Seyir Defteri - 17 Kasım 2008 (Harun Yerebakan'ın ardından!..)

.  

 

 

Biz bu uşağı iyi bilirdik!..

 

 

 


(Harun Yerebakan'ın ardından...)
 

 

Önce itiraflarım:

 

 

Akıl almaz saflıklarım vardır benim; kendim bile şaşarım bir süre sonra…

İnsanları kategorize etmişler ya hani; beyinlerinin çalışma bölgelerine göre… Ben de kim bilir hangi gruba dâhilim!

Bir büyük bankanın şube müdürüyle uzun ahbaplığımız sonunda, o garibim şunu fark etti ki; bu fakîr, “paranın neden var olduğunu” bilmiyor!.. Anlatacaktı uzun uzun, kendi anladığı biçimde ama belli ki anlayabileceğimden ümidini kesti!

 

 

 

İnsanlarda bulunan bunun gibi özelliklerin bir eksiklik olduğunu değil, “çeşitlilik” olduğunu düşünüyorum…

Ama can sıkıcı durumlar da oluyor bazen: 

 

 

 

Epey sene önce…

Gazetedeki yakınlarımdan biri Ahmet Sırrı Arvas ve onun en yakınlarından biri de İrfan Özfatura... Ahmet Sırrı’nın her yanına uğradığımda bana mutlaka ondan da bahseder ve ben de her defasında “tanımadığımı” söylerdim. O ise tipini tarif eder, her daim üzerinde bulunan yeleğinden söz eder ve ısrarla “tanıyorsun” derdi…

İsmini biliyorum, yazdıklarını okuyorum ama pek yakınından geçmediğim için selamlaşmıyoruz bile! Çünkü onu bir başkasıyla karıştırıyorum! Asla kızgınlık, kırgınlık yok, ama uzağım, mesafeliyim. Sebebi ise şu: Gazetenin ve benim buhranlar içinde olduğum dönemde bir gün holding binasındaki asansör içindeyiz. Kalabalıktan biri bana anlamsız şekilde sözlü hakaret ediyor. Kızgın, ama nedenini bilmiyorum… Fiili saldırgan değil ama dili zehirli!.. Cevap vermiyorum. (Zaten o dönem holding binası, yakında defolup gidecek “yabancı” dolu, kim ne iş yapıyor o bile belli değil…)

Zaman içinde olayı tamamen siliyorum zihnimden. Ama o gün bir an baktığımda hafızamda kalan siluet (henüz adını bilmediğim) İrfan abiyi hatırlatıyor!..

Ben de her ihtimale karşı (ya oysa) diye tedbirli davranıyor, yaklaşmıyorum…

Gidip sorulmaz ya birine; “yoksa sen miydin o terbiyesiz”, diye!

Zaten o yıllarda ayda ancak bir kere filan geliyorum gazeteye ve işimi görüp birkaç saat içinde ayrılıyorum. Halbuki şahane döşenmiş bir odam bile var. Fakat (o zamanki) çevre ile irtibatım kopuk, zaten her ünite ayrı katlarda ve yıllarca çalışsan rastlaşmayabilirsin bazı insanlarla…

Bir gün masasında buluşuyoruz Ahmet Sırrı’nın. İsim ve şekil birbiriyle örtüşünce, iş açığa çıkıyor. Bir anlamda şekil ve isim aynı anda kesişiyor zihnimde, iyi oluyor… 

 

  

 

Yıllar geçti o günlerin üstünden. Kalanlar, kalmayı hak edenlermiş demek ki…

Fakat bendeki tuhaflık değişmemiş olacak ki; bazı isimler ile cisimler ayrı ayrı odalarda oturuyor(!) hala zihnimde…

Geçen gün… Asansörün önünde karşılaştık; merdiven boşluğundaki “duman” bölmesine gidiyorlardı. Mecburî hemşerim(!) M. Kurtbay Önür ile İrfan Özfatura… Bizim siteye koyduğum taziye haberini konuşurken, dediler ki ;

“Harun'la ilgili hatıralarını yazsana bize, onun için İz Bırakanlar sayfası yapacağız…”

“Benim onunla bir hatıram yok ki, dedim. Tanımıyorum bile. Sadece ismini biliyorum…”

“Nasıl yok, dedi Kurtbay... Harun abi kendisi anlatıyordu yakında, Çocuk Dergisi’ndeki senle ilgili bazı hatıraları…”

O zaman, eski resimlere bakmaya karar verdim. Yani herkesin ayrı ayrı semtlere dağılmadan önceki hallerine, fotoğraflarına…

…..

İsim ve cisim farklılıkları konusuna ayrı bir örnek ise; gazetede çoğu kimse M. Kurtbay Önür’ü bu isimle çağırmaz; "Sırrı” der. Bazıları da onu karıştırır belki (benim diğerlerini karıştırdığım gibi), kim bilir! : ))) 

 

  

 

O gün Perşembe idi ve İrfan abi ile Kurtbay’ın bahsettikeri yazı (İz Bırakanlar) sayfasında dün çıktı. Bugünse Pazartesi...

Birden jeton düştü bende; Harun Yerebakan ile son konuştuğumuzu hatırladım.

Millet bizim yazıları alıp, kendi köşelerinde yayınlar ve hatta bazen altına kendi imzalarını bile atarken; o beni aramış ve bir yazımı; hemşerileri için yaptıkları sitede kullanıp kullanamayacaklarını sormuş, beni şaşırtmıştı...

Adı da hala telefonumda kayıtlı!..

Ama ben bu cisim ile beni arayan şiveli adamı (babam yaşında Mustafa Kum abi) ile irtibatlandırıyordum; hemşerilik, konum ve akran olarak!..

Yani isim ve telefondaki ses ayrı, gazetede görüp karşılaştığım insan ayrı…

(Bendeki insanlar herkesten daha çok, görüldüğü üzere… :) 

 

 

 

Bizim gazetede bir özel durum daha vardır; ki bu yabancılara çok garip gelir:

Birisi “birinin öldüğünü, hatta cenazeden geldiğini söyler” ama siz sanırsınız ki; onu uçağa bindirmiş de yeni havaalanından gelmiş… Birlikte dua edersiniz; kazasız belasız gideceği yere varsın, diye!..

Bunu konuşuyorduk gene aynı günün akşamı, Almanya servisinde. Halil Delice abi’yi babasının cenazesinden sonra ilk görüyordum… Anlattı biraz cenazeyi filan... Sonra da hep birlikte (ölümü bu kadar olağan karşılamalardan, gülümsemelerden) filan bahsettik…

Bizim eski “dergi çetesi”nden (montajcı) Ahmet Ertuğrul da yan masada…

“Ben sizden önce ölürsem arkamdan güleceksiniz ha?” Dedi ayağa kalkarken…

Sonra karar verdik: Kim önce ölürse, diğerleri onun ardından gülümseyecekti, Fatihaları gönderirken…

Ölümün daha normal, daha soğukkanlı, hatta kimi zaman sevinçle karşılandığı kaç yer vardır başka, bilemiyorum… 

 

  

 

Bunca laf, açılacakmış demek ki, açıldı.

Ölüm gerçek!

Acı olan ölüm değil; ölümden habersiz olmak!

Öyle değil mi? 

 

  

 

Harun Yerebakan arkadaşımız için Yüce Mevla’dan rahmet… Kızlarına, oğluna, ailesine ve yakınlarına sabırlar diliyor, sizlerden de Fatiha’lar bekliyoruz.

Herkes iyi bilsin… Çünkü bizler diyoruz ki:

“Haçan piz bu uşağu eyi biliyruk!..”

  

harunsayfa

----------

Aşağıda ise;

İrfan Özfatura ile M. Kurtbay Önür’ün hazırladığı ve 16 Kasım 2008 Pazar günü Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan; İz Bırakanlar sayfasında, Harun Yerebakan’ı anlatan yazı var…

 

 

-----------------------
Köyüne kavuştun nur içinde yat...

HARUN YEREBAKAN

Bir yi­ğit gur­be­te düş­se...

 

harun16-11-08 
KÖYÜNE KAVUŞTU AMA...  
Ha­run A­bi za­man za­man el­le­ri­ni ya­nak­la­rı­na ko­yar, göz­le­ri da­lar­dı. O tat­lı üs­lu­bu i­le Ar­de­şen’in bah­çe­le­ri­ni, yay­la­la­rı­nı an­la­tır­dı. Be­ni kö­yü­me def­ne­din de­di­ğin­de “Al­lah­ü teâlâ ge­cin­den ver­sin a­bi. O na­sıl söz!” di­ye mı­rıl­dan­mış­tık. ­Ner­den bi­le­bi­lir­dik ki...

 

Ha­run’un ve­fa­tı şüp­he­siz ga­ze­te­de­ki her­ke­si et­ki­le­di ama bi­zi da­ha bir et­ki­le­di. Ni­ye çün­kü ay­nı ma­sa­yı pay­la­şı­yor­duk gün bo­yu gö­zü­mü­zün önün­dey­di.
Rah­met­li sa­bah ser­vi­se gü­rül­tüy­le gi­rer­di, se­lam­lar da­ğı­tır, şa­ka­lar ya­par, gül­dü­rür­dü, gü­ler­di.
Türk stan­dart­lar ens­ti­tü­sü gi­biy­di, ma­sa­sı dai­ma ter­tip­liy­di, çan­ta­sı dü­zen­li. Fo­toğ­raf ma­ki­ne­si, fla­şı, ob­jek­tif­le­ri, not def­te­ri, ka­le­mi, tey­bi ve n’olur n’ol­maz di­ye ya­nı­na al­dı­ğı ye­dek pil­le­ri...
Şarj­lı ba­tar­ya­la­rı dai­ma do­lu olur­du, ba­di­yi sar­dı­ğı sa­rı be­zin kıv­rı­mı bi­le de­ğiş­mez­di. Ru­lo yap­tı­ğı ak­tar­ma kab­lo­su­nun kıv­rım­la­rı al­tıy­sa al­tıy­dı, ne beş, ne de ye­di... Ve bü­tün bu mal­ze­me­ler em­ri­mi­ze ama­dey­di.

SİCİM, POŞET, KOLİ BANDI
On­ca yıl ma­sa pay­laş­tık onun dü­ze­ni­ni boz­ma­yı be­ce­re­me­dik. Gü­nün de­ği­şik sa­at­le­rin­de bir şey­ler is­ter­dik on­dan.
Ha­run abi ma­ka­sın?
Al, (not alı­yor­muş gi­bi ya­par) bak ya­zı­yo­rum, ge­tir ama!
Ha­run abi zım­ba?
Bak ya­zı­yo­rum ge­tir ama!
Hat­ta bir ke­re­sin­de “Ha­run abi iğ­ne” di­ye sor­muş­tum. Rah­met­li “bak ya­zı­yo­rum” de­miş­ti o alış­kan­lık­la...
Çek­me­ce­sin­de her şey yer­li ye­rin­cey­di. Bel­ki bi­ri­ne la­zım olur di­ye do­la­bın­da ıvır zı­vır bu­lun­du­rur, is­ten­di mi çı­ka­rı­ve­rir­di. Ha­ber es­na­sın­da ta­nış­tık­la­rı­nın kart­la­rı­nı mi­nik ku­tu­lar­da sak­lar, bir baş­ka­sı­nın işi­ne ya­ra­yın­ca pek ke­yif­le­nir­di... Sek­sen­li yıl­lar­da çek­ti­ği di­ala­rı bi­le zarf­la­mış, dos­ya­la­mış­tı. Üzer­le­ri­ne kü­çük kü­çük not­lar yaz­mış­tı. Otu­rup el­den ge­çi­ren ha­ya­tı­nı özet­le­ye­bi­lir­di.
Bir za­man­lar bü­yük pa­ra­la­ra al­dı­ğı (bek­li de üç ma­aş) bir Ca­non AE-1’i var­dı, di­ji­ta­le ge­çin­ce de Ca­non’dan cay­ma­dı. Ga­ze­te­ci­ler ara­sın­da adı kon­ma­dık bir Ni­kon­cu Ca­non­cu çe­kiş­me­si ya­şa­nır lakin o bu mü­na­ka­şa­la­ra ka­tıl­maz­dı.
Evet ma­ki­ne to­kuş­tur­maz ama kü­lüs­tür To­yo­ta’sı­na da toz kon­dur­maz­dı. Ma­tah bir ara­ba de­ğil­di bu ama ka­len­der­di, yol­da ney koy­maz­dı...
Fo­toğ­raf­ha­ne ka­pa­na­lı al­tı ye­di yıl ol­du bel­ki... Ama onun AE 1’i ve kol­lu Metz fla­şı hâ­lâ çak­ma­ya ha­zır bek­ler çan­ta­sın­da. Her göz­de ay­rı ma­ka­ra... 100 ASA Fu­ji, 400’lük Ko­dak ve Ko­ni­ca...
Ve kla­sör­ler­de dos­ya­lar... Ala­cak­lar, ve­re­cek­ler, borç­lar.
Han­gi ürü­nün kaç tak­si­ti kal­dı, ke­fil ol­duk­la­rı, ço­cuk­la­rın ev­rak­la­rı, okul du­rum­la­rı...
Ye­ri gel­miş­ken söy­le­ye­lim Ha­run ço­cuk­la­rı­na an­la­tıl­ma­ya­cak ka­dar bağ­lıy­dı. On­lar­la il­gi­li duy­gu­la­rı­nı pay­laş­ma ih­ti­ya­cı du­yar­dı. Eğer “gel bir çay içe­lim” de­di mi ya Küb­ra ile ya Gam­ze ile ya da mi­nik Ne­cip ile il­gi­li bir şeyler anlatacaktı. Onlardan bahsederken gözleri parlardı.
Mes­le­ği­ni cid­di­ye alır, işe tat­lı bir te­laş­la çı­kar­dı. Va­zi­fe­den son on yı­lın en bü­yük ha­be­ri­ni ya­ka­la­mış­ca­sı­na dö­ner, he­ye­can­la klav­ye tı­kır­da­tır­dı.

TATLI YE TATLI KONUŞ
Biz­de adet­tir, ser­vis­te ço­cu­ğu olan­lar, mem­le­ket­ten dö­nen­ler tat­lı da­ğı­tır­lar. Her­kes at­la­na­bi­lir ama Ha­run abi as­la! O ser­vis­te ol­ma­sa bi­le pa­yı ay­rı­lır, ma­sa­sı­na bı­ra­kı­lırdı ica­bın­da.
Tat­lı­yı sev­me­si­ni onun ha­la­ve­ti­ne ve­ri­yor­duk, me­ğer ka­ra­ci­ğe­ri ha­sar­lıy­mış ga­ri­bi­min. Kim­bi­lir, bel­ki de bün­ye­si ih­ti­yaç du­yar­dı.
Ha­run’u kız­dır­mak is­te­yen “ner­dey­din abi” der­di “Gül­lü­oğ­lu bir tep­si bak­la­va yol­la­mış, or­ta­lık­ta da kim­se yok, bi­ti­rin­ce­ye ka­dar ca­nı­mız çık­tı. Adam fıs­tık­la­rı ha­lı gi­bi yay­mış ca­nım, hem bu ka­dar da te­re­yağ atı­lır mı?”
Sa­bır­la din­ler din­ler ve o ma­lum sua­li so­rar­dı; in­san bi di­lim ayır­maz mı?
Ya­a sor­ma abi ak­lı­mı­za mı gel­di, dal­gın­lık iş­te...
O yu­mu­şak huy­lu, o efen­di Ha­run iş­te bu­na da­ya­na­maz, “zı­kı­mın kö­kü­nü yi­ye­si­ce­ler” di­ye fı­sıl­dar­dı.

RİZELİ... YEŞİL MAVİ...
Ri­ze­liy­di... Ama has Ri­ze­liy­di, mem­le­ke­ti­ne aşık­tı. Düş­se de kalk­sa da Çaykur Ri­zes­por’u tu­tar­dı.
Ar­de­şen yö­re­si­nin kök­lü ai­le­le­rin­den bi­ri­ne men­sup­tu. İs­tan­bul’da­ki Ye­re­ba­kan’la­rı der­ler top­lar, top­lu if­tar­lar dü­zen­ler, ala­yı­nı arar so­rar­dı. Hat­ta bir Web si­te­si ha­zır­la­mış, re­sim­ler­le ha­tı­ra­lar­la do­nat­mış­lar­dı.
Dert ba­ba­sıy­dı... Has­ta­lar, borç­lu­lar, işe gir­me­ye ça­lı­şan­lar ge­lir onu bu­lur­lar­dı. Hem­şe­hri­le­ri­ni ye­di­rir, içi­rir, ya­tı­rır, he­kim arar, gün­ler­ce iş­le­ri­ni ko­va­lar­dı.
İHA adı­na bel­ge­sel çek­ti­ği­miz gün­ler­de laf ola be­ri ge­le cin­sin­den ta­kıl­mış “Ri­ze’ye gi­di­yo­ruz” di­ye laf at­mış­tım, “ara­ba aşa­ğı­da, sen de gel­sen ne iyi olur­du ama!”
Ne yap­tı yap­tı on da­ki­ka için­de izin al­dı, şo­för ma­hal­lin­de ye­ri­ni kap­tı. Köy­le­ri­ne var­dı­ğı­mız­da ge­ce­nin iler­le­yen sa­at­le­ri ol­muş­tu, yor­gun­luk­tan ölüyorduk ama o ço­cuk­ça bir ne­şe ile ka­pı­yı aç­tı, çay, çor­ba koy­du, man­gal yak­tı.
Rah­met­li ana­cı­ğı he­nüz bir yıl ev­vel ara­la­rın­dan ay­rıl­mış­tı, mus­ha­fı, tes­bi­ği, rah­le­si, sec­ca­de­si he­nüz or­ta­day­dı. Man­to­su tül­ben­ti ka­pı­nın çi­vi­si­ne ası­lıy­dı. San­ki kom­şu­ya git­miş gi­biy­di, bi­raz­dan eşik­te be­li­re­cek Ha­run’la ku­cak­la­şa­cak­lar­dı. “Oyy Nen­na” (an­ne de­mek her­hal­de) der­ken se­si tit­re­di, göz yaş­la­rı­nı sak­la­ya­ma­dı. Met­ruk ev­de ağ­da­lı bir hü­zün ve de­rin bir sü­kun var­dı.
Ama Ha­run bu­nu bo­za­cak­tı, emek­li ol­du­ğu gün dö­nüp ge­le­cek ba­ba oca­ğı­na tüt­tü­re­cek­ti. Gur­bet­te­ki kar­deş­le­ri­ni bu ev­de ağır­la­ya­cak­tı. Yan­lış ha­tır­la­mı­yor­sam evin uzun­ca ho­lü­ne açı­lan 6 oda var­dı, aşa­ğı kat­ta­ki­ler kaç ta­ne bil­mi­yo­rum ama bü­tün kar­deş­le­re ye­ter de ar­tar­dı.
Zik­ro­lu­nan ev bi­rin­ci vi­tes­te ara­ba ağ­la­tan bir yo­ku­şun te­pe­sin­dey­di, de­re­nin di­bi­ne ka­dar çay­lık­lar uzan­mak­tay­dı. Sağ­da sol­da öbek­le­nen ka­ra ye­miş­ler, Trab­zon hur­ma­la­rı ve ki­vi sar­ma­şık­la­rı... Şöy­le alel ace­le tur­la­mış ve bir ku­cak sa­la­ta­lık­la dön­müş­tü. Na­sıl kör­pey­di­ler an­la­ta­mam. Çı­tır çı­tır kı­rı­lı­yor ve mis ko­ku­yor­lar­dı.
Ha­run abi her sı­kın­tı­lı dö­nem­de Ri­ze’ye git­me ka­ra­rı alır­dı. Öy­le­si­ne cid­di­le­şir­di ki sa­nır­sı­nız he­men şim­di kal­ka­cak, denk­le­ri sar­ma­ya baş­la­ya­caktı.



HAYALİ GAZETECİLİKTİ

Ha­run’un ço­cuk­lu­ğu Ri­ze Ar­de­şen’de ge­çer, Baş­ma­hal­le’de. Ma­hal­le de­di­ğin ya­ma­ca tu­tun­muş beş on ha­ne... Dik ya­maç­lar, de­re­nin di­bin­den te­pe­nin zir­ve­si­ne uza­nan çay­lık­lar, bir­kaç se­ren­der (ah­şap am­bar) ve sa­yı­la­ma­ya­cak ka­dar ağaç...
Ha­run ilk mek­te­bi bu­ra­da bi­ti­rir son­ra Ar­de­şen İmam Ha­tip’ten (de­re­ce ile) me­zun olur. Gön­lün­de ga­ze­te­ci­lik ya­tar, Üni­ver­si­te­ye ha­zır­lan­ma­ya baş­lar. O gün­ler­de ak­ra­ba­la­rı “İs­tan­bul’a gel se­ni Tür­ki­ye Ga­ze­te­si­ne so­ka­lım” tek­li­fin­de bu­lu­nur­lar. Evet ga­ze­te­ci olur ama mu­ha­bir de­ğil, onu da­ğı­tı­cı ya­par­lar! Sa­ba­hın ala­ca­sın­da Be­şik­taş so­kak­la­rı­na dü­şer, ne bir ge­cik­me ne bir ak­sa­ma, gün doğ­ma­dan işi­ni ta­mam­lar. Bü­ro mem­nun, müş­te­ri­ler mem­nun, abo­ne­le­ri kat­la­na kat­la­na ar­tar.
Gur­bet­çi­lik iş­te, Fa­tih’in dar ara­lık­la­rın­dan bi­rin­de, ru­tu­bet­li bir bod­rum ka­tın­da ka­lır­lar. Ağa­be­yi Sa­mi ile ay­nı oda­yı pay­la­şır­lar, ga­ri­ba­ne ar­ka­daş­la­rı­na şe­ker­li ma­kar­na­lar (!) ya­par. Gö­rü­nen bir prob­lem yok­tur ama Ri­ze bur­nun­da tüt­me­ye baş­lar. Bir gün la­ğım ta­şıp da oda­la­rı­nı ba­sın­ca sab­rı da ta­şar. Boh­ça­sı­nı top­la­yıp mü­dü­rü­ne çı­kar, “ba­na mü­sa­ade” der bü­yük bir ka­rar­lı­lık­la. Amir­le­ri onun gi­bi bir pır­lan­ta­yı kay­bet­mek is­te­mez, “git ta­ti­li­ni yap din­len ama mut­la­ka gel” der­ler, “ak­lın­da ol­sun, ha­ber ser­vi­si­ne adam arı­yor­lar.”
Ney­se gi­der, dö­ner, ga­ze­te­de işe baş­lar. Ona bir ma­sa gös­te­rir, tas­hih işi­nin in­ce­lik­le­ri­ni an­la­tır­lar. İyi ama o mu­ha­bir ol­ma­yı ar­zu­la­mak­ta­dır, ma­sa ba­şı­na tı­kı­lıp ka­la­maz. Kal­dı ki saf­kan Ka­ra­de­niz­li­dir, hem­şeh­ri­le­ri ile ko­nu­şur­ken Türk­çe baş­lar elin­de ol­ma­dan laz­ca­ya ka­yar.
Ga­ze­te­mi­zin ilk mu­ha­bi­ri, ilk mu­har­ri­ri ilk mü­ret­ti­bi, ilk mu­sah­hi­hi ve son mu­ha­si­bi olan Mah­mud Am­ca bir gün onu ke­na­ra çe­ker, “se­ni böy­le n’ap­caz Ha­run” der, “Ar­tık İs­tan­bul ağ­zı ile yaz­ma­ya ko­nuş­ma­ya ça­ba­la!”
Ha­run ma­ki­ne­li tü­fek gi­bi pat­lar “evet Mah­mud Emice be­nim mu­sah­hih­lik yap­mam çok mah­zur­lu, en iyi­si yol­la­yın gi­de­yim mu­ha­bir­le­rin ara­sı­na!”

GE­CE ME­SA­İLE­Rİ
Mah­mud Am­ca ses çı­kar­maz ama bel­li­ki bu­nu bir ye­re ya­zar. Bir boş­luk bu­lun­ca onu ge­ce­ci­le­rin ya­nı­na ka­tar.
Ge­ce­ci­le­rin işi her­kes el ayak çek­tik­ten son­ra baş­lar, bun­lar tel­siz ba­şın­da mu­te­yak­kız bek­ler, ha­di­se ol­du mu fır­lar­lar.
O gün­ler­de ge­ce ser­vi­sin­de Fa­ruk Çe­lik’in sö­zü ge­çer. Kan­ka­la­rı Sa­di Sö­zen ve Ah­met Sert ile sa­ba­ha ka­dar kay­na­tır­lar.
On­la­ra da Ha­run gi­bi te­miz, ter­tip­li, me­su­li­yet sa­hi­bi bi­ri la­zım­dır. Yok­sa ser­vi­sin çi­vi­si çıkar. Fa­ruk “hep bir­lik­te tel­siz din­le­me­nin ne ma­na­sı var” der “ var­di­ya­yı di­lim­le­re bö­le­lim. Bi­ri­miz din­le­sin di­ğer­le­ri din­len­sin.”
Ön­ce Ha­run Abi­den baş­la­nır, öbür­le­ri bat­ta­ni­ye­le­ri­ne bü­rü­nüp rü­ya­la­ra da­lar­lar. Sı­ra Fa­ruk’a ge­lir ama Ha­run ar­ka­da­şı­na kı­yıp da kal­dı­ra­maz. Ah­med’e ge­lir yi­ne do­ku­na­maz. Şu­nun şu­ra­sı sa­ba­ha ne kal­dı der işi­ne ba­kar.
Fa­ruk nö­bet­çi vu­rur ka­fa­yı ya­tar, na­sıl ol­sa Ha­run var.
Ah­met nö­bet­çi vu­rur ka­fa­yı ya­tar na­sıl ol­sa Ha­run var.
Bir ge­ce de­ğil iki ge­ce de­ğil tam se­kiz yıl böy­le akar.
Ger­çi tel­siz­ci­le­rin ku­lak­la­rı de­lik­tir, uy­ku­da sa­nır­sı­nız ama anons­ta­ki te­la­şı okur­lar. Bir an­da aya­ğa fır­lar “Kal­kın mil­let! Alem­da­ra­ğa cad­de­si, Ki­lim­ci­ler so­kak... Si­lah­lı ça­tış­ma” di­ye ba­ğı­rır­lar.

AY­RI KU­TUP­LAR
Di­ye­lim iş çık­tı... Ha­run Ağa­be­yin sır­tın­da ko­lom­bo trenç­kot, elin­de tel­siz. Ara­ba za­ten Re­no 12, bil­di­ğin po­lis şe­fi... İşin ters ya­nı di­ğer­le­ri ami­rim ami­rim der, ka­rı­şık iş­ler­de sır­tı­nı sı­vaz­lar­lar. Ki bun­la­rın ba­şın­da mak­tul evin­den ve­si­ka­lık fo­toğ­raf al­mak ge­lir, fo­ya çı­kar­sa kan akar.
Ke­yif­le­ri ye­rin­de ise tel­si­zi alıp Dol­ma­bah­çe’ye ta­kı­lır­lar. Fa­ruk o gün­ler­de cı­va gi­bi­dir ele avu­ca sığ­maz. Ki­mi­nin ça­yı­na id­rar sök­tü­rü­cü ka­tar, ki­mi­nin ma­ki­ne­si­ni açıp fil­mi­ni ya­kar. Ner­den bak­sa­nız vu­ku­at, yap­ma et­me de­mek­ten Ha­run Ağa­be­yin di­lin­de tüy bi­ter, ya­ni o ka­dar.
Til­ki­nin dö­nüp do­la­şa­ca­ğı yer yi­ne ga­ze­te­dir. Öy­le gü­zel bir kar­deş­lik ha­va­sı var­dır ki eşi­ğin­den ay­rı­la­maz­lar. Baş­la­rın­da Rah­met­li Et­hem Ağa­bey gi­bi bir bü­yük var­dır, ele geç­mez na­si­hat­ler ve­rir, ve­li­yul­la­hın men­kı­be­le­ri­ni an­la­tır on­la­ra. Genç­le­rin ka­nı kay­nar ama sırf Et­hem ağa­bey üzül­me­sin di­ye ara­la­rın­da­ki prob­lem­le­ri bi­ti­rir, yaş­la­rın­dan ol­gun dav­ra­nır­lar.
Ga­ze­te­mi­zi bi­len bi­lir, bu­ra­sı iş ye­rin­den zi­ya­de bir ev gi­bi­dir. Ba­zen iç­le­rin­den ge­lir, yer­le­ri sü­pü­rür, cam­la­rı si­ler te­miz­lik ya­par­lar. Gün­düz­le­ri, mat­ba­ayı mekan tutarlar. Üzer­le­ri­ne va­zi­fe de­ğil­dir ama ye­rin­den kalk­maz bo­bin­le­re el atar­lar.
Ne iş­tir bi­lin­mez, Ha­run gi­bi mu­ti, ses­siz, dü­zen­li bi­ri, Fa­ruk gi­bi yır­tı­cı ko­pa­rı­cı da­ğı­nık bir mu­ha­bi­ri dost edi­nir. Gö­rü­nüş­te ge­çin­me­le­ri için hiç­bir se­bep yok­tur ama iç­tik­le­ri su ay­rı git­mez. Sü­rek­li di­di­şir, çe­ki­şir­ler. Gö­ren on­la­rı kav­ga­lı sa­nır ama bir­bir­le­ri­ni öle­si­ye se­ver, di­zi tek­lif­le­ri­ni de be­ra­ber ve­rir­ler.
Fa­ruk gi­bi gö­zü ka­ra bi­riy­le yo­la çı­kan um­ma­dık ga­ile­le­re, sür­priz ma­ce­ra­la­ra ha­zır ol­ma­lı­dır an­cak risk­li eşik­ler­den hep Ha­run’un ih­ti­ya­tı sa­ye­sin­de kurtulurlar.

 

 

 

 harun1_16-11-08
Üç­lü işba­şın­da... Ha­run ve Ta­ner a­bi Saf­ran­bo­lu’da.
Ya Fa­ruk? On­suz o­lur mu? Ka­re­yi don­du­ru­yor.

 

 

harun2_16-11-08 
Ser­vi­sin ne­şe­si... İs­tih­ba­rat ser­vi­si­nin bir a­ra­da ol­du­ğu na­dir ka­re­ler­den bi­ri. Ha­run A­bi mec­li­se ne­şe ka­tı­yor.   

 

harun3_16-11-08
HAZIR KITA
Ha­run Abi­nin 7 yıl­dır kul­lan­ma­dı­ğı filmli ma­ki­ne. Ama hiç ­bir şey ek­sik de­ğil. Çan­ta­yı ka­pıp çı­ka­bi­lir­si­niz pe­ka­la.

 

 

 

 

Gazetedeki sayfanın linki: http://www.turkiyegazetesi.com.tr/makaledetay.aspx?ID=393430    

 

 

 

 


Sitemizin "Sevgi Ailesinden Haberler" bölümündeki "Gazetemizin Genç kaybı" haberine tıklayabilirsiniz:
 http://www.muammererkul.com/index.php?option=com_content&task=blogcategory&id=26&Itemid=38 

 


HEADER

Muammer Erkul18-11-2008 12:03#2
Teşekkürler Muammer abi böylesine güzel bir insanı İrfan abi aracılığıyla bize tanıttığın için.
Ve hani büyük üstad Necip Fazıl Kısakürek'in dediği gibi:
"Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?.."
İnşallah biz de şefaate kavuşup seadete erenlerden oluruz. Allahü teala'ya emanet olun.

LALE
Alıntı
Guest18-11-2008 03:07#1
Allahü teala rahmet eylesin, geride kalanlara sabırlar versin... Yakın çevresi biliyordu elbette ama bizler İrfan Özfatura'nın hoş kaleminden tanımış olduk... Hele de o anneciğine seslenişi, yüreğimizi dağladı... En güzel mekan ve makamlarda buluşmuştur inşallah anneciğiyle...

Ve bizler de inşallah ölenlerimizin arkasından gülümseyerek Fatiha gönderenlerden ve öldüğümüzde de bu şekilde uğurlananlardan oluruz...

KARANFİL
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile