Seyir Defteri - Ocak 2010 (Tabutluktaki son faşist, dosyası...)




       Dava, çile, macera ve bilim adamı Reha Oğuz Türkkan hocanın benzersiz ve aziz hatırasına...        


Not: Bu dosyada, Türkkan hocanın vefatının ardından Türkiye Gazetesi'ndeki Stop köşemizde yayınlanmış iki köşe yazımız... Ardından, bu hatıra/yazıların devamı mahiyetinde "bu site için" kaleme alınmış ve alınmaya devam eden yazılarımız bulunmaktadır... Bunların sonuna ise şahane bir üslubu, kıymetli bir kalemi olan araştırmacı arkadaşımız Dr. İrfan Özfatura'nın "İz Bırakanlar" köşesini ekledik... Ve nihayetinde, bunlara ilave hatırası ve yazılara yorumları bulunanların satırları yayınlanacaktır...


Tabutluktaki son faşist (!)   


1

TÜRK 2000 MECMUASI

Bilim dünyamızın en önemli isimlerinden; Sorbon ve Colombia Üniversiteleri eski hocası Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan 90 yaşında vefat etti. 19 Ocak 2010 günü Zincirlikuyu’da toprağa kondu. Gazetemizde de yazmıştı, Allah rahmet eylesin...

90’ların başında tanışmıştık. “Türk 2000”i benim küçük yerimde (eski Günaydın’ın karşısında Sıdıka Batu Han vardı) çıkarmaya başladık. İlk sayının 
kapağına bir deniz çizmemi istemiş Rengi turkuvaz olsun” demişti. Ayda bir basılıyordu Türk 2000 dergisi...



B
ir iş için Amerika’ya gitmişti. Genel muayenede karar vermişler ve hemen bypass olmuş.
“Ameliyat ederken göğüs kemiğimi kesip ceket gibi omuzlarıma kadar beni kanırttılar, onun için sırtım ağrıyor” der ve “Hiç sigara içmedim, kilom
da yok” diyerek damarının tıkanmasına şaşardı.
Yaşı ise 70’i geçmişti...

Ameliyattan sonra ben onun evine gitmeye başlamıştım. Alp küçüktü, Tuğrul ise sanırım ortaokula başlamıştı.
Bir gün balkonunda çalışırken önündeki kâğıtlardan birini rüzgâr uçurdu. Onuncu katta mı neydik. Öyle bir refleksle elini balkon demiri arasından
çıkardı ki; havadaki kâğıdı “şap” diye apartmanın dışına yapıştırıp yakaladı! Nefesim kesildi, ameliyatlı kalbi duruverecek sandım!

Hatıralarını anlatırken hiç kızdığını görmedim.
Sanki hâlâ inanamıyor gibiydi başına gelenlere; insan çektiği Nazi işkencelerine güler mi?
Bunları derli toplu, belli bir sıra dahilinde; tarihçi Murat Bardakçı ve televizyoncu Fatih Altaylı’ya anlatmıştı geçen sene, 89 yaşındayken.



Ço
cukken en korktuğum yerlerden biri İkinci Şube idi. Bu Sansaryan Han’ın önünden geçerken akıl almaz zulüm hikâyeleri anlatırdı babam.
Eminönü sahiline bakan yapıların ardındaki ikinci sokaktaydı bu devasa bina.
Öyle bir gün geleceğini ve işte oradaki “tabutluk”lardan çıkmış
başrol oyuncularından biriyle çalışacağımı nerden bilecektim ki?..


2

KURŞUNA GİDEN AZERİ'LER

Irak savaşının bizi de ekonomik olarak salladığı dönem; "Türk 2000" dergisini çıkarıyoruz.
Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan’ın bilim ve tarih
açısından gayet mühim biri olduğunu biliyorum, ama insan “dokunacak kadar yakın” durduğu kimselerin kıymetini idrak edemiyor işte! İtiraftır ki, çıkardığımız dergiyi bile ciddiyetle okumazdım!..
Fakat bazen konuşurduk hocayla. Benim ta çocukluktan kalma “tabutluk” merakım vardı ama pek anlatmazdı.



Fakat onu en derinden sarsan, belki de bunca mücadeleye atılmasına, bu kadar acı ve işkenceye katlanmasına, hatta bir buçuk yıl Sansaryan
handa, tabutluk denen duvara oyulmuş işkence hücrelerinde inletilmesine sebep olan büyük suçu(!) şuydu:
407 Azeri Türk’ü Sovyet Rusya’nın
zulmünden Türkiye’ye iltica etmişti. İşte onların gerisin geriye Sovyetlere iade edilmesine mani olmak için dönemin cumhurbaşkanıyla görüşmüş… Ve mutlaka kurşunlanacak olan bu zavallı insanların hayatlarını kurtarmaya çalışmıştı…



Beni o zaman mimlediler, derdi. Türkçülük filan hikâye… Doğru ya; hepimiz onun kadar Türk’tük ve milletimizi severdik. Ama o, devrin tek
adamının emrine muhalefet etmişti!
İşte bu fişlenme hayatının sonuna kadar kendisini takip etmişti…

Hatıratını hep gülerek anlatan hocanın, işte bu 407 kişiden bahsederken yüzü değişir, sesi başkalaşır ve içindeki titremeler bile hissedilirdi. Yine
de kükreyip bağırmazdı, faşistlikle itham edilmiş, tabutluktan kazınmış bu insan, kendisine zulmedenlere asla sövüp saymazdı ki ben hep buna şaşardım!

…..
NOT:
Yukarıdaki iki kısım köşe yazısı olarak gazetede yayınlanmıştı.
Aşağıya gelecek bölümler yenidir.








------------------------------------

İz bırakanlar sayfası                                                             
İrfan Özfatura (Türkiye Gazetesi, 
24 Ocak 2010 Pazar)    
 



Tabutluktan gurbete bir dava adamı
REHA OĞUZ TÜRKKAN 



Gazetemizin yazarlarındandı

Geçtiğimiz salı günü defnettiğimiz Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, Sorbonne ve Columbia Üniversitelerinde akademik çalışmalar yapar ve bir kısmı yabancı dilde 39 kitaba imza atar. Velüd bir kalemdir, çeşitli gazete ve dergilere makaleler yollar, film ve dizi senaryoları hazırlar.
Kızılderililerin Türklüğü konusunda sunduğu belgeler hayli yankı bulur Üniversite Camiasında...


..... 

Yıl: 1944... Yer: Ankara 3 Mayıs günü Türkçü gençler Rusya’yı tel’in etmiş [yani lanetlemiş], İstiklal Marşı söylemiş, kahrolsun komünistler diye bağırmıştırlar. Tam dağılıyorlardır ki atlı polisler gelir ve kalabalığı coplar. Gençler de mukabelede bulunurlar. Sıradan bir hadisedir ama İsmet Paşa pek kızar, devletin gücünü gösterecektir onlara!
Orda olsun ya da olmasın “kafası koparılacakların” listesi yapılır, Halid Ziya’nın oğlu Reha’yı da unutmazlar.
Genç hukukçuyu, gazeteci Ziyad Ebuzziya uyandırır “haberin olsun Reha” der, “seni de alacaklar!”
Babası tecrübeli bir bürokrattır. “İstanbul’da örfi idare var” der, “iyisi mi sen git Ankara’da teslim ol, askerin eline düşmemeye bak!”
Reha gecikmeden koşar Haydarpaşa’ya. Ankara’ya birkaç istasyon kala sivil memurlar tarafından tutuklanır. Sanki gerilla lideri gibi vilayetin arka
kapısından sokar, bir odaya kapatırlar. “Yaz!”
- Neyi?
- Sorular kağıtta!



MAKALE GİBİ
Katılmadığı bir nümayişin hesabı sorulmaktadır, içi rahattır. Eline kalemi almışken döktürür, üstüne vazife gibi hükümetin Rusya’ya yaklaşmakla hata yaptığını açıklar. 23 yaşında bir çocuk işte, azıcık tecrübesi olsa “görmedim, duymadım” der, yırtmaya bakar.
Reha kağıdı memura uzatıp sorar “şimdi gidebilir miyim?” Adam elini sallar, “çok beklersin daha!”
Akşam olur, mesai biter, memurlar dağılırlar. Bakın şu toyluğa ki polislerden birine “ama gitmem gerek” diye sızlanır “annem merak eder sonra!”
Bakar tepki yok, “telefon edeyim o zaman...”
- Hayır! Men-i ihtilat var!
İki gün sonra sabrı taşar, “Ceza Usulü Muhakemesi kanununa göre beni ya salmalı, ya da hakime çıkarmalısınız. Ayrıca Anayasamızın...”
- Beyimiz kendini hukuk mektebinde sanıyor galiba!
Vilayet binasını iyi bilir, ani bir kararla yürür, doğru Valinin odasına... O sıra Vali Nevzat Tandoğan ile Hasan Ali Yücel ile konuşmaktadırlar. İkisi de
aile dostudur, yakinen tanışırlar.
Vali yumuşakça sorar “seni aydınlık bir odada tutmalarını, yemek ısmarlamalarını tenbihlemiştim...”
- Beni burda tutmaya hakkınız yok ama!
Hasan Ali Yücel parlar “Vatanperverlik sana mı kalmış? Akıllanmadın mı hâlâ?”
 

KOMŞU HATIRINA
Milli şefimiz Sovyetlere şirin görünmekten yanadır. Maraz derecesinde ihtiyatlıdır zira. Hele Rus-İngiliz ittifakı kurulunca korkusu artar, öyle ki bize sığınan Azeri kardeşlerimizi geri verecek kadar. Moskova ile buzları eritmek için bir şeyler yapmalıdır, Turancıları toplamalıdır mesela.
Nitekim o yıl 19 Mayıs nutkunda “Türkçü elebaşlarına” verip veriştirir. Meğer neler yapmamışlar? Önce hükümeti devirecek, bilahare Almanya ile
el ele verip Rusya’ya savaş açacaklarmış da filan...
Bir gece Reha’yı Etimesgut’tan trene atarlar, doğru İstanbul’a. Ama Haydarpaşa’ya götürmez, Pendik’te indirirler aşağıya. Meraklı insanları
azarlar, halkı silahla hizaya sokarlar.
“Kaldırın ellerinizi, dönün duvara!”
Reha Oğuz’u Sirkeci’ye götürür bir deliği tıkarlar. Kör karanlık... El yordamı ile bir somya bulur, bavulunu dikine sığdırabilir ancak. Saçları arasında
bir kımıldama hisseder pire herhalde deyip elini atar. Ama hayvan zıplamaz. Yoksa? Evet üstünü başını bit sarmıştır bir anda.
“Bu ne pislik? Doktor istiyorum, tifüs aşısı yapılsın bana!”
Kime anlatıyorsa!
Gece boyunca bit, pire, tahtakurusu ayıklar, sonraki günlerde direnci zayıflar koyverir yoluna...
Zaman mekan tasavvuru kalmamıştır, ben kimim, burası neresi, hangi aydayım sonra?
Lâkin hisleri gelişir komşu hücrede Muzaffer’in bir sonrakinde Savaş’ın yattığından emindir. Uzaktan uzağa Zeki Velidi Togan ve Prof. Namık
Orkun’un sesini duyar. Ve tanıdık bir hıçkırık Ankara Musiki mektebi müdürü Orhan Şaik Gökyay’dan!
Her gece bir kapı açılır, içeridekinin canını çıkarırlar. Cellatlar adım adım yaklaşmaktadır. Hani ağzını burnunu kırsalar tamam da beklemek
olmasa...
Bir sürü intihar vakası cam bulan bilek keser, zemin kıpkızıl kan.
 

YAZ OĞLUM
Bir sabah polisler onu alır huzura çıkarırlar. Bir yüzbaşı sandalye gösterir, otur!
- GGC’yi ne zaman kurdun?
- Anlayamadım?
- Yaz Muammer. Lise son sınıftayken üç arkadaşla birlikte Gizli Gürem Cemiyetini kurduk...
- Bu benim ifadem mi?
- Evet senin.
- Hiç heveslenmeyin, hayatta imzalamam.
- Anlaşıldı, seninle işimiz var. Atın şunu tabutluğa!
Aşağı indirir duvardan bir demir kapı açarlar. İte kaka deliğe sokar bileklerine halkalar geçirip tavana asarlar. Kapı kapanır paslı demir adeta
dayanır burnuna. Tepesinde dört iri ampul ama böylesini görmemiştir daha...
Önce sadece bilekleri acır derken bütün eklemleri kopar. Sancı sancı sancı. Bir saat değil iki saat değil, 4 iri ampulün beyne verdiği eza
diğerlerini bastırmaya başlar. Saçlar tutuştu tutuşacak. Şakaklarına şiş sokmaktalar. Göz kapakları ışığa mani olamaz, orbitaya kor korlar adeta.
 
Ona da tamam da insanın dişleri niye gıcırdar?
Dayanılacak gibi değildir getirin imzalayacağım der, kapıyı açarlar. Ferah serin bir oda, ceviz masa, maroken koltuklar...
İçeri kısa esmer, çenesinin gücü yüzüne vurmuş bir adam girer. “Su verin şuna!”
İfade önüne gelir... Yok ırkçı Turancı bir teşkilat kurmuşlar da, babası destek olmuş onlara. Nihal Atsız’ın, Prof Zeki Velidi Togan’ın, Dr. Hasan
Ferit Cansever’in adı geçer. Hatta Celal Bayar ve Ali İhsan Sabis Paşa... Silah üzerine yemin etmişlermiş, ihtilal yapacaklarmış. Sonra Almanya ile anlaşıp Rusya’ya...
Bir sürü zırva...



YAPANIN YANINA
İmza atsa alayı yanacak, atmasa tubutluğa tıkılacak.
Rica ederim der, daktiloya emretseniz de kendi ifademi yazdırsam.
O kadar vaktimiz yok, hem imzalayacağım demişsin memura.
- Bu şekilde imkanı yok ama...
Emniyet amiri doktoru çağırtır. “Bak bakalım dayanabilir mi?”
Doktor sadece kalbini dinler “arıza yok, ezaya müsait!”
Reha ifade kağıdını alır, parçalayıp doktorun yüzüne atar. “Tüh senin kalıbına!”
Polisler de ona girişir, tekmeler tokatlar... Yaka paça götürüp tabutluğa asarlar.
İstanbul Valisi Lütfi Kırdar’dır o sıralar... Düşünebiliyor musun böyle bir adamın adı sanatla kültürle anılıyor. Ne tuhaf!

Ve sil baştan askı. Demir halkalar bileklere gömülür, omzu çıktı çıkacak. Yere bir bassa! Hani boyu bir karış uzun olsa...
Sıcak, ışık, havasızlık... Çene kasıldıkça dişler zorlanır, azılar kırıldı kırılacak. Boğazı alev alev yanar.
Ya Rabbim sen büyüksün. Ah bir bayılsam. Ve bayılır da. Kendini yerde beton üzerinde bulur bir ara. Ne kadar da serindir. Ayıldığını belli etmez,
azıcık daha yatsa...
Polislerden biri “yazık” diye acınır, öbürü, “geç” der, “bişey olmaz onlara!”
Ayılınca su verir, helaya götürür ve yeniden asarlar. Merhametli polis bir güzellik yapar ara sıra ampulü söndürür, çaktırmadan.
Ama sonraki günler full. Dört gün sonra bakarlar sol göz kurumuş, götürüp hücresine atarlar. Nasıl uyku... Bitmiş pireymiş kimin umurunda?
 

AÇ Bİ İLAÇ
Henüz dalmıştır ki sarsar kaldırırlar. Açlıktan midesi yapışmıştır sırtına..
Yine o Emniyet amiri ve yine o yüzbaşı. “Konyalı’ya yemek söyledik” derler, “ifadeni imzala da git otur sofraya!”
Akılları sıra tongaya bastıracaklar. Reha “mecmua çıkarmak için arkadaşlarımı çağırdım” diyor onlar, “kurduğum gizli cemiyetin mensupları ile o
gece hafi bir toplantı yaptık” yazdırıyor.
- Eğer benim ifadem alınacaksa karışmayın, siz yazdıracaksanız kendi imzanızı atın altına!
- Mutena odayı unutma, bak tıktırırım bir daha!
- Ne duruyorsun? Korkutacağını mı sandın?
- Tabutluktan başka usullerimiz de var. Biz adamı öttürürüz icabında...
- Eğer laf alabileceğinizi bilseniz bunu yapardınız çoktan.
Emniyet müdürü yılışır. “Hadi ama çok uzattın, yemeğini soğutma!”
- Söyleyin çöpe atsınlar, zaten şu an itibariyle açlık grevine başlıyorum. Haberiniz ola!


MI ACABA?
Açlık grevi ilk günlerde zor gelir ama sonra alışır gider, ekmek su aramaz. Bir gün ona acıyan polis “yemeden olmaz ama” der “ölür gidersin burada!”
“Bana iyilik edeceksen olup biteni babama anlat!” Para uzatır. “Koy onu cebine insanlık ölmedi daha!”
İhtimal babasına ulaşmıştır. Bunu hisseder ve üste çıkar. Tutuklanması hukuksuzdur. Bir insan neyle suçlandığını bilmelidir en azından. Şimdi o
sorar savcıya.
Ama adam kaşarlıdır, ifadeyi zapta geçirirken çaktırmadan tahrifat yapar. Reha bunları tek tek bulur ve sildirir, yeniden kapışırlar.
Savcının söylediklerine bakılırsa diğer tutuklulara dilediklerini imzalatmıştırlar. Arkadaşları onun kadar yürekli çıkmamıştır anlaşılan.
O gece uzun uzun düşünür, bir ses “dayan” derken öbürü “kendini kurtarmaya bak” diye fısıldar “şakası yok, darbenin cezası idam!”
Ne çirkef dünya... Kurtulmak istiyorsan salla arkadaşına! Hem böyle diren diren nereye kadar?
Pes etmeye niyetlenmiştir ama sorgu hakiminin karşısına çıkınca diklenesi tutar “asın beni” der, büyük bir kararlılıkla.
Bu defa savcı alttan alır, onun dediklerini yazdırır kağıda. Reha bu ifadeye de imza atmaz, değiştirilebilir kaygısı ile (ki değiştirilmiştir) uyduruk bir
şeyler karalar.
(Mahkemede imzasının sahte olduğunu açıklayacak, bu kurnazlığı temyiz yolunda büyük puan kazandıracaktır ona.)
Bir ara hanımı ziyarete gelir. Reha direk Yüzbaşıyı gösterir “Güntekin” der “bu adam bana işkence ettiriyor!”
Hanımı öfke ile fırlar gözleri ateş saçmaktadır adeta. Yüzbaşı afallar “yalan” diye bağırır, “görüşme bitmiştir tamam.”
- Gel öyleyse, tabutluğun yerini göstereyim sana!
- Tamam dendi uzatma!
Ve Türkkan ailesi topyekun hücuma geçer. Dahiliye vekili yakınlarıdır zira. Annesi Savcı Alöç’ün odasına dalar, masasını yumruklar “bunu yanına
koymam!”


HİÇ YOKTAN
Daha kuruyan göz meselesi vardır ki başlarına iş açacaktır anlaşılan. Reha’yı sinsice öldürmek için ne gerekiyorsa yapar, veremli bir mahkumun yatağına yatırırlar. Kah bodruma indirir akreplerin arasına atar (ki Müteferrika derler oraya), kah komünistlerle birlikte kapatırlar. Temmuz sıcağında suyu kesilir, garibim heladaki taharet musluğundan yudumlar.
Ama öldürmeyen Allah öldürmez. Reha işkence izlerini mahkemeye göstermekte kararlıdır bileğinde kabukları sürekli kanatır ve yaranın taze
kalmasını sağlar.
Nihayet dava günü gelir.
Heyet-i hakime ve müddeiumumi (savcı) girer yerlerine otururlar. Savcı onunla uğraşan yüzbaşıdır bizzat, cübbe değiştirmiştir o kadar. Alayına
idam istemektedir hem üstüne basa basa...
Hakimler arasında bir de general vardır Ziya Paşa!
Sıra Reha’nın ifadesine gelir, söylemediği cümleleri duyunca ayağa fırlar. Hakim tokmağı vurur, “atarım ha!”
Avukat tutmalarına izin verilmemiştir, hukuk kitaplarını da elinden alırlar. Sonraki celselerde avukat izni bağışlar ama onları da konuşturmazlar.

İtiraz eden dışarıya!
Amir ve savcı direncini çözmek için sinir harbi başlatır. Mesela o gece Reha’nın yanında sarışın bir çocuğu falakaya yatırtırlar. Biri yorulur diğeri
alır. Seyretmek daha yıpratıcıdır. Öyle ya dayak dediğin yiyinceye kadar!
Bir celsede savcı “bunlar nezarethanede ihtimamla ağırlandılar” deyince Reha dayanamaz “emniyette emniyette olmadık asla!”
Ve bir istida uzatır, dava dosyama koyun! Koymazlar.
- Askeri Usul Kanununun filan maddesine aykırı davrandınız. Madem öyle reddettiğinizi geçirin zapta!
İş inada binmiştir içlerinden biri kulağına fısıldar “bak kaçmaya kalktı der, sırtına sıkarız haberin ola!”


GECİKEN ADALET...
Heyet-i hakime yukarıdan emir almış olmalıdır ki o gün farklı davranırlar. İsmet Rasin’in avukatı Kenan Öner’in savunması belagat klasiğidir adeta..
“Eğer adalet işkenceden bahsedilirken burun kıvırıp başka tarafa bakmaksa....”
Reha “bu dava kanunsuz ve usulsüz başlamıştır” der, heyeti nazilere faşistlere benzetmekten korkmaz. Savcıya vatan haini ve müfteri diye hitap
eder hatta!
Neticede Zeki Velidi Togan 10 yıl yer, Nihal Atsız 6, Reha ise 5 yıl beş ay...
Askeri cezaevi ayrı alemdir, daracık koğuş, hırsızı katili, sağcısı solcusu kucak kucağa...
Kış sert geçer, soba moba arama...
Reha temyize baş vurur, peşlerini bırakmaz.
O güne kadar CHP hep tek başına seçime girmiştir, bu defa (1946) DP vardır karşılarında. Paşa her ne kadar “açık oy gizli tasnif” gibi ucube bir
usulle kendini garantiye aldıysa da adımını ölçülü atar. İçerideki Türkçüler Menderes’e yarar mı? Yarar valla...
Ve n’olursa olur, Askeri Yargıtay kararı bozar.
Bir anda kapılar açılır. İçerdekilerle vedalaşır, dışardakilerle kucaklaşırlar.
Hatıralarımı hislerime kapılmadan yazabilmek için on sene bekledim diyen Reha Oğuz (1955’te Tercüman Gazetesinde Tefrika edilmişti) CHP
zulmünden uzaklaşmak için gurbete katlanır, ver elini Amerika...
Orası ayrı hikâye, bir başka yazıya...



ARSA MESELESİ Mİ?
Reha Oğuz’un babası Halid Ziya Türkkan bir İstiklal harbi gazisidir. Eski bir haritacıdır, Tapu Kadastro teşkilatını o kurar.
Milli Şefimiz iktidar yıllarında Beşiktaş sırtlarındaki yarım kalmış Taşlık Camisinin arazisine göz koyar. Arsa önce Vakıflara aktarılır, sonra haraç
mezat İnönü’lere satılır. Paşa bununla da kalmaz önünün park yapılmasını arzular. Gelgelim Tapu Kadostro Müdürü Halid Ziya istifası cebinde dolanan gözü kara bir adamdır, vazifede bulunduğu müddetçe yolsuzluğa alet olmaz.


* * * * *

 

 

 


HEADER

Guest01-02-2010 19:36#7
Ömürlere, zamana, insanlara bakıp ta "yazık" diyesim geldi okurken.
Hakikaten...
Yazık!..
Alıntı
Guest01-02-2010 11:24#6
Kıymetli kardeşim,
Çok eskiden Reha Oğuz Türkkan'ın "TABUTLUKTAN GURBETE" adlı hatıratını okumuştum.
Orada anlatılanlara insanın inanası gelmiyor. Akıl almaz işkence isimlerini, şeklini okuyunca dehşete kapılmıştım.
Bazıları diyor ki; "Türk milleti ödlek, korkak..."
"O kadar mühim hadiseler cereyan ediyor, zulm ve işkenceler çektiriliyor, hor ve hakir görülüyor da toplu ve de güçlü bir tepki gösteremiyorlar."
Bundan 50-60 sene önce tek partı istibdadi zamanlarında bu insanlara yapılan işkenceler, suçsuz yere katledilenlerin acı ve ıstırabı sanki genlerimize işleyen korkular oluşturmuş.
Hep o acı ve dehşet günleri hatırlanarak o gidip geri gelmeyesi zulümler, işkenceler bir daha geri getirilmek istenmemektedir .
Büyük tepkisini seçimlerde bir partide toplanarak vermektedir zaten. Bu bir araya gelişi hiç bir güç ve propoganda yapamaz.
Düşünebiliyor musun koca memleketin dört bir yanında ezici bir hemfikirlilik oluşuyor. Bunun altında yatan psikolojik sebepleri araştırabilecek babayiğitler var mı acaba?.
Kafanızı şişirmeyeyim daha fazla...
Selam ve dua eder, dualarınızı da beklerim canım kardeşim.
Muhabbetlerimle hoşça ve dostça kalınız.
Ragıp
Alıntı
Guest29-01-2010 23:04#5
Allah razı olsun Rahmetliden. Allah razı olsun sizden ki belki hiç haberdar olamayacağımız vatan fedailerinin hikayesini bizlere ulaştırdığınız için.
Alıntı
Guest29-01-2010 13:16#4
Onurlu bir duruş... Bilinçli bir hayat... Allah nefesini böyle tüketenlerden razı olsun. Eminim, modern(!) çağımızın modern bunalımlarıyla boğuşan insanlarından daha mutlu yaşadılar onca eziyete rağmen.
Alıntı
Guest28-01-2010 09:21#3
Nasıl acılardır aklım almıyor. Allah rahmet eylesin. Fatiha okumak şart oldu...
Alıntı
Guest28-01-2010 09:19#2
Tüylerim diken diken olarak okudum.
Alıntı
Guest28-01-2010 09:18#1
Reha Oğuz Türkkan hocanın büyük suçu(!) da buydu ha!
"Suç" dediğin böyle olmalı, dimi ama?!

Ama "insan" dediğin de böyle olmalı;
böyle suç(!)ları ucunda tabutluk da olsa işleyebilmeli yerine göre...
Dava adamı olmanın icabı da bu demek ki.
"Davasının adamı" olmayanın bir hiç olduğu gibi...

Teşekkür ederiz abiciğim, böyle kıymetli insanları tanımamıza, kıymetini (geç de olsa) anlamamıza vesile olan yazıların için.

Hicran Seçkin
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile