Seyir Defteri - 02 Şubat 2010 (Laf olsun torba dolsun)

 

Diksiyon önemlidir, diye haberini yayınladım ya... Sırrı Er ile "dilin önemini" konuşuyoruz...
Ben yazılarımın arasına bu konuyu katıyorum ara sıra. Kelimelerden, manalardan bahsediyorum ama Sırrı "dil" konusunu iş edindi yıllardır. Bu konuda yayınlanan kitaplarından bahsettiğimi hatırlarsınız...
"Bu anlattıklarını derleyip topladığın bir yazın var mı", dedim.
"Zaten bu anlattıklarımı bir yazımdan aktarmıştım", dedi...
"E gönder o zaman", dedim...
Aşağıdaki "laf olsun torba dolsun" isimli yazı, sevgili Sırrı Er'den gelen dosyadır.




Lâf olsun torba dolsun!

Ezop, Sisam Adasının Kralı Ladmon’un kölesi olmadan önce, çağın tanınmış bilginlerinden Ksantus’un kölesi imiş. Ksantus, bir gün Ezop’a demiş ki: “Çarşıya git, bu akşamki misafirlerime en iyi, en lezzetli yemekleri yapman için ne gerekiyorsa satın al.” Fakat Ezop’un, Ksantus’un misafirleri şerefine verdiği ziyafet için pişirdiği bütün yemekler, yaptığı tatlılar hep “dil”den yapılmıştı. Ksantus, Ezop’a misafirleri önünde bağırmış: “Nedir bu kepazelik? Ben sana en lezzetli, en nefis, en tatlı yemekleri yap, dedim. Sen hepsini dilden yapmışsın.”
Ezop şu cevabı vermiş: “Evet efendim, en lezzetli yemekleri, en nefis tatlıları, hep dilden yaptım. Dünyadaki en güzel, en tatlı şey dildir. İnsanlar dilleriyle anlaşırlar, dilleriyle dua ederler, diğerlerine karşı sevgilerini dille anlatırlar. Dünyadaki en iyi, en tatlı, en güzel şey dildir. Dil olmasaydı, insanların hâli ne olurdu?”
Aradan zaman geçmiş, Ksantus, dostlarına yine bir ziyafet vermek istemiş. Ama bu defa Ezop’tan, en kötü yiyecekleri hazırlamasını istemiş.
Ezop, bir önceki ziyafet gibi, çorbadan tatlılara kadar bütün yiyecekleri dilden yapmış ve sebebini şöyle anlatmış:
“Gerçi dünyadaki en iyi, en tatlı, en güzel şey dil ise de, zaman zaman en acı, en çirkin, en kötü şey de dildir. İnsanları, birbirlerine gücendiren, kızdırtan, aralarını açan da dildir. İnsanların başına gelen felâketlerin sebebi, birçok defa onların dilidir.”

***

Zaman zaman günümüz gençlerinin Türkçe’yi doğru bir şekilde kullanamadıklarından şikâyet ederiz. Peki bizler, bu gençlerin Türkçe’yi güzel kullanmaları için elimizden geleni yaptık mı? Romalı yazar ve filozof Seneca; “Toprak ne kadar zengin olursa olsun, ekilmedikçe mahsul vermez” diyor. Gerçekten kafalar da toprak gibidir, ekilmeyen beyinlerden mahsul alınamaz.
TV kanallarındaki tartışma programlarında bir karmaşa almış başını gidiyor. Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü bir şeyler söylüyor. Bakınız öncelikle, “hitâbet” konusundaki kuralları, tekrar gözden geçirip, bu ilmi baştan aşağıya yeniden öğrenmemiz gerekiyor!
TV kanallarındaki açık oturumları seyrediyoruz; tartışma programları gerektiği gibi yönetilmiyor.
Birçoğunun da ne söylediğini ve ne söylemeye çalıştığını anlamakta zorlanıyoruz. Uzmanı ve siyasetçisi ise bir başka havada... Maksat, “Lâf olsun torba dolsun” ve “her kafadan bir ses çıksın olunca” ortaya şu an yaşadığımız nâhoş görüntüler çıkıyor.
Kendimizi ifade edemediğimiz gibi kendisini ifade etmeye çalışana da fırsat vermiyoruz. Sonra da, “Konuşmayı neden beceremiyoruz?” diye birbirimize sorup duruyoruz.

***

Paris'te metroda Hâlid Ziyâ ile Hamdullah Suphi birbirlerine rastgelmiş, bir hayli konuşmuşlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelmiş, mazur görülmesini rica ile kendisinin dillerin musikisiyle alâkadar olduğunu ve hangi dille konuştuklarını sormuş. Türkçe olduğunu öğrenince, şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söylemiş. “Eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahzâ konuşmanızı işitmek için sizi devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınız bu âhenkli ve musikili inceliğine ermek için ne uzun zamanların sarf edilmiş olması iktiza eder!” Demiş.

***

Hamdullah Suphi gibi, dilimize önem verenler şimdiki bu halimizi görselerdi acaba ne yaparlardı?..
Evet konuşmayı bilmiyoruz ve neler yapıyoruz:
Her şeyden evvel “şiir dili” olan güzelim “Türkçemizi” çok kötü kullanıyoruz.
Okumuyoruz.
Kendimizi geliştiremediğimiz için;
Kelime hazinemiz çok zayıf
Kendimizi ifâde edemiyoruz.
Kavram kargaşasına sebep oluyoruz.
Kavga ediyoruz.
Asabîyiz.
Saygısızız,
Dikkatle dinlemiyoruz.
Sık sık söz kesme kabalığında bulunuyoruz.
Şiddete başvuruyoruz
Neden?
Konuşmayı bilmiyor olmamızdan.
Neden?
120  bin kelimelik söz varlığını inkâr ediyor olmamızdan.
Neden?
Geçmişimizle kavgalı olmamızdan.
Neden?
250-300 kelime ile konuşmaya  çalışıyor olmamızdan.

***

Bugünkü Türkçe, tarih içinde kazandığı bütün incelikleri ve ses zenginliklerini geride bırakmıştır. Artık konuştuğumuz Hâlid Ziyâ'ların, Hamdullah Suphi'lerin âhenkli Türkçe’si değil, ağzımızda geveleyip kekelediğimiz kulağa hoş gelmeyen bir Türkçe’dir. Maalesef!
Bütün bunları sadece televizyonlarda ve radyolarda yapılan açık oturumlarda ve programlarda mı görüyor, duyuyoruz? Hayır! Milletin en yüce makamı olan TBMM’de hatta parti kurultaylarında  görmüyor muyuz? Bize söz verildiğinde duygu ve düşüncelerimizi derli toplu bir şekilde sunacağımıza; sözü gereksiz tanımlamalar ve tekrarlarla sürekli uzatmıyor muyuz?
Kısacası, meseleyi açık bir şekilde ortaya koyacağımıza, sağlıklı bir bilgi vereceğimize, sürekli ahkâm kesiyoruz ve  bunu hep yapıyoruz.
Dile, ilme, eğitime, kültüre, sanata, gereken önemi vermiyoruz.
Böyle devam ederse daha çok çekeceğimiz var demektir.



Evet, laf olur söylenir geçer, söz duyulur uçar gider.
Bizim için önemli olan ise şudur:
Torbalarımız, heybelerimiz, zihinlerimiz söylenen doğru sözlerle dolmaya hazır mı?
Kendimize soracağımız en önemli sorulardan biri de budur sanırım.

 

 


HEADER

Guest03-02-2010 20:16#2
En zengin dillerin güzel kelimeleri bir araya toplanmış zekice ve hayret verici bir ahenk ile türetilmiş...
Muhteşem (eski) İstanbul Türkçesi ortaya çıkmış...
Konuşanların, konuştuğunu hayran bıraktığı; dinleyenin, merakla ve zorlanmadan dinlediği bu benzersiz dilden nasıl olur da kaçılır? Allah'ım! O dilden kaçan bence kendinden kaçsın bir yerlere sığınsın. İşin tuhafı da o muntazam kelimelerin anlamları uyduruk kelimelere yükleniyor. Bir yerde duyunca da kelimenin aslını; "neyy?" diyenler yok mu? Ahh ahh..!
NOT: Eski Türkçe'yi çok iyi bilen biri olmamama rağmen bir şeylerin bilincinde olmak lazım öyle değil mi?
Alıntı
Guest03-02-2010 16:08#1
Böylesine eşsiz ve büyük bir mirasa biz ne yaptık peki?
Kuşa çevirdik; "karga" kuşuna!

"Öz Türkçe"leştirdi k güyâ... (Bu Öz Türkçe ifadesinden de, seyahat acentaları geliyor aklıma. Bizden sonraki nesil de kalkıp "Öz Hakiki Türkçe" diye bir kuş dili oluşturmaya çalışırsa şaşmamak lazım!)

Ecdâdımız, en derindeki köklerimize bizden çok daha yakınken, bizden daha az mı Türkçü'ydü?
Bizden daha az mı milliyetçiydi?

Milliyetçiliği ırkçılıkla, kafatasçılıkla karıştırdık biz galiba!..

Hicran Seçkin
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile