Seyir Defteri - 01 Mart 2010 (Prof. Dr. Hasan Gürbüz'ü yâd...)

 

 

Bugünkü gazeteyi okurken, sevgili Halime Gürbüz'ün yazısı "cozz" diye düştü içime!
Hani bazen, bazı şeyler çok dokunur ya insana; bana da bu gün bu yazı dokundu...
Babası ölenlere veya daha doğrusu babası olanlara bir hediye, bir mektup, bir ibret olsun.

Bahsi geçen yazıyı ve daha altında da, sevgili İrfan Özfatura'nın geçen sene bu günlerde okuduğumuz "iz bırakanlar" sayfasını yayınlıyorum.

Ben merhum Hasan Gürbüz'ü tanımadım, ama onu tanıyanlardan yeteri kadar insanı tanıdım...
Allahü teala rahmet eylesin, mekanı cennet olsun inşallah...
M:)

Pembe Zamanlar / Halime Gürbüz
01 Mart 2010 Pazartesi, Türkiye Gazetesi

Yâd...  
 
‘Saf acı’dır babanın ölmesi... Kalbin üzerine inen yumruğun acısıdır!.. İçini sızlayan açık yaralar kaplamasıdır. Mezarlıklara dikilen çiçeklerle boy atar babası ölen çocuklar. Özlemlerden, yarım kalan umutlardan, kırık kanatlarından oyuncaklar yapar, oynarlar...

Bir gün yalnız uzandığın yatağında yetim bir çocukla uyanmaktır babanın gitmesi!.. Tek renk bir yapbozun kaybolmuş parçası gibi kalakalmaktır... Sen gibi, cam kenarındaki sardunyalar da cansızlaşır. Güneşe değil, artık kimsenin oturmadığı ‘o’ koltuğa döner yaprakları... Hüznün sindiği duvarlara yapılan her konuşma kesik kesiktir. Zannedersin ki; giden babanın konuşması gereken yerlerdir o susulan anlar. Sağır eder sessizlik, açar ağzını, konuşamaz...

Evin direğinin yıkılmasıdır babanın ölmesi!.. El ele verip çöken damdaki kiremitler, yerine konmaya çabalanır ama hep bir yerlerde eksik kalır. Çatı başımızda duruyor zannederken, ilk yağmurda inceden inceden ıslanılır...

Onun yerine çiçekleri koluna takıp kabristana gitmektir, babanın ölmesi!.. Koyu keder rengi gözlerle yarım kalmaktır... Yetim kalmaktır... Kalbinin odacıklarını kilitleyip anahtarları üzerinden temizlediğin otlarla birlikte atmaktır...

Babanın ölmesi boşluğa haykırmaktır, defalarca seslendiğin gibi ona soğumadan önce. Dört mevsimi de sonbahar kaplar bencilce... Sen gibi çırpınır tellere takılan uçurtmalar, bir ölünün iç çekmesi olur rüzgar...
Sana da önce alışmak, sonra unutmak, en sonunda da hatırlamak düşer!

Yüreğini yamasan da tüm eskilerden, belki de bir ömür,’ tek bir anıyı’ ağırlamakla geçer!..

***
Aramızdan ayrılışının on dördüncü yılında bugün SDÜ Prof. Dr. Hasan Gürbüz Meslek Yüksekokulu’nda anma törenleri yapılan sevgili babamı rahmetle anıyor, dua bekliyoruz efem...



İz bırakanlar / İrfan Özfatura
08 Mart 2009 Pazar, Türkiye Gazetesi

Prof. Dr. Hasan Gürbüz BİR BAŞARI HİKÂYESİ


Hasan Hoca’nın cenazesinde Isparta sokakları insan almaz. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel de memleketinin yetiştirdiği güzide hocanın ailesini acılı günlerinde yalnız bırakmaz.


Bazı isimler vardır ki kolay unutulmaz, ölürler ama hatıraları yaşar, sanırsınız koridorda karşınıza çıkacak... İşte Prof. Dr. Hasan Gürbüz de onlardan biridir...
Bakın bu yazıyı hazırlamak kolay oldu, zira kardeşi Muammer Gürbüz çok tatlı anlatıyor. Bize de teybin düğmesine basmak kalıyor:
Babam kışları İstanbul’da süt satardı, yazın Sütçüler’de bağa bahçeye bakar. Hasan Abimle ben İstanbul doğumluyuz ama Sütçüler’i de biliriz bir o kadar... 61- 62 olabilir. Hiç unutmam el kadarım daha, köy bebesiyiz işte, karnı şişik, sıska... İlçeden 1-2 saat uzakta anamın ahretliği var. Biz bizim mahsullerimizden götürürüz, onlar kendilerinkinden ayırırlar. Bir nevi takas. Rahmetli anam o gün Hasan abimle beni yolladı. Bindik merkebe tık tı kı, tık tı kı... Kadıncağız bizi karşıladı, yedirdi, içirdi, torbaları hazırladı, bir de oğlak kattı yanımıza.
Ne kadar küçüğüm düşünün abim heybenin bir gözüne oğlağı koydu, bir gözüne beni oturttu. Kıl örme de insana nasıl dalar. Darlanmıyayım diye bir kayrak taşı yerleştirdi ayağımın altına. Biz önde o arkada... Kendi yayan yapıldak, beni yürütmez asla...
Aramızda 5 yaş fark var ama o hem abilik hem babalık yaptı bana...

***

EYÜP SULTAN YILLARI
İstanbul’daki hemşehrilerimiz genelde süt satarlar. Çoğu bekar odalarında kalıyor. Merkez Aksaray! Akşamları Menderes kıraathanesinde buluşuyor, hasret gideriyorlar. Vatan Caddesi yeni yeni yapılıyor daha, evler yıkılıyor, molozlar dökülüyor. Bunları eşeleyip duruyoruz, bazen bakır kuruş, delikli para çıkar. O bulduklarını benim cebime koyar. Eh, koskoca abi tabii... Pertevniyal’de orta mektep okuyor.
63 ile 65 arası Eyüp’te üç ev değiştirdik. Düşünün 6 çocuklu ailenin eşyası bir at arabasına sığıyor. En büyük parça yuvarlanmış yatakla, tel dolap...
Dört erkek çocuk yan yana yatarız, ben Hasan ağabeyimden ayrılmam. Aynı döşeği paylaşırız, üstümüzde yamalı yorgan. Döşek dediğin kaput bezinden bir çul, içine mısır yaprağı doldurmuşlar. Hasan Abim o şartlarda Eyüp Lisesini birincilikle bitirdi, ben kör topal gidiyorum, ite kaka.
Abimle birlikte tel araba, çember yaparız. Bir gün tahtadan kayık yonttuk. Çeviriyoruz lastik buruluyor, bırakınca pervanesi dönüyor. Bakalım nasıl yüzecek? Haliç’te denemeye karar verdik. Kurduk, koyverdik bizim tekne alıp başını gitmez mi? O kadar uğraşmışız, bırakır mıyım, yakalıyayım derken düştüm suya. Abim canı pahasına kurtardı beni, düşünmeden atladı ardımdan... Birlikte simit, galete, pişmaniye satarız. Bir ara ben pazarcıya çırak oldum, zerzavatçilik havalı meslek o zamanlar. Ustam bakmış hevesliyim cepli bir önlük diktirmiş bana... Belime eliyle bağladı adamcağız, pangınotlar bu göze, bozuklar şuraya... Bakın şu işe ki o hafta da mal gelmedi, canım nasıl sıkıldı ama... Ve yanımda yine abim, bir yandan teselli verir, bir yandan saçımı okşar. “Takma be birader, haftalar bitmedi ya...”

***

BAYRAMPAŞA
Yıl 965... Kartaltepe’de bir arsa aldık, bir de gecekondu kondurduk, kurtulduk kiradan. Annem Isparta’dan halı getirir, konu komşuya satar. Günü gelmeden arsa taksidini kapatmaya koşar. Emlakçı (Hacı Recep Amca) bu dürüstlüğe bayılıyor. “Gelsin Hasan yanımızda çalışsın” diyor. Abim erkenlerden büroyu açar, çay demler, misafir ağırlar, muhasebe işlerini yapar, on parmağında on marifet öylesini nereden bulacaklar?
Hacı Amca Bulgaristan göçmeni, kadastro okumuş zamanında. Ağabeyimi ahbaplarından Fahreddin Beyle tanıştırmış... Fahreddin Bey albay emeklisi ama tarih desen onda, edebiyat desen onda... Farsça, Osmanlıca sular seller gibi... Hâza derya...
Abim zaten insan iyisiydi onları tanıdıktan sonra oldu mu aliyyül âlâ... Kul hakkı geçecek diye uykuları dağılır, o yaşta ehl-i takva... Her gün eve yeni bir şeyler öğrenmenin heyecanı ile koşar. O ne güzel menkıbeler, o ne içli kıssalar... Annem gözyaşlarını tülbentine emdirir, babam usul usul ağlar. Kardeşlerim ona keza...
Hacı Recep Amca abimi evlad edindi adeta, netice de kızını da verdi ona...

***

HAYDİ ŞAMPİYON
Hayatımın dönüm noktalarında hep Abim vardır. Yıl 72-73... Matbaada çalışıyorum, değişik arkadaşlar edindim o aralar. Unkapanı’ndan bir gitar almışım, dımbırdatıyorum aklım sıra... Abim bir gün eve geliyor, aleti görüyor. Eh kaçın kurası, kimlerle düşüp kalktığımı anlıyor. Gitarı kırıp parçalıyor, anneme “söyle biradere, beni görsün” diyor.
Bu ne demek? Dövecek!
Kendimi marizlenmeye hazırlayıp çaldım kapıyı, sımsıcak karşıladı, oturttu karşısına! “Bak abim, söyle ne istiyorsan yapayım ama onlara takılma!”
- O zaman sen de beni karateye yolla.
- Bu işi en iyi bilen kim?
- Yücel Spor... Biraz pahalı ama...
- Hiç önemli değil... Göreyim seni şampiyon, beni utandırma!
Gitmiş malzemeleri almış, akşam baktım yatağımın üzerinde urbalar, kuşaklar.
O hep takdir getirir, yüksek yüksek puanlar... Ben pek kovalamam tabii üniversite de hayal.
Abim doktora için İngiltere’ye gidince beni de yanına aldı, “Aman aslanım şu İngilizce’yi kap, ne demişler bir lisan bir insan...”
O doktorayı bitirdi döndü, askerlik çağım geliyor ben de memleketin yolunu tuttum. Devreyi bekliyor, boş boş geziyorum.
Bu arada bir 56 şevrole aldık. Araba perişan, kaporta harita gibi, motor çatlak. Ortanca ağabeyim tamirci ya, bahane ile iş çıksın ona...
Arabayı bir güzel topladık, millet gözünü alamıyor. Koyu gri (sıçan tüyü), açık gri yaptırmışız, o günlerde öylesi moda. Ön çamurlukta mekanik taksimetre, hatırlar mısın bilmem “serbest” “dolu” yazar, kuşakta sarı siyah damalar... Arabaya kuruldum, taksicilik yapıyorum ama göreceksiniz beni, bir hava, bir hava... Saçlarımı limonla tarıyor, yumurta topukların ökçelerine basıyorum... Niyetim bir taksi durağı açmak...
Bir gün yanıma oturdu, “Söz dinler misin abisi?”
-Seni kırar mıyım?
-Öyleyse üniversite imtihana gir bir daha!
-Ya abi ya! Kaç kere girdim, olmuyor işte olmuyor!
-Sen gel beni dinle.

***

ABİ BURSUYLA
Götürdü MTTB’nin üniversite kursuna kaydetti. Hiç unutmam Faruk Demir, Ayhan Okyar, Osman Özer gibi çok değerli hocalar var. Üniversite imtihanından netice gelmez mi “Yıldız Elektrik Mühendisliği!” Hayda!
Ama okumak gibi bir niyetim yok, kolumun altına defter cetvel sıkıştırıp, yollara düşemem bu saatten sonra. Bizim de kendimize göre bir itibarımız var, di mi ama. Bir ara diferansiyeline baksın diye Şevroleyi tamirciye bıraktım, o arada arabayı satmışlar.
Nasıl kızdım anlatamam. Anahtarı fırlattım attım. Sizin de... Arabanızın da...
Eğer, o taksi dursa okuyamazdım. Abimin ileri görüşü. Bakıyor kaptırmışım. “Satın gitsin” diyor “zararına da bakmayın, yeter ki kurtulsun bundan!”
Üniversite yıllarımda Hasan Abim devletten aldığım burs kadar, burs verirdi bana . Çoluk çocuk sahibi olmasına rağmen, paramı aksatmaz asla.
Adapazarı’na, Ankara’ya, Isparta’ya, Edirne’ye derse gider, beni de alır yanına. Bensiz ne köfte geçer boğazından, ne ciğer tava...
Bir keresinde kayınpederinin arabasını almış. 76 Nova... Müthiş bir otomobil, düşünün imparatorlar biniyor ona... Baktı hevesliyim “geç kullan” dedi. Arabada çıt yok, yağ gibi kayıyor. İyi de önümde bir kamyon... Ne yürüyor, ne yol veriyor, fırsatını bulup önüne geçtim, bastım frene... Kamyon durmaya çalışıyor ama ne mümkün. Balatalar ağlıyor adeta, langır lungur sesler, damper koptu kopacak. Gözüm aynada tam bize vuracak, topuklayıp kalktım. Olacak iş mi yani, resmen vukuat!.. İyi de adam o külüstürle beni nasıl yakalayacak? Üç adım gittik gitmedik kırmızı ışık. Nasıl da uzun yanıyor. Adam ağır ağır geldi, dayandı arkamıza. Cart cart cart el frenini çekti, bir indi, levye, takoz ne ararsan... Abim fırladı arabadan “tamam kardeş tamam” dedi kamyoncuya, “hep böyle yapıyor, eğer ben de bu şoförü kovmazsam!”
O öfkeli adam alttan almaya başladı “yok yani beyfendi, işinden olmasın, kabahat biraz da bende aslında...”
Yıl 1978, Balıkesir’de 45 gün staj yapacam. Yaz günü ya, gezmem lazım, abimin altında bir Ford Cortina var... Şunu bana versene dedim, çıkarıp anahtarı attı kucağıma... Şimdi düşünüyorum da... Hem iki çocuklu, hem sağa sola derse gidiyor, araba nasıl ihtiyaç, adeta ilaç ona...
Gazetemizin kuruluşunda abimin hayli emeği vardı. Beni de gazeteye o aldı. Musahhihlikten, mürettiplikten başladım, taa en alttan...
88 yılında Burmingham’da bir fuara katılmıştık, yıllar sonra buluştuk Londra’da. Eski günleri yad ettik, adayı dolandık baştan başa...
İstanbul’a dönüyoruz. Teyyarede sordu “İngiltere’yi nasıl buldun bu defa?”
“Orada harcanan günlere yazık” dedim, “ne öldürür, ne güldürür. Bi numara olmaz bunlardan...”
-Al benden de o kadar...
İlk gidişte ne biçim tesirinde kalmıştım halbuki, demek insanın ufku açılıyor zamanla...

***

MEMLEKET SEVDASI
Hasan Abim memleketine aşıktı, Isparta’dan hiç kopmadı. Birkaç dönem gel seni milletvekili yapalım dediler kısmet olmadı. AP listesinde güçlü isimler vardı zira. Isparta’da üniversite açılınca rektörlüğe çağırdılar.
Kurucu rektörlük sıkıntılı iş, lakin abim genç, neşeli, civarı iyi tanıyor.
Sütçüler’in tabelasında 4 bin yazsa da iki bin nüfusu bile yoktu aslında. Köy görüntüsünden kurtulsun diye ilk apartmanı abim yaptırdı. Altını kütüphaneye verdi sonra. Hastane için de çok uğraştı ve işi kopardı. Derken muazzam bir yurt binası yaptırdı, Meslek Yüksek Okulu kazandırdı ayrıca...
Şimdi abimin adını taşıyan okulda 5 branştan 700 talebe okuyor. Eskiden belli bir saaten sonra ekmek, yemek bulunmazdı, bugün onlarca lokanta çalışıyor. İki bakkal vardı şimdi üç büyük market var, kuyumcu, kırtasiyeci, ayakkabıcı, manifaturacı, fotoğrafçılar... Otobüs seferleri de arttı, bırakın Isparta’yı, aktarmasız Antalya’ya İstanbul’a yolcu çekiyorlar.
Abim Isparta’ya gidince bütün dernekleri, grupları, cemaatleri bir araya getiriyor. Bir hafta birinin binasında, bir hafta diğerinin binasında toplanıyor, el birliği ile o kursun, ya da yurdun eksiklerini gideriyorlar. Sonra Belediye Başkanını, Valiyi, Emniyet Müdürünü ikna ediyor her cumayı değişik bir yerde kılıyorlar. Şevket Demirel de ekibe katılıyor. Halkla omuz omuza saf tutuyor, çayını, çorbasını içiyorlar. Nasıl bir birlik, beraberlik... Yabancıların bile dikkatini çekiyor.
O cuma da Atabey’e gidecekler. Lakin Amerikalılar gelmiş Tıp Fakültesi Projesini etüd ediyorlar. Neyse adamları yemeğe uğurlayıp, namaza koşuyor. Vakit dar, arkadaşı altındaki arabaya güvenip topukluyor. İslamköy’ü geçiyorlar, yol geniş ve sakin ama araç kontrolden çıkıyor, ağaca vurup takla atıyor. Şoförde çizik bile yok ama Abim Rahmet-i Rahmana kavuşuyor. Müezzinlerin eli kulağında, uzaktan uzağa ezan sesleri geliyor.
Annemi de dört yıl evvel aynı gün (1 Mart) kaybetmiştik... Defnettik yanı başına...

***

Mert, fedakâr, vefakâr...
Ekmekçizade yurdunu teslim almışız. Yurt dediğin bir medrese eskisi, ortalık per perişan. Örümcek ağları, şişeler, atıklar... Bütün odaları tek tek temizledik onunla. Hasan’la çalışmak büyük zevk, velevki çöpçülük bile olsa...
Birlikte güreş tutarız... Ben yenilmeli oldum mu gıdıklarım, kahkahaları çınlar ortalıkta. İlerleyen yıllarda da yurdu çok kolladı... Talebelere ne lâzım... Bulur, buluşturur mutlaka...
Bir gün beni Hacı Recep Amcaya götürdü. Rahmetli “gelin size arsa vereyim” dedi, “borcunuz bitsin, bana satın kârıyla.” Cüzi paralarla taksitlerimizi ödedik, her gittiğimizde ikram. Çay söyler, kebap ısmarlar... Borç bitti rahmetli sordu: “Kaç para verdiniz bugüne kadar?”
-Şu kadar...
-Al sana üç misli! Ama beni dinlersen satma! Bekle biraz, buralar 100 kat artacak.
Dediği gibi de oldu, eğer şu anda maddi bir imkanım varsa hep o arsadan.
Hasan Abi neşeli ama cesurdu da, ben gözü kara geçinirim, onun gözü benden kara. Sövsen dövsen aldırmaz ama mukaddes değerlere dokundurmaz. Mert, fedakar, vefakar... Tam yola çıkılacak insan, kardeşim gibi özledim inan burnumda tütüyor... Ali İsmail Mahnoli

***

Ustasıydım amirim oldu
Mehmet Şevket Eygi bir makalesinden ötürü hapis cezası almış, Arabistan’a gitmiş. Babıalide Sabah gazetesinin idaresini Zeki Celep’e bırakmış. Zeki Bey genç bir ekip kurmak istiyor. Beni de çağırdılar, fotoğraf arşivinden başladık, bilahere yazı işleri, sayfa sekreterliği filan. Eski usul matrisler, kurşunlar...
Zamana karşı bir yarış, yetişemiyoruz baskıya... Bir gün Mehmet Emin İnler samimiyetle konuştu. Hasan diye arkadaşım var, tanısanız beni oturtmazsınız burada. Süper bir çocuk, inanın hızınıza hız katar.
Onu da aldılar, ben Hasan Gürbüz’e iş öğretiyorum güya. Bir süre sonra beni geçti, typometreyle, dizgi makineleriyle oynuyor adeta.
Hakikat Gazetesi kurulunca Yazı İşleri Müdürümüz oldu. Derken üniversiteye girdi, doktora, doçentlik... Hızla yükseliyor...
Hem çalışkan, hem becerikli her kesimden insanla dost oluyor, herkesin işine koşuyor.
Hasan Abinin, Resullulah Efendimize (Sallallahü aleyhi ve sellem) büyük bir muhabbeti vardı, bilirim Haremeyn denince gözleri dolar. Bir tatil dönemi, dayanamıyor gizlice hacca gidiyor. Hocasının da arayacağı tutuyor. Kayınpederi Hacı Recep Amca fakültedeki dengeleri ne bilsin, “Hasan Mekke’de” demez mi? Sanki kürsüye bomba düşüyor, baskı baskı baskı... Netice de üniversiteden ayrılmak zorunda kalıyor. Garibim gidip Milli Eğitim Bakanlığında vazife alıyor.
Doğrusu ben ona rektörlüğü de yakıştıramamıştım. Malum ciddi bir makam, onun gibi pür neşe bir insan, onca akademisyen arasında nasıl yapar?
Vefatından sonra kardeşi Muammer’i görünce dayanamadım. Sarıldık ağlaştık, çocuğun da neşesi kaçırdım hiç yoktan. Suphi Birpınar

***

Genç yaşta kurucu rektör
Hasan Gürbüz hem okumak hem çalışmak zorunda kalmasına rağmen tahsil hayatını başarılarla taçlandırdı. İlk, orta ve lise yıllarında birinciliklere ipotek koydu ve 1970 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. İ.Ü. İşletme İktisadı Enstitüsünü de birincilikle bitirdi.
1971 yılında İÜ. İşletme Fakültesi Denetim Kürsüsüne asistan olarak girdi.
73-74 yılında Londra’da doktora üzerine çalıştı ve Dr. unvanını aldı.
76-77 Sakarya DMMA öğretim üyesi ve Akademi Başkan Yardımcısı...
1977-79 MEB müşavirliği ve vekaleten YAY-KUR Başkanlığı yaptı.
1978-79 İngiltere York Üniversitesinde misafir bilim adamı...
1980 Muhasebe Doçenti unvanı ile İTİA’da öğretim üyeliği...
1988 Marmara Üniversitesinde Muhasebe Finans Profesörü...
Çeşitli tarihlerde ABD, Almanya, Fransa, Belçika, İspanya, SSCB, Suudi Arabistan, Mısır ve KKTC’de çalışma ve uygulamalarda bulundu...
Kasım 1992 tarihinde Isparta Süleyman Demirel üniversitesine rektör olarak atandı.
1 Mart 1996’da elim bir trafik kazasında hayatını kaybetti.





HEADER

Guest04-03-2010 14:58#4
Bu vesileyle, dayıoğlum (ve bir kasıt neticesi vefatına sebeb olunan) merhum Prof. Hasan ağabeyime tekrar Allah'tan rahmet diler, yetimlerine sabır ve sağlık içersinde uzun bir ömür niyaz ederim. E. halasıoğlu İsmail Hakkı Avcı.
Alıntı
Guest02-03-2010 11:44#3
Halime Gürbüz hanımın duygusal yazılarını okuduğumuz nadir tarihlerden biri...
Hani, "hayatın durduğu anlar" gibi; bir evladın (tabir yerindeyse) "durduğu" anlardan biri bu da demek ki...

Bizleri de bu acıyı tatmadan, babalarımızın kıymetini bilenlerden eylesin Mevlam...

Mekanı cennet olsun Hasan Gürbüz ağabeyin.

Hicran Seçkin
Alıntı
Guest01-03-2010 14:45#2
Babamla paylaştıklarımı düşündüğümde, kendi çocuklarıma bakarım ve onların babalarından ayrı büyüyor olmaları daha bir içimi yakar. Gerçi benim babam çok ender bulunur da...
Alıntı
Guest01-03-2010 12:37#1
Bu yazı, bana da aynı tesiri yaptı. Bir acayıp oldum. Gözlerim doldu.
Hasretlik ve baba noksanlığı bu kadar anlatıllırdı ancak.

Halime hanıma teşekkürlerimi bildirdim.
Size de çok teşejkkür ederim güzel insanlarla faydalı şeyleri paylaştığın için.
Cenabı Allah razı olsun...
Muhabbetlerimle...

Ragıp
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile