yapılan çalışmalar arttı. Bu bakımdan mutluyum. Demek ki bazen inat gerekiyor” diyen Gürbüz Azak, okul hayatında kendisini kültüre ve sanata aşina eden hâtıralarını nakletti.

 Küçük bir kasabanın çocuğu olduğunu anlatan Gürbüz Azak, “Denizli’nin Acıpayan kasabası, sevilmeyen bir yerdi. 20’inci yüzyılın başında ne kadar sürgün varsa bize gönderirlerdi. Keçi güttüm, tütün kırdım, nohut yoldum, köpeklerce ısırıldım, ağaçlardan düştüm, sıradan bir köy çocuğuydum. Bu hadiseler benim zenginliğim oldu. Beni düşünmeye, yazmaya iteledi yaşadığım olaylar çocukluk yıllarımda” diyerek okuldaki öğretmenlerinin yazı hayatının temellerini atılmasında etkili olduğunu kaydetti ve önemli hâtıralarını paylaştı. Kasabasında neredeyse bütün orta yaşlı kadınların kocalarının savaşta şehit düşmüş yalnız kadınlar olduğunu ve düğünlere de ağlamak için gittiklerini anlatan Azak, bu ruh hallerinin de kendisi üzerinde büyük tesirleri olduğunu kaydetti.

“SAFA, KADERSİZ BÜYÜK BİR ZEK”

Bâbıâli’de Menderes’i asan cellattan Peyami Safa’ya kadar birçok enteresan karakteri tanıdığını anlatan Gürbüz Azak, sol mahalledeki yazarların birbirlerini anladığını belirterek “O mahallede merhametliler var. Bizde de başladı bu durum, inşallah sürer. Ben ziyadesiyle şanslı hissediyorum kendimi. Necip Fazıl, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Arif Nihat Asya gibi isimlerle sıkı fıkı dost olabildim. Bâbıâli’de tanıdığım güzel insanlardan biri Peyami Safa idi. İlk defa onu Ergun Gözer ile çalışırken görmüştüm. Kambur ceketinin kolları parmak uçlarına dek uzun… Neden ceketi bu kadar uzun diye sordum. Ergun Göze de, ‘Bu büyük romancının bir tek gün elbise alacak kadar parası olmadı. Hep ikinci el giyer, kazandığı parayı da hasta karısına harcar” demişti. Daha sonra duyduğum pek çok çilesinden ötürü onun Peyami Safa olabildiğini anladım. Kadersiz bir büyük zekâ Peyami Safa. Bâbıâli’nin böyle çapraşık halleri, tuhaf karakterleri vardı. Şimdi ise eskiye nazaran daha doyurucu ve itibarlı” dedi.

“İKİ BİN KİTABI ÇÖPE ATTIM”

“Bir sanatkâr günü geldiğinde meydan okuyabilmeli akranlarına ve sanatına karşı. Dünyaya, sanata ve alışılmışlara meydan okumadan yenilikler keşfedilmiyor, öncü olunmuyor. Bu meydan okumak meselesi kültür sanat adamının anayasası adeta” diyen Gürbüz Azak, Necip Fazıl’ın şiirde Orhan Pamuk’un da romanda meydan okuyan isimler olduğunu, tutumu ne olursa olsun Nobel alan vatandaşı ile iftihar edeceğini belirtti. Türkiye’nin her alanda diklenmiş, meydan okuyan karakterlere ihtiyaç duyduğuna dikkat çeken Azak, Kanada’dan çalıp çırpma mimari ve Fransa’dan aktarılmış şiirle kimseye meydan okunamayacağını, ancak gülünç olunabileceğini sözlerine ekledi ve şöyle devam etti:

“Meydan okuyanlar ansiklopedilere girer. Hiçbir milletvekili, bakan ya da vali girmez. Ama edebiyatın inatçı kültür adamları girer. Bu ne güzel mutluluktur. Bir yazarın ve romancının diline tepeden tırnağa hakim olması lazım. Dilin inceliklerini de bilmesi lazım. Milliyetçi muhafazakâr zannedilen yazarlarımızın 2 bin kadar kitabı Türkçe ve okuyanla ile alay ettiği için çöpe atmışımdır. Cümlelerin musıkisi olması gerekir. Dimağı ve gözü yormamalıdır. Çoğu yazarımız bunu bilmekten yoksun. Her iş gibi yazmak da matematik ve geometri gerektirir. Kitaplarımı yayımlatmadan on defa okuma ihtiyacı hissederim. Meryem’in Atları için de bu şekilde çalıştım. Özetle biz gerçek aydın ihtiyacı içindeyiz. Dik duruşlu gerçek münevverlere ihtiyacımız var. Tek tük aklı başında mimarlarımız vardı, onları da yitirdik. İklimimize aykırı binalar inşa ediyoruz.”

GÜZEL ESERLER İÇİN KAHROLURCASINA YORULMAK ŞARTI

Yorgunluk ve çile olmadıkça yapılan işlerde seviye olmadığını anlatan Gürbüz Azak, Meryem’in Atları romanını 4 yılda yazdığını belirtti. Kafkas, Rus ve Doğu Anadolu kültürünü incelediğini söyleyen Azak, “Kötü romanlar beni roman yazmaya itti. Bunlar hep emek gerektirdi. Bu kriterleri ancak dört yılda öğrenebildim. Yoksa roman çıkmazdı. Yorulmak şart. Ne iş yapılırsa yapılsın kahrolurcasına yorulmak gerekir. Ne yazdığımdan ziyade nasıl yamam gerektiğini düşünürüm. O sihri keşfedince yollar düzleşiyor. Üç gün üstüste uykusuz kalırım, yemek yemeyi unuturum yazmak için. Umurumda da olmuyor bu işler. Yazarlık ucuz değil. Dolmadan yazmak yazarlığa ihanet. Türkçenin hakkından geleceksiniz. Üslûbunuz olacak. Bir sonraki sayfayı çevirme ihtiyacı duyacak okuyan. Bir şey ekleyecek okuyana. Tespitler, gözlemler olacak. Dünya edebiyatını allak bullak edeceksiniz. Dünya edebiyatının yıldız isimlerini okudum ve Cengiz Aytmatov ve Nikos Kazancakis’ten korktum bir tek, hayran kaldım. İkisine de imrendim” dedi. Atalara olan hayranlığının birçok romanına konu olmasının sebebini de atların insana en yakın ve rüya gören hayvan olmasından kaynaklandığını söyleyen Azak, Tatar romanının da yazılış hikâyesini anlattı. Yazdığı esere bir cümle eklenmemesi veya çıkarılmaması gibi bir intiba kazandırma endişesi olduğunu anlatan Gürbüz Azak, “Yazı zor iş, yazabilenler yazmalı” dedi.


.


Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile