Seyir Defteri - 25 Kasım 2009 (Munzur'un öte yanı!..)

.

 

 

Bir süredir dillerden düşmeyen "Dersim", Tunceli'nin eski adıdır...
Eski bir yaradır...
Çok istismar edilmiştir...


Söylediği her sözün bir gün hesabını da vereceğine inanan, Allah korkusuna sahip insanlar yazıp konuşsaydı bu güne kadar bu hal böyle kangren olmazdı, bundan eminim...
Fakat herkes "ölçü benim, ben ölçüyüm" dediği için işler karışıyor!


Aşağıya üç yazı aldım.
Biri bütün memleketin saygı duyduğu ve yaşayan en önemli tarihçilerimizin başında gelen Yılmaz Öztuna hocanın yazısından bir bölüm...
İkincisi avukat Rahîm Er ki, Dersim'e komşu bir yörenin (Elazığ) çocuğudur...
Üçüncüsü de tarih profesörü Ekrem Buğra Ekinci, o da Erzincan'lıdır ki malum; Tunceli'ye komşudur...
 

Sevinilecek olan; çıbanın patlamış olmasıdır.
Bir süre akabilir, ama sırada pansuman vardır, yaralar inşallah sarılacaktır...



Sözün burasında, gerçeten çok enteresan bir hatıramı anlatmak istiyorum:
Üç sene önceydi, Munzur Dağı'nın tepesindeydik.
Hiç orman yoktur, küçük baş hayvan otlaması için idealdir... Zirvelerde kar vardır, dik kayaların dibinden içilen sular akar...


Sadece iki çizgi gibi iki tekerlek izinde çimenler ezilmiş/kurumuş olan yoldan yürüyoruz.
Sohmarik'e (Ermenice Suyun anası anlamında zirvedeki tepelerin arasındaki çanak biçiminde sulak yayla) doğru yürüyoruz (çıkamadık)...
Dört kişiyiz. Arabayı bırakmışız... Biraz ileride diğerleriyle buluşacağız. Koyun sürülerinin toplandığı, sağıldığı ve sütlerin hemen peynir yapıldığı yere (düzlüğe) gidiyoruz...
Göz alabildiğine geniş bir arazideyiz...
Kırsal alan, bildiğin kuru çimen, koyunlar bile ancak aranarak bulur karınlarını doyuracak kadar otu...
Medeniyet namına toprağın ezildiği iki çizgiden (yol, patika) başka bir şey görünmüyor...
Havada kartallar uçuyor...


Enteresan bir şey oldu...
Yürüdüğümüz kişilerden biri, patikanın yan tarafına basmamak için ilginç bir reflekste bulundu...
Şaşırdım ve merak ettim.
"O taraf onların" dedi...
Basmadı!..

(İş olsun diye veya bana şov yapmak için değil, gerçekten ve alışkanlık olarak basmadı...)

.....


O gün o kadar şaşırmıştım ki!
Dağın tepesi... İnsan yok... Tarla yok, çit, duvar, taş, sınır hiç bir şey yok...
Fakat diyor ki;
"Bu çizginin yani tekerlek izinin ardı Tunceli'nin, ayağımı sürmem, basmam oraya!"
O dağın batısında "onlar" denince; Alevi Kürtler...

Doğu tarafında "onlar" denince Sünni Türkler akla geliyor!


Bizim, İstanbul'da veya bir başka şehirde o durumu anlamamız, o ânı anlatabilmemiz imkansız!


Şimdi, çok büyük bir adım atılmıştır...
Şehirlerde kalplerde gizli kalan kinler, dağlarda meydana çıktı bu günlere kadar!
Barış içinde her şeyin çözülebileceğine inanıyoruz, inanmak istiyoruz.

Hayırlı olan olsun inşallah...

M.E.

 




**********************
Entellektüel Boyut
Rahim Er
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
19 Kasım 2009 Perşembe   

 
Şeyh Said’den kim özür dileyecek?  

 

Onur Öymen, şecaat arz ederken arı kovanına çomak soktu. Lafının buralara varacağını tabii ki bilmiyordu. İyi oldu. Böylece karanlıkta kalmış bir
dönem daha mecburen aydınlanacak. Bizler bunları yıllardır söylüyorduk ama aynı gerçekleri birilerinin söylemesi itiraf olması itibariyle ayrıca önemlidir. Önce Bülent Ecevit, Vahideddin vatan haini değildir dedi. Halbuki Necip Fazıl, bunu dediği için hükümlü olarak ölmüştü. Şimdi de Onur Öymen, dolaylı olarak Dersim ve Şeyh Said isyanlarında katliam yapıldığını söyledi.
Dersim’de insanlar mağaralara doldurulup havadan bombalandı.
İnsanlar zehirlendi.
Aileler sürgün edildi.
Garip olanı bu vahşeti yapanların adlarının yakın zamanlarda hava alanlarına verilmesidir. Şimdi kovan karışmış, arılar dışarı çıkmaya başlamış,
pandoranın kutusu açılmıştır. Onur Öymen istediği kadar tevile çalışsın, nafile. Tepki büyük. Bu tepki, adı geçen politikacı partiden ihraç edilmediği takdirde CHP’ye büyük darbe indirir. Komik olansa Onur Öymen konuşurken onu alkışlayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun pabucu pahalı bulunca Onur Öymen’den gereğini yapma isteğidir.
Aleviler yollarda.
Aydınlar konuşuyor.
Açık oturumlar yapılıyor.
Herkesin ortak görüşü şu:
Alevilerden özür dilensin.
Sözün sahibi de güya özür diliyor. İyi ama bu söz sadece bir kitleye karşı söylenmedi. Onur Öymen, açılım da neymiş, anaların ağlaması da ne,
analar ağlıyor diye savaş mı kesilirmiş? Çözüm, Dersim, çözüm Şeyh Said isyanında yapılanların yapılmasıdır diyerek faşist metodları salık veriyordu.
Aleviler sokağa döküldü, pankartlarda bıyık takılan Öymen, Hitler’e benzetildi. Gerçi yasak savmak kabilinden dilenen mürai bir özür tarihteki
mağduriyetleri iade etmez. Ama özür sadece Dersimlilerin torunu Tuncelililerden değil Şeyh Said’den de dilenmeli. O’ndan, onun torunlarından, onunla beraber asılanlardan, onu bugün de sevenlerden. O konuşmayla bu defa da manen mağdur edilen taraflardan biri için özür istenirken diğeri asla ağza alınmıyor. Sebep Şeyh Said’in Sünni olması mı?
Şeyh Said isyanı nedir?
Şeyh Said, unvanı üstünde bir din adamı. Nüfuzlu, hatırlı ve taraftarı çok olan bir lider. Bir gün bir düğündedir. Jandarmalar düğünü basarlar. Birkaç
kanun kaçağını aradıklarını, alıp götüreceklerini söylerler. Şeyh Said, kumandan beye der ki, bir düğündeyiz, şu düğünün neş’esi kaçmasın.

Buyurun misafirimiz olun. Düğünden sonra aradığınız adamları kendi elimle teslim edeceğim. Bu söze kabalıkla karşılık verilir. Silahlar patlar, isyan çıkar. Hadise büyür. El’aziz’de askerî depo yağmalanır. İsyan bastırılır ama çok ölen vardır. Darağaçları kurulur. Bir provokasyon böylesine kanlı biter.
O halde bu bir isyan mı?
İsyana zorlama mı?..
Daha sonraki yıllarda aynı mantıkla bir başka senaryo yazılır bu defa hain değil bir sahte kahraman daha çıkartılır Mustafa Kubilay!
Teraziyi düzgün tutmalı. Şeyh Said’den de özür dilenmeli. Hem Alevi Kürt’ten hem Sünni Kürt’ten. En büyük özürse aldatılan nesillerle iğfal edilen
tarihten olmalı.
Daha aydınlanacak, özür dilenecek kaç düzine olay var!
31 Mart, İstiklal Mahkemeleri, Menemen, İskilipli Atıf Hoca, şapka giymediği için asılanlar, Mustafa Sabri Efendi, Ali Şükrü Bey, Topal Osman,
İzmir Suikastı ve daha neler ve kimler...
Tarih, her şeyiyle yaşanmıştır.
Dün, geri getirilemez.
Fakat namuslu tarih, doğruları söyler...
.....
NOT:1. Bakınız: -SON DEVRİN DİN MAZLUMLARI/Necip Fazıl
-ALİ ŞÜKRÜ BEY/Kadir Mısıroğlu
2-İnternette seyrediniz: MUTLU OL! BU BİR EMİRDİR!/Sinan Çetin

 
********************

Durum
Yılmaz Öztuna
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
19 Kasım 2009 Perşembe   

 
Açılımın dertleri  

 
Fazla gürültülü bir Türkiye oluştu. Reform dönemleri böyledir. Nizâm-ı Cedîd (1793), Vak’a-i Hayriyye (1826), Tanzîmat (1839), Islâhât (1856),
Meşrûtiyyet (1908), Cumhuriyet (1923) reformları çoktan unutuldu. Halkımız, çok daha ılımlı açılımların atmosferini yadırgadı. Ama dikkatle izliyor.

Beğenisini, 2011 baharı seçimlerinde açıklayacak.
İktidar partisi ile iki muhalefet partisi, boğaz boğaza demiyorum ama, yüz yüze çekişiyorlar. CHP’den çok tecrübeli bir diplomat, hiçbir benzerliği
bulunmayan iki tarih olayını, Çanakkale (1915) ile Dersim’i (1938), aynı cümleye sıkıştırmak hatasında bulundu. Tam manasıyla bir gaf’tı. Türkiye hemen hemen karıştı....

 
 
******************

Dünden Bugüne
Ekrem Buğra Ekinci
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
25 Kasım 2009 Çarşamba   

 
Dersim, bir dağ içinde...  
 

(Günlerdir konuşula konuşula Tunceli’nin eski ismi Dersim de herkesin malumu oldu. Kim derdi ki bu küllenmiş hâdise yeniden dillere düşecek...)


Dersim, der (kapı, memleket) ve sim (gümüş) kelimelerinden müteşekkil Farsça bir kelime. Gümüş memleketi demek. Gümüş madeni
bulunmadığına göre, mecaz olsa gerek. Antik çağda buraya İran hükümdarı Dara’nın ülkesi manasına Dranis deniyor ve Ermeniler yaşıyordu. Sim adlı bir Ermeni asilzâdenin adından aldığı da rivâyet olunur. Zamanla Kürdistan’dan gelme Kürt aşiretleri yerleşti. Adı da buradaki eski kaleden dolayı Derzini oldu. Sonra Dersim’e dönüştü. Çemişgezek, Pertek, Ovacık ve Hozat Batı, Pülümür, Nazımiye ve Mazgirt de Doğu Dersim diye bilinir. Fevkalâde dağlık ve nüfusu azdır... Merkezi Hozat iken, sonra Kalan köyü oldu.


MELİKŞAHÎ’DEN MELKİŞÎ’YE...

Dersimliler ekseriya batıda Kırmanc, doğuda Zaza’dır. Bu ikisine Anadolu’da Kürt denir. Zazalar, eski İran kavimlerinden Partların; Kırmanclar ise Medlerin soyundandır. 2500 sene evvel İran’da iktidarı ele geçiren ve yine İran kavimlerinden olan Perslerden kaçarak Kürdistan denilen Türkiye, İran ve Irak hududundaki dağlık mıntıkaya yerleşmişlerdi. Farklı lehçe konuşup kendilerini ayrı millet kabul ederler. Kürtlerin içinde hayli Türk ve Arap aşireti erimiştir. Kürtlerin bu kısmı Sünnî ve Şâfiî’dir. Kürdistan, Şah İsmail’e karşı Yavuz Sultan Selim’in idaresini tercih ederek kendi arzusuyla Osmanlı topraklarına katıldı. Dersim de bu esnâda fethedildi. Osmanlı âdetine göre mahallî Kürt beylerince bir nevi otonomi ile idare olundu. Beyler, Mengüceklerden inen bir ailedendi. Çevre tesiriyle Kürt ve Şiîleşmiş; Melikşahî adı da Melkişi’ye dönüşmüştü. Dersim Kürtleri Alevî’dir. Dersimde Sünnî ve Türk çok azdır.

Sultan II. Mahmud merkezî idareyi güçlendirmek vesilesiyle Kürt beylerinin otonomisini kaldırdı. Dersim Sancağı kurularak önce Erzurum’a, sonra
Elaziz’e bağlandı. Ancak asker ve vergi nâmına fazla istifade edilemedi. 93 mağlubiyeti ardından imzalanan Berlin Anlaşması’nda Kürd ve Ermenilere muhtariyet verilmesi deklare edildiği için, Sultan Hamid, mıntıkanın hassasiyetini gözetir; muhtariyet iddialarını da savsaklardı.

Mutemed adamlar edinip şeyh çocuklarını İstanbul Aşiret Mektebi’nde okuttu. Hamidiye Alayları’nda istihdam etti. Bülent Ecevit’in dedesi Dersimli Mustafa Efendi, bu vesileyle yetişip Daday’a yerleşen ve Sünnîleşen bir ilim adamıdır. Türk olmayan unsurları tasfiye ederek ulus devlet kurmayı hedefleyen İttihatçılar, Kürt ve Arap milliyetçiliğinin doğuşuna da hizmet ettiler. Kürtçülük hareketinin reislerinden Nuri Dersimi, 1913’te İstanbul’da askerî baytar mektebinde okurken mektep duvarlarına İttihatçı muallimlerin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” yazdırarak kendilerini tahrik ettiğini anlatıyor.


ÇIBAN BAŞI!

1926’da Dersim vilâyeti kaldırılıp, batısı Elazığ’a, doğusu Erzincan’a bağlandı. Cumhuriyet devrinde çıkan Koçgiri, Şeyh Said ve Ağrı ayaklanmaları sert biçimde bastırılmıştı. Bunlar, dikkatleri Dersim üzerine çevirtti. Başbakan İsmet İnönü tarafından hazırlanan resmî raporda, burası abluka altına alınıp, ahalisi tazyik edilecek bir çıban başı olarak vasıflandırıldı. 1934’te çıkarılan iskân kanunuyla Türk ırkından olmayanların nüfus kesafetinin dağıtılması planlandı. 1935’te Tunceli Kanunu çıkarıldı. Yasak bölge ilan edilen Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirildi. Giriş çıkışlar, köylülerin alış verişleri tahdit edildi. Gençler askere çağrıldı. Bir yandan da köprü, yol, okul, kışla yapılarak buraların çağdaşlaştırılması, ağalık ve şeyhliğin kaldırılarak mallarına el konulması, problemli kimselerin başka yerlere göçürülmesi, küçük kızların ailelerinden alınarak Türk mıntıkalarında yatılı okullarda eğitilmesi ön görülüyordu. Böylece “Kürtler medenîleşip, aslî Türk benliklerine” kavuşacaktı.
O zamana kadar tam bir serbestliğe alışkın ahali bundan tedirgin oldu. Dersim’in bir kısmı boyun eğdi. Buradaki 52 aşiret birbiriyle iyi münasebet
içinde değildi. Ustaca bir siyaset takip eden hükûmet, aşiretlerinin bir kısmını kendisine bağlayıp bir kısmını tarafsız kılarak birliği bozdu. Batı Dersim, tehdit yuvası olarak tesbit edildi. 1937’de Batı Dersim’in en büyük aşiretlerinden Hasenanlıların reisi ve manevî rehberi Seyyid Rıza riyâsetinde akraba aşiretler toplanıp ne yapacaklarını gö-rüştüler. Seyyid Rıza, Alevî ve İmam Zeynelabidin soyundan olduğu iddia edilen bir ailedendi. Koçgiri isyanından kaçan bin kadar silahlı Kürt, mıntıkaya bir isyan havası getirmişti. Hasenan düşmanı aşiretler, öteden beri Seyyid Rıza’ya karşı resmî makamlarla iş birliği içinde idi. Böylece hükûmetin tuttuğu Seyyid Rıza, bir anda devlet düşmanı pozisyonuna itilip isyan lideri oldu.


DERSİM MÜŞKİLESİNDEN KURTULDUK!

Seyyid Rıza, Tunceli kanununun tatbik olunmaması ve halkın sürülmemesi için askerî vali Alpdoğan’a müracaat etti. Gazeteler bu toplantıyı büyük bir isyan olarak lanse etti. Bütçeye 1 milyon tahsisat konularak harekâta girişildi. Seyyid Rıza’nın harekatın durdurulması için Hozat’a giden oğlu pusuya düşürülüp öldürülünce, Seyyid Rıza silaha davrandı. Buna mukabil Diyarbakır’dan kalkan üç filo mıntıkayı bombardıman etti. Bunlardan birini ülkenin ilk kadın pi-lotu Sabiha Gökçen kullanıyordu. Binlerce kişi öldürülüp Kutu deresindeki köyler haritadan silindi. Zehirli gaz kullanılması, karşı tarafın zayiatını artırdı. Seyyid Rıza, teslim olmaya giderken tutuklandı. Harekatın ideoloğu Nuri Dersimi kaçtı. Alelusul muhakeme olunan Seyyid Rıza’nın yaşı 75’ten 57’ye indirilip, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkarılarak diğer zanlılarla beraber Elaziz’de asıldı. Zamanın Diyarbekir emniyet müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’e göre son sözleri “Evlâdı Kerbelâyıh. Bîhatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinâyettir” oldu. Ölüsü bilinmeyen bir yere gömüldü veya yakıldı.
Tedbirlerde gevşek bulunan İnönü başbakanlıktan alınıp, Celal Bayar getirildi. (Usta politikacı İnönü, sonradan Dersim tenkiline karşı çıktığı için
başbakanlıktan alındığı propagandasını yaparak havâliyi CHP’ye ısındırmayı bilmiştir.) 1938 başlarında Dersim’i boşaltmak üzere geniş bir askerî harekat daha yapıldı. Dağa çıkan asilerle, mağaralara sığınan halktan resmî kayıtlara göre 13-14 bin kişi öldürüldü; köyleri yakıldı. Kalanlardan ileri gelen 350 kadar aile Edirne, Manisa, Balıkesir gibi Batı mıntıkalarına sürüldü. Eski içişleri bakanlarından İsmet Sezgin böyle bir ailedendir.

Hayli çocuk da ailelerinden alınarak yetiştirilmek üzere memur ailelerine dağıtıldı. İsmet İnönü’nün, “Dersim müşkilesinden kurtulduk” sözü, neticedeki başarıyı ifade eder.
Osmanlıların son ve Cumhuriyetin ilk zamanlarında çıkan ve her biri farklı sosyal, ekonomik veya şahsî sebeplere dayanan Kürt isyanlarını, önceki
hükümetlerin çoğu istiklâl hareketi olarak görmek yanlışlığına düştü. Problemin sebeplerini bulup akılcı ve gerçekçi yollarla çözecek yerde, sertliği tercih etti. Bu da Kürt milliyetçilerinin ekmeğine yağ sürdü. Harekatta mezhebin hiç rol oynamadığını, diğer Kürt isyanları gösterdiği halde, bir kesim hâdiseyi Alevîlere karşı bir operasyon olarak takdim etti. Hükûmet, 1946’da muhaliflere af çıkardı. Dersim, 1948’e kadar yasak bölge olarak kaldı.

 


HEADER

T.Deniz02-09-2011 11:09#1
Havada kalmış bir şehir Tunceli.
(Bu örnek ne derece doğru oldu bilmiyorum)

Şehrin rüzgarında bir baskı hakim. Üzerinizde bir korku.

Gelişmesine engel olunmuş bu şehrin Insanlarına acıyorsunuz.

Ama yapabileceğiniz hiç bir şey yok
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile