Seyir Defteri - Orucu hangi vakte göre tutmak?


Geçen sene şu takvime göre oruç tutmuştum, acaba bu sene hangi takvime göre oruca başlayayım?..
Duysak da duymasak da buna benzer sözleri, milyonlarca insanın aklının bir köşesinde hep şu çelişkili sorular var:
Basılan takvimlerin bir kısmı doğru değilse Diyanet neden bunların dağıtılmasına izin veriyor?
Diğerleri yanlış ise, Diyanet neden bu yanlışı devam ettirmekte ısrar ediyor?
Ayrı satlerde iki ayrı oruç vakti olamayacağına göre, neden takvimlerden birine karar verilmiyor?
Dünyanın dönüşü değişmediğine göre, günlerin uzunluğu yüzyıllardan beri aynı olduğuna göre, her zaman kullanılan imsak ve namaz vakitlerinin durup dururken değiştirilmesine neden ihtiyaç görülüyor?
..öyle değil mi?



Ramazan ayı öncesinde, bazı firmaların şipariş alıp takvim basma mücadelesi sürer...
Ramazan ayı girdiğindeyse oruç tutacak kimselerin;
"-Sağdan soldan elime geçen takvimlerde yazan farklı vakitlerin hangisine uyacağım" tereddüdü başlar!
İşte bu soru gelmiş ve cevabını yazmış huzurpınarı. Onu görünce hatırladım ve (bazı insanlar vakti kaçırmasın, oruçlarına yazık olmasın) diyerek Seyir Defteri'mizi bu konuya açtım.
Önce bu soru ve cevabını okuyacaksınız ve hemen ardından da Muammer Erkul imzasıyla Türkiye Gazetemizin Stop köşemizde yayınlanan değişik yazılarımızı tarihleriyle birlikte ekleyeceğim...
Konu önemlidir.
Dikkate alınmasını tavsiye ederim...



Huzurpınarı'ndan gelen posta:

Sual: Takvimler ve Ramazan imsakiyeleri neden farklıdır, niye hepsi aynı değil?
 
CEVAP
Bugün ülkemizde, iki çeşit takvim ve imsakiye yayınlanmaktadır. Bir kısmı, yüz elli senedir kullanılmakta olup, doğruluğunda en ufak bir şüphe, tereddüt hâsıl olmamış namaz vakitleri cetvelini aynen muhafaza eden takvimler; bir kısmı da, 1983'ten sonra, imsak vaktini uzatan takvimlerdir.
 
1983 yılından önce bütün takvimler aynıydı; fakat 1983'ten itibaren, Diyanet İşleri temkin vakitlerini kaldırdığından, böyle farklı iki durum ortaya çıkmıştır. 1983 tarihinden önceki takvimlerin yanlış olmadığını herkes kabul etmektedir. Bu hususta bir ihtilaf yoktur. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 30 Mart 1988 tarih ve 234–497 sayılı müftülüklere gönderdiği tamimde şöyle denilmektedir:
(1983 öncesi takvimle yeni uygulama arasında sadece temkin farkı bulunmaktadır. Buna göre 1983 öncesindeki uygulama yanlış değildir.)
 
Türkiye Takvimi ile diğer bazı takvimler, doğruluğunda ittifak olan 1983 öncesine göre hazırlanmaktadır. Diyanet'in tamiminde bildirdiği gibi, 1983 yılından önceki uygulamaya göre hazırlanan takvimlerle bu takvimlere dayanılarak hazırlanan Ramazan imsakiyeleri yanlış değil, sadece temkinlidir. Yani Türkiye Takvimi’nin yanlış olmadığını Diyanet de bildirmiştir; çünkü ecdadımız takvimin başlangıcından beri, bu vakitleri esas almış, Diyanet de daha önce uzun yıllar, Türkiye Takvimi'ndeki vakitleri uygulamıştır.
 
Temkin nedir, âlimler, bu temkini niçin koymuştur? Kısaca bunu da izah edelim:
 
Bir namaz vakti hesaplanırken, hesabı yapılan şehrin arazisinin yükseklik ve alçaklık, doğu-batı, kuzey-güney, genişlik gibi durumlarının göz önüne alınması gereklidir.
 
Ayrıca vakte tesir edecek atmosfer şartlarının da en anormal hali düşünülerek, bütün bu şartların hepsini karşılayarak, vakti emniyet altında tutacak zamana, vaktin temkini denir. Bu vakit, ibadet vaktinin emniyeti bakımından zaruri olarak konulması şart olan bir zamandır.
 
Türkiye Takvimi, ehil kimseler tarafından, çok hassas bir şekilde hazırlanmıştır. Bu hususta takvimimizde her ay, (Mühim Tenbih) başlığı altında ikaz yapılmaktadır.
 
Mevcut takvimler içinde, Türkiye Takvimi ve bu takvim esas alınarak hazırlanan Ramazan imsakiyeleri temkinli olup, en uygun olanıdır.



Türkiye Gazetesi'ndeki STOP köşemizde, "temkin vakti"nden bahis geçen yazılarımız.
Özellikle de son yıllarda çıkanları tavsiye ederiz:                  

İstim düdüğü [05 Kasım 2003 Çarşamba]

 

Vapur, mahallenin hizasına geldiğinde, sanki bizim için, mutlaka uzun bir düdük öttürürdü:
"Ffvvvvvvvp!.."
Bu, insanın içinden gelen sıcacık duygular gibi, vapurun da içinden çıkan sıcak buharlarla; "aman kimse kalmasın" gibisinden üflenmiş bir sesti, ve başka zamanlar çıkan "v'ooort!" sesine benzemezdi...



Sanırım ki kaptan, mavi suda iskeleye doğru kayan vapurun tepesindeki penceresinden, mahalleye doğru şöyle bir bakardı. Bilirdi ki, şu an; kahvaltısının son lokmasını ağzına tıkmaya çalışanlar var. Çay bardağının dibindeki son yuduma kıyamayıp, onu da yutmaya çalışanlar var... Hatta, hatta bir türlü açamadığı ikinci gözünü de açmak, pantolonunun bacaklarını merdivenlerde çekmek, kemeriniyse alt sokaktan geçerken sıkıştırıp, "labalap labalap" ayak sesleriyle "bu gün de işe gittiğini" herkese duyurabilmek için, işte bu "fvvvvvvp" sesini bekleyenler vardı... Benim gibi!..



Yazlık sinema ölüsünün yanından geçer ve iki durak koşardım. Caddeden iskeleye doğru kıvrıldığımda görürdüm ki; olgun, oturaklı, erkenci yolcular çoktan yerlerini alıp çaylarını söylemiş, çımacılar çözecekleri halatın başına geçmiş, geç kalanlarsa bir an evvel biletlerini alabilmek için gişede tepinmekte...
Çoğu zaman çoğumuz "atlama" sesleri arasında atlardık, artık hareket etmiş olan vapura,,, ama hep yetişirdik!..



Sonra... Uzun yıllar sonra bir şey oldu. Ya kaptan değişti, veya yeni bir kanun çıktı da bunu uyguladılar. Ama vapur, mahallenin önünden geçerken artık düdük öttürmüyordu!..
İskeleye sessiz sedasız yanaşıyor, beklemekte olan yolcuları yükleniyor ve son bir "vorrrt" sesiyle kayıp gidiyordu...
Bizler, son lokmalarımız avurtlarımızda, giyemediğimiz son kıyafetlerimiz koltuklarımızın altında, birbirimizi çiğneye çiğneye ve kan ter içinde iskeleye varıyorduk, ama nafile... İş işten geçmiş oluyordu!..



Ne değişmişti ve neden değişmişti, bilmiyorum...
Bildiğim, artık çoğumuzun yolu değişmişti. Çünkü o istim düdüğü heyecandı bizler için, ve "geç kalma, koş, yetişebilirsin" demekti...
İşte o değişikliğin ardından, artık (koşsak bile) nasılsa yetişemeyeceğimize şartlanıp, otobüs ve diğer vasıtaları kullanmaya başladık. Ama haftanın neredeyse her günü işlerimize geç kalmaya başladık!..
Vapur birilerini alsa da iskeleden, daha fazlası orda, öylece, iskelede kalıyordu; vapurun, artık, düdüğünü, yanaşırken değil de; "iskeleden ayrılırken" öttürmeye başlaması yüzünden!..
"Temkin" (ihtiyatlı davranma, tedbirli olma, sakınma) diye bir kelime duydunuz, değil mi?..



Hatırlarsınız, uzun yılların ardından, takvimlerdeki ve Ramazan imsakiyelerindeki "temkin vakti"ni kaldırmıştı birileri. Büyük tartışmalar da çıkmıştı bu yüzden... Sahur zamanının (yani, sanki iskelede kalma süresinin) başını yazan takvimler, birdenbire "sonunu" yazmaya başlamıştı!..
Ben, bu iki ayrı olayı, birbirine benzetiyorum. Çok kereler iskelede kaldığım için "temkin vakti konmamış" takvimler kafamı fazla karıştırmadı, anlamakta zorlanmadım. Orda yazan vakitten on-onbeş dakika erken kestim yemeyi, ve "vapuru" kaçırmadım!..
İşte bir zamanlar, bizim eski kaptanın yaptığı da aynen buydu...
İskelede kalacağı süreyi bir temkin vakti olarak haber veriyordu, ve bizi vapura binememekten kurtarıyordu...

Stop
Muammer Erkul
05 Kasım 2003 Çarşamba





Geyik budu [12 Kasım 2003 Çarşamba]

 



(Peşin peşin anlaşalım. Bu yazı iki günlüktür. Bugün okuyup yarın okumazsanız, eksik kalır...)

Tilki kurnazı, ormanda gezinirken, birden durur; o da ne?..
Aman Allah’ım!.. İşte bir ağaç, ve ağaçta bir dal ve de dalda bir but... Hem de bir geyiğin budu...
Burası dağın başıdır, hava soğuktur, ve tilkinin karnı da açtır, ama şüphelenir; kim ve niye asmış böyle bir yağlı lokmayı göz önüne, diyerek. Kontrol etmeye başlar ki; o ne? Yanılmadığını anlar; çünkü bu bir tuzaktır!..
Geyik budu iple bir bombaya bağlıdır...



Tilki yeterince uzaklaşır ve başını kollarının arasına koyarak yatar.
Biraz sonra kurt görünür. O da ilk önce mıhlanmış gibi buda bakakalır. Sonra, orda öylece yatan tilkiye dönerek;
-Heey, der. Tilki kardeş, sen ne yapıyorsun öyle?..
-Hiiç, diye cevap verir tilki. Sadece yatıyorum.
-İyi ama, burda bir geyik budu var!..
-Evet var. Biliyorum...
-Peki, madem biliyordun da neden yemedin?
Umursamaz şekilde, şöyle biraz kıpırdar kurnaz tilki, ve sakin sakin cevap verir:
-Bugün oruçluyum da...
-Haaa, der kurt. Ben yiyeyim o zaman?..
-Buyur, der tilki. Sana afiyet olsun. Zaten benim uykum var...



Kurt buta bir uzanır ki; aman Allah!.. Bir patlama; ortalık toz, duman!.. Zavallı hayvan dallara kadar havaya uçar ve on-onbeş adım ötede yere düşer; yaralı, perişan, ve hareketsiz...
Zar zor gözlerini araladığında bakar ki; tilki gitmiş, budun başına çökmüş, ve sakin sakin, afiyetle gövdeye indirmekte. Sinirden çılgına dönmüş halde;
-Utanmaz hayvan, diye bağırır... Hani sen şurda uyuklayarak oruç tutuyordun ya?..
Tilki, artık parmağını bile oynatmaktan aciz kurda göz ucuyla bakar. Ağzındaki iri lokmayı şapırdata şupurdata yutar. Sonra da, pişkin pişkin;
-Biraz önce top patladı, duymadın mı? Der...



Çok komik, değil mi?..
Aslında bu fıkrayı; arkadan gelecek olan yazıyı biraz yumuşatmak için, baş kısma sonradan ekledim...
Yazı iki güne uzadı, ama iyi de oldu..
Peki ne mesaj veriyor bize, diye sorarsanız hemen söyleyeyim. Şunu diyor bu fıkra:
Herkesin topu başka zamanlarda patlıyor!.. (Haaa, bak bu ilginç bir konu işte!..)



Geçen gün, bizim eski mahalleye uğrayan vapurun eski kaptanından bahsetmiştim. Ve onun, düdüğünü “iskeleden kalkarken” değil de vapur “iskeleye yanaşırken” çaldığını ve bununla “oruca başlama zamanı” arasında zihnimde kurduğum bağlantıyı anlatmıştım.
Şimdi hayretler içindeyim ki; meğer bunu bilmeyen ve anlamak istemeyen insanlar varmış! Hem de hâlâ, hem de bu kadar duyduktan, okuduktan sonra...



“Senin gibi saçı uzun, aklı kısa bir adam ne anlar böyle konulardan” diyen bir iki ..biip.. olur gene şimdi; ama adının başına “bilmem ne” yazdıran ..biiip..lerin, ekrana çıkıp da aklına ne gelirse hönkürdükleri zamanda, ve bazı ..bip bibip..lerin önlerine konmuş İngiliz arpasıyle semire semire bin yıllık takvimlerin değiştirilmesini alkışladıkları zamanda; doğruyu bilen kişi elbette söyleyecek... (Sonu yarın)



Stop
Muammer Erkul
12 Kasım 2003 Çarşamba





Bir lokma geyik [13 Kasım 2003 Perşembe]

 



(Bugünkü yazıyı okumadan evvel dün çıkan ilk kısmını da okumanızı tavsiye ederim..)

Aklı başında olan herkes bilir ki; iki ayrı takvim var, ve yine herkes bilir ki; bunlardan biri 15 sene kadar önce değiştirilerek (olduğu gibi korunan) diğerinden ayrılmış...
Acaba insanlar niye anlamıyorlar; (1)güneşin TAM doğduğu an, (2)günün TAM öğle vakti, (3)güneşin TAM battığı anın tespit edilmesi kadar net değildir bazı vakitler. Hangi vakitlerdir bu kadar net olmayan vakitler?.. (1)İkindi vakti, (2)yatsı vakti ve (3)sahur zamanı... Yani güneş ışığı koca bir yumak gibi dünyanın üstüne sarılırken; biz üç zamanı yani güneş, öğle, akşam anlarını (örnek olarak) incecik bir kalemle bile net olarak işaretleyebildiğimiz halde, diğer üç zamanı (ikindi, yatsı, sahur) ancak kalın bir fosforlu kalemle belirtebiliriz...
Bu, dikkat edilecek birinci husustu...
İkincisiyse şu; artık şehirlerin doğu ucu ile batı ucu arasında yüz kilometre kadar mesafe var, ve her şehir için takvime zaman yazılırken şehrin ortası dikkate alınıyor. Öyle, değil mi?..
Anlaşılmayan bir şey var mı buraya kadar?..



Bahsi geçen iki takvim arasındaki fark; 10-15 dakikalık “temkin vakti” farkıdır. Yani, bu (gri, flu, tam net olmayan, vaktin girip girmediği kesin olmayan) belirsiz vaktin, bir takvim en başını alıyor, biri ise en sonunu.
Yani bu temkin zamanını dikkate alanların TAMAMI oruçlu olunması gereken zamanda bir şey yememiş olduğu halde, bu vaktin sonuna kadar yeyip-içenlerin (hadi tamamı demeyelim ama) pek çoğu, oruç zamanında yeyip içmiş oluyor. Değil mi?..
On sene kadar evvel bu konu çok tartışılıyordu ya, hırsımdan ağladığım oluyordu. Çünkü sevdiğim insanlar sahura kalkıyordu, gözümün önünde yemeklerini yiyordu. Sonra oruç vakti başlıyordu. Onlar bu oruç zamanın ilk on dakikasında bir iki lokma daha yeyip veya yarım bardak su içip ORUÇLARINI BOZUYOR, ziyan ediyorlar; ardından da taa akşama kadar boşu boşuna aç duruyorlardı. Ve iftar vakti; “Allah’ım orucuma sevap yaz” diye yalvarıp duruyorlardı!..
İnat var ya inat, başka hiçbir şeye benzemiyor...



Bir zamanlar yaşadığımız başka bir mahallenin müezziniyle bunu konuşmuştuk. Öyle ya, onun bari bunları biliyor olması gerekmez miydi?.. Evet, biliyordu. Ama “Ben maaşlı bir devlet memuruyum”, diyordu adam. “Takvimde yazan vakte kadar kendi evimde yemeğimi yerim. Sonra çıkıp camiye gider ve ezan okurum...”
-E, be adam, millet sen okuyuncaya kadar yiyor-içiyor ya!..
-E iyi de, bundan bana ne?.. Milletin tuttuğu veya bozduğu orucun muhafızı ben miyim? Onlar sofradan erken kalkmıyor diye ben niye yarım bırakayım ki tabağımdaki yemeğimi?..



İşte bazı insanların bunu, yani temkin vaktini (nasıl olup ta anlamamakta ısrar ettiğini) anlamadı aklım şimdiye kadar, bir de; AIDS’li olduğunu söyleyen ..biiip..lerle pazarlık yaparken görüntülenen ve, mikrofona “biz askeriz, AIDS mikrobu Türk’e bir şey yapmaz” diye saçmalayan ..biip..lerin nasıl olup ta bu kadar salak olabildiğini anlamadı...
İkisi arasında yine de fark var.
Çünkü hastalarla pazarlık yapanlar hem cahil hem de sarhoş, diğerleri ise (güya) hem ayık, hem de akıllı...
Aradaki fark ne, biliyor musunuz? İnat!..
Ve şunu biliyor musunuz;
Bir gün AIDS’e çare bulunacak, ama “kör inat” kıyamete kadar devasız kalacak!..



Sonra kurt, fersiz gözlerle; geyik etiyle karnını şişirmiş olan tilkiye baktı.
“-Budu görünce kendi ağzım sulanmıştı zaten, dedi. Ve şöyle mırıldandı:
Bu alçak tilkinin sözüne de; onun doğru söylediğine inandığım için değil, sırf “kendi canım öyle inanmak istiyor” diye inanmıştım. Eğer yeni bir hayatım olsaydı, oruçtan soracaksam; en azından oruç tutana sorardım.
Ama benim için vakit geldi galiba, artık iş işten geçti!..”



Stop
Muammer Erkul
13 Kasım 2003 Perşembe

 



Düşeceğini bilmek... [19 Kasım 2003 Çarşamba]

 



Adamın biri yoldan geçerken, ağacın tepesine doğru;
"Hocaaam, diye seslenmiş. Oturduğun dalı kesiyorsun. Düşeceksin!.."
Nasreddin Hoca adamı duymazdan gelip işine devam etmiş. Ama az sonra da "gümmbürrrrr" diye toprağı boylamış!.. Hemen kalkmış düştüğü yerden ve koşup yakalamış adamı.
"Dur, demiş. Madem düşeceğim zamanı söyledin, öleceğim zamanı da söyleyeceksin bana!.."



Doğru anlattım, değil mi? İyi de, ben şimdi bunu niye anlattım?
Geçen gün "Bayram tıraşı", ondan önce "Geyik budu", ve ondan bir hafta kadar önce "İstim düdüğü" isimli yazılarımız yayınlanmıştı... İnanır mısınız, ben bunları herkesin bildiğini sanırdım. Demek ki unutanlar varmış ve hatırlatmamız iyi olmuş, öyle diyorlar. Ama, aynen Nasreddin Hoca gibi, şimdi bana "Madem temkin vakti ve zekat vermeyi öğrettin, fitre vermeyi de öğreteceksin" demeye başladılar. Haydaaa!..
"Yahu, hocam.. Ben yoldan geçen sıradan bir adamım. Nerden bilirim ki senin ne zaman öleceğini!.."
Şimdi ben de diyorum ki:
"Yahu, millet... Ben edebiyat sayfamızın kendi halinde bir garip yazarıyım. Merak ettiğim dini konuları da; şu yaprağın ardında yazan (M. Ali Demirbaş, Mehmet Oruç, Abdüllatif Uyan, Osman Ünlü, Prof. Dr. Ramazan Ayvallı) ağabeylerin köşelerinden, ve tavsiye ettikleri kitaplardan okurum. Veya 0212 454 30 00'dan arar sorarım. Daha da kolayı; bütün dini bilgilerin tertemiz toplanmış olduğu "dinibilgiler.org" sitesine bakarım.
Yani, şimdi ben nerden bileyim hocanın öleceği zamanı!..



Ama, madem soruldu, aktaralım. Çünkü fitre vermek çok kolaydır. Sadece bir kere (anlamak için) dinleyen herkes anlar:
Fitre; zengin, yoksul, küçük, büyük, oruç tutmuş veya tutamamış herkes tarafından (veya bunlar adına) fakir müslümanlara verilir. Ramazan ayı içinde veya bayram boyunca vermek daha sevaptır.
Fitreyi az veya çok vermekten çok daha önemli olan; DOĞRU vermektir.
Fitrenin miktarı kıyamete kadar hiç değişmez, hep aynıdır. Yani 1750 gram buğday veya un (şu an 1-1.5 milyon lira tutuyor); 3500 gram arpa, kuru üzüm, veya hurma (şu an 7 milyon ile 85 milyon lira arasında değişiyor.)
Bunlar ya böyle, ya da ederi kadar altın veya gümüş olarak verilir. Fakire verirken gerekirse verilenin fitre olduğu söylenmeyebilir.
(İşte bu kadar basit.)

ÇOK ÇOK KOLAY ÖRNEKLER:
-Toplam fiyatı (bu sene için) 1 milyonu aşacak tutarda ekmek-pide-un mamulü alıp bir fakir müslümana (fitre vermek niyetiyle) hediye etsen, bir kişilik fitren verilmiş olur.
-10 kiloluk un alıp bir fakir müslümana (fitre vermek niyetiyle) götürsen, 5 kişilik fitre verilmiş olur.
-Sekiz, on kişiden (fitreyi birlikte vermek için) para toplasan, veya toplayana versen (hatta uzaktan yazışarak, konuşarak anlaşılsa) ve bir küçük altın alınıp bir fakir müslümana verilse, hepsinin fitresi verilmiş olur...



E, Allah aşkına söyleyin şimdi; bunları yapmanın neresi zor?..
Peki bunları böyle yapmak yerine 1 milyar liralık çek veya kâğıt para versen?.. Şahane bir sadaka olur, amaa... "Fitren verilmiş olmaz." Yani böyle diyor kitaplar! Ve şöyle diyorlar: "Eskiden verilmemiş veya yanlış verilmiş fitreleri kaza etmek lazımdır." (Yılın herhangi bir zamanında 20 kiloluk un çuvalı götürsen 11 senelik fitre kazası eder.)
Bu konu bu köşede biraz ilginç oldu, ama en azından artık soracağınız isim ve adresleri biliyorsunuz, öyle değil mi?..


Stop
Muammer Erkul
19 Kasım 2003 Çarşamba


 

Vapur nasıl kaçırılır... [17 Ekim 2004 Pazar]

 


Yolcuların çoğu zamanında kalkıp güzelce karnını doyuruyor, çayını içiyor, giyiniyor ve vapurun gelmesine yakın iskeleye iniyordu. Bizler (güya onlardan uyanık olduğumuz için) hareket saatine beş on dakika kala (genellikle de bizim mahallenin önünden geçen vapurun "vuuup" sesini duyunca) yataklarımızdan fırlıyor, ve pantolonumuzun bacağını kolumuza, kazağımızın kolunu kafamıza, kravatımızı omuzumuza geçirmeye çalışarak koşuyor... Bu sırada bütünden koparılıp içine peynir-zeytin sıkıştırılmış ekmek parçalarını ağzımıza tıkıştırmaya çalışıyorduk...
Herkes paşa paşa koltuklarına oturmuş, çayını söylemiş ve gazetesini-kitabını açmış olduğu sırada, ve kaptan; "gelen gelsin bak gidiyorum" anlamındaki son düdüğü çalarken vapura atlıyorduk...



Halbuki, kaptan: "Onbeş dakika erken kalkın, diyordu. Beklemek isterim, ama fazlası mümkün değil. Bize tanınan bir opsiyon var da; ben işte o zamanı sonuna kadar kullanarak iskelede kalabiliyorum biraz daha..."
Ama onun sözünü dinleyen kim? Sonraki sabah gene on dakikalık uyku tatlı geliyor, ve biz yine yorgan-çarşaf bacaklarımıza karışarak vapura yetişmeye çalışıyorduk!..



Ama bir gün, ya o şefkatli-merhametli kaptan emekli oldu, veya yolcuları beklememek konusunda çok kesin bir uyarı aldı. Daha da vahimi; birileri, vapurun kalkış saatini, iskelede oyalanma-opsiyon vaktinin sonu olarak belirleyip yeniden ilan etti. Eski uygulamaya alışmış olan bizler bir daha vapuru yakalayamaz olduk!..



Bir gün...
Bilemediğim-anlayamadığım bir sebeple...
Yüzlerce yıldır takvimlerde kullanılan saatleri "düzenleyip" yeniden ilan etti birileri... Dediler ki; "temkin vakti" denen belirsiz-bulanık-tam olarak belirlenemeyen bir zaman vardır. Yeyip içmenin kesilmesi lazım gelen zaman, yani orucun başlama zamanı bu temkin vaktinin başı ile sonu arasında bir yerdedir. Belki en başında, belki en sonunda, belki de ortalarında bir yerlerdedir. Biz, bundan sonra size bu temkin vaktinin ilk dakikasını değil de son dakikasını yazacağız, siz artık ne haliniz varsa görün", dediler...
Milyonlarca insan bunun "neden"ini düşünmedi bile. İmsakiyelerde yazılı olan dakikaya baktı sadece, ve çoğu da oruç tutma zamanının ilk on-onbeş dakikasında yemeye içmeye devam etmiş olduğundan, yani
orucunu bozmuş olarak, günün geri kalan kısmında aç kaldı...



Denmişti ki bana günün birinde:
"Ne kadar hızlı koşarak geldiğin, ne kadar düzgün tıraş olmuş, süslenmiş veya karnını ne kadar iyi doyurmuş olarak geldiğin önemli değil ki iskeleye... Vapura binip karşı kıyıya geçmek için dikkat etmen gereken ilk şart şudur:
Vakit geçmeden iskelede olacak, vapur hareket etmeden ona binmiş olacaksın!..



Yıllarca vapuru kaçırıp maaşımın çoğunu taksilere-dolmuşlara yatırdığımdan benim bunu anlamam zor olmadı... Dedim ki kendi kendime:
"Varsın birileri tartışıp dursun vapurların hareket saatini... Sen, imsakiyelerde yazılanlardan on beş dakika erken başla ki orucuna, işin garanti olsun!.."


Stop
Muammer Erkul
17 Ekim 2004 Pazar
 




 

Uçaktan düşmek! [11 Eylül 2008 Perşembe]

 


Uçak havalanırken içinde bulunacak... Ve pistte durmadan içinden atlamayacaksın.
Yolculuğun sırrı bu!
İşte oruç tutmak da biraz buna benziyor.
En büyük benzerliği de; KALKIŞ VE İNİŞ saatleri. Yani sen uçağa binmedikten sonra istediği kadar “ben yolcuyum” de veya uçağın ardından koşmaya çalış!..
Lafım anlaşılıyor değil mi?
Eskiden bütün tarifelerde “yolcuların içeri alınma saati” yazardı. Koşan ve hop mop diyen de yetişir, geçerdi turnikelerden... Sonra hangi akla hizmetse birileri uçağın “havalanış saatini” yazmaya başladı kâğıtlara...
İnsanlar ise ezan sesiyle oruca başlamaya alışıktı. Müezzini duyduktan sonra; sularını, ilaçlarını içerler, son lokmalarını yutarlar ve niyetlenirlerdi...



Peki şimdi ne oluyor? İnsanlar KALKAN UÇAĞIN MOTOR SESİNİ duyuyor!
Yani müezzinler saatlerine bakıyor. Sahur vaktinin BİTTİĞİ, yani ORUCUN BAŞLADIĞI, yani sabah namazının kılınmaya başlama dakikası gelince ezan okumaya gidiyor. Ezan okunması kaç dakika sürüyor? İki veya üç dakika, okuyana göre değişiyor...
Yani acı olan şu: İnsanların pek çoğu sahura kalkıyor... Oruç vakti girdikten üç beş dakika sonra oruçlarını bozup 15-16 saat aç duruyor! Yazık değil mi?
Bu öyle vahim bir durum ki, söylediğin zaman; “olmaz öyle şey”, diyorlar.
Bu inatlaşılacak bir konu değil ki. Ne benim dememle olmaz olur, ne senin itirazınla olur hale gelir! Enlem, boylam, sahil, yayla, dağ deniz gibi her şey etki ediyor bu vakte. Bütün bunlar hesaplanarak “temkin vakitleri” konulmuş, yani oruçlar ziyan olmasın diye. Uymak lazım... “Günahı onların boynuna” demek de çare değil... Herkes yangından kendi çocuğunu kurtarmak zorunda olduğu gibi, herkes önce kendi orucunu da kurtarmak zorunda!..
İki yol var şimdi: Ya sen kendin “temkin”li davranıp temkinsiz imsakiyelerde yazan vakitten on beş dakika önce ağzını kapatacak, oruç tutacaksın... Veya 15 dakika daha, yani ezan okununcaya kadar yiyecek, sonra da 15 saat aç duracaksın!



Soru: Akıllı yolcu ne yapar?
Uçak kalkmadan önce uçağa biner... Ve ancak uçağın durduğundan emin olduktan sonra uçaktan iner, öyle değil mi?


Stop
Muammer Erkul
11 Eylül 2008 Perşembe



 

Uçmayan koltuklar! [27 Ağustos 2009 Perşembe]

 



(Türkçe okuyabilen her vicdan sahibi aşağıdaki satırlarımı anlayabilecek…
Buyurun, elbette siz de anlayacaksınız!)


Uçağa binip Mekke’ye gitmek (misal ki, tam) 4 saat… Fakat Kâbe’nin bulunduğu şehre ineceğinden tam 4 saat önce hava alanına gel bakalım, uçakla birlikte havalanabilecek misin?
Yolcuların alınmasıyla tekerleklerin pistten koptuğu an arasındaki fark “temkin vakti” ve en azından 15-20 dakika… Ancak bir ölüm kalım meselesi veya hayatî öneme haiz bir memleket işi olacak ki, kapılardan biri son dakikada açılıp kapanacak...



Yirmi yaşından küçükler büyüklerine sorsun; eskiden minarelerden salâ okunurdu “oruç tutacak olanlar yemeyi kessin” diye. 15-20 dakika sonra ise sabah ezanı okunurdu; “namaz kılma vaktinin girdiği anlaşılsın” diye.
Titanik filmini izlemek için bile, filmin başlamasından 15-20 dakika önce sinema salonunun koltuklarında hazır olanlar; gemiyi, uçağı, seni götürecek vasıtayı, orucu kaçırma konusunda neden bu kadar laubaliler!
Misal: 04.30 yolcularından, uçağa 15-20 dakika önce oturan herkes havada, ama “temkin vaktine ne gerek var” saçmalığına aldananlar ise hâlâ havaalanı koltuklarında: “Ben şuna oturdum, e hadi uçsun artık!..”
Hatta çoğu da kemerlerini bağlamış, gözlerini kapatmış, kendilerini havada hayal etmekteler! Daha da acayip olan; saatler sonra gözlerini açınca karşılarında Kâbe’yi göreceklerini ummaktalar, vaahhh!.. Bazıları ise; “bana söyleyenler güvenilir kaynaklardı, valla ben karışmam mesuliyet onlarda” sayıklamasında!
Bugünkü gitti arkadaşım, bari yarınki uçağı kaçırma!



Hâlbuki üç şartı vardır bu işin:
1- Ne yaptığını bileceksin…
2- Temkinli (yani ölçülü, dikkatli) davranıp, havalanmadan “ÖNCE” uçağa binmiş olacaksın…
3- Piste inip kapılarını açmadan evvel uçaktan çıkmayacaksın!

(Yarın: 15 saat aç kalmak!)



Stop
Muammer Erkul
27 Ağustos 2009 Perşembe



15 saat aç kalmak! [28 Ağustos 2009 Cuma]

 



Oruç tutmak da “yolculuğa” benziyor. En büyük benzerliği ise “kalkış” ve “iniş” saatleri. Yani sen vasıtaya girmedikten, uçağa binmedikten sonra istediği kadar “ben yolcuyum” de, veya uçağın ardından koşmaya çalış, faydasız!..
Eskiden tarifelerde “yolcuların içeri alınma saati“ yazardı. Gecikenler bile çoğu zaman yetişirdi uçağa. Sonra birileri, hangi akla hizmetse, uçağın “havalanış saatini“ yazmaya başladı kâğıtlara. Böylece imsakiyeler arasında 15-20 dakikalık farklar oluştu...



Müezzin sesiyle oruca başlamaya alışıktı insanlar. Salâ (veya ezan) okununca son yudumlarını, ilaçlarını içip niyetlenirlerdi... Şimdi ise insanlar “uçağın kalkış sesini” duyuyor! Yani yiyip içmenin kesileceği dakikada değil de, “sabah namazının kılınma vaktinde” uyarılıyorlar...
Acı olan şu ki; çoğu Müslüman samimiyet içinde sahura kalkıyor. Zaman girdikten sonra da hâlâ üç beş dakika yemeye devam ederek oruçlarını bozuyor. Ve ardından 15-16 saat aç duruyor! Yazık değil mi?
Uyarılanlar ise “olmaz öyle şey” diyorlar.
Sanki bu konunun gerçek oluşu; benim “olmaz” deyişim veya senin “olur” deyişinle değişecekmiş gibi!



Ben her imsakiyeye inanırım, demeden önce araştır bari yalan söylemeyenlere sor, eski takvimlere bak! Enlem, boylam, sahil, yayla, dağ, deniz gibi her şey, hatta binaların yüksekliği bile etki ediyor vakte. Bütün bunlar hesaplanıp “temkin vakitleri“ konulmuş, oruçlar ziyan olmasın diye. Uymak lazım. “Günahı onların boynuna” demek çare değil ki; sen, kendi çocuğunu yangından kurtarır gibi ilk önce kendi orucunu kurtaracaksın!..
Şimdi, iki yol kalıyor: Ya “temkinsiz imsakiyelerden” 15-20 dakika önce niyetleneceksin... Veya fazladan 15 dakika (ezan okununcaya kadar) yiyerek 15 saat aç duracaksın!
Temkinli, dikkatli, akıllı yolcu hiç “UÇAK KALKMADAN ÖNCE” uçağa binmiş olmaz mı?


Stop
Muammer Erkul
28 Ağustos 2009 Cuma




Sevgili arkadaşlar...
Bilmeyenlerin oruçlarını ziyan etmelerine insanın gönlü elvermiyor...
Bazılarının da körü körüne inat etmelerini akıl almıyor.
Peki biliyorsak, öğrenmişsek bir şekilde söylememiz, anlatmamız icab etmez mi?
Anlatmanız, duyurmanız icab etmez mi?
Elbette bu hizmet, görev hepimizin.
Ramazan-ı şerif ayınız ve tuttuğunuz oruçlarınız mübarek olsun...




HEADER

Alperen10-07-2013 04:38#12
Bir mübarek Ramazan ayına daha kavuştuk. Yukarıdaki bilgiler çok kıymetli. Birçok insan dakikalık farklarla orucunu ziyan ediyor. Cenabı Hak makbul ameller yapmamızı nasip etsin.
Müstecab dualarınızı istirham ederim ağabey.

Alperen
Alıntı
Mustafa Erbaş26-08-2011 01:44#11
(..devamı)

Bu YENİ denilen bilgilerin kaynağı nasipsiz İngilizler ESKİ dediğiniz bilgilerin kaynağı ise Allahü teala'nın beni israilin peygamberlerine "aleyhisselatü vetteslimat" benzettiği İslam Alimleridir. Gerisini varın siz kıyas edin. Bu yorumlar bana aşağıdaki hadis-i şerifleri hatırlattı. Ecdadına kusur bulmak, kıyamet alametlerindend ir. Ahir zamanda, sonra çıkan türedilerin eskileri suçlayacakların ı, Peygamber efendimiz "aleyhisselam" haber vermiştir. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Sonra gelenler, önceki âlimleri cahillikle suçlar.) [İbni Asakir]
(Sonra gelenler, önceki âlimleri kötüler.) [Tirmizi]

Mustafa Erbaş
Alıntı
Mustafa Erbaş26-08-2011 01:43#10
Raif Bey, olaya son derece bilimsel olarak açıklama getirmiş. Müslümanların bu kanayan yarası hakkında biraz bilgim olmasa kolaylıkla ikna olabilirdim. Fikrini Bilimle heyetle süsleyerek yaldızla kaplamış. Unutulmamalı ki Darvin teorisini savunanların ağzından düşürmedikleri bilim ve sözde bilim adamlarından oluşan heyetlerdir. İmanın ve İslam âlimlerinin biraz olsun kıymetleri bilinseydi ve anlaşılabilseyd i onların şu anki astronomi bilgilerinden çok daha üst seviyede bilgilere sahip olduğunu anlayabilirlerd i. Bu sözüme senet yüzlerce misal olmasına rağmen aklıma gelen Piri Reisin haritasındaki ayrıntıların aya çıkılmasından sonra farkına varılmasıdır. Peygamberimizin "aleyhisselam" her konuda gelmiş ve gelecek olan bütün insanlardan üstün olduğuna inanan bir Müslüman o yüce Peygamberin "aleyhisselam" varislerinin de şu anki bilimden, nübüvvet kaynağından aldıkları feyzlerle çok derin bilgilere sahip olabileceklerin i kavrar... (Devamı var)
MUSTAFA ERBAŞ
Alıntı
celâleddin h.07-08-2011 09:54#9
Üstadımdan, bir çok yazısına kıyasla 'muhteva' olarak ÇOK KIYMETLİ BİR YAZI daha!
Niyet nedir? İnsanların Ramazan-ı Şerif oruçları boşa gitmesin, halis niyetlerle tuttukları oruçları 'tam olsun, kâmil olsun'dur burada niyet. Bence üstadıma 'Allahü Teala sizden razı olsun' demeliyiz bu mühim meseleyi bizlere hatırlattığı için.
Benim babam da hep söylerdi, önceden temkin vakitlerine riayet edildiğini ve insanların oruçlarının zayi olmamasına çalışıldığını...
Şimdi ise 30 gün oruçlarımızın boşa gitmesi pahasına; yapılan yanlışlara arka çıkılıyor.
Halbuki binde bir "ihtimal" bile olsa, insan tedbirini almaz mı? Çünkü bir günün boşa ihtimali var...
İnsaf diyorum.
Ve bu kıymetli paylaşım için üstadım, Muammer Erkul ağabeyimizi muhabbetle kucaklıyorum.
Celal
Alıntı
Erdoğan KURT03-08-2011 15:31#8
İyi günler diliyorum herkese.
Bir arkadaşım geceden yemek yiyormuş. O fabrikada çalışıyor. İşi icabı uyuması lazımmış. İşi ağır. Her gece saatini Diyanet Takvimindeki İmsak saatine kurup,uyanıp, yanında hazır duran bir bardak suyu içip tekrardan uyuyormuş.
Bazen hemen uyanamıyorum zil tekrar çalıyşor ama yine de suyu hızla içiyorum, dedi.
Ben de öyle yaparsan olmaz, dedim.
O da İmsak yazan vakitte bir şey yeyip içmezsem oruç olur mu ki, dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Böyle bir şey var mı?..
Uzman olduğuna inandığım özellikle Raif Öztürk beyden mümkünse cevap bekliyorum.
Saygılar sunuyorum.
Erdoğan Kurt. Kütahya
Alıntı
M. Özdemir01-08-2011 20:23#7
Düşünüyorum. Beyefendinin bu çıkışını anlıyamadım.
Muammer bey kardeşim edebiyat dünyasının mümtaz bir kalemidir. Böyle olduğu halde (oruç tutanlar biraz erken bıraksın ne olur ne olmaz) diyor diye kızıyor. Doğru mu anlıyorum?
Lakin edebiyat dünyasının yaşıyan benzer kalemşörlerinde n mesela Ahmet Altan, Can Dündar, Zülfü Livaneli, Coşkun deniz filan gibi romantik ve sevgi, aşk yazıları yazabilen isimleri (inşallah veyahut maşallah) filan deseler hemen ayağa kalkıp düğme ilikleyip nefesinizi tutup alkış yaparsınız. Garodi örneğinde olduğu gibi birileri de peşlerine takılmaye çalışır...
Böyle bir konu için belki de acaba hasetten mi bunları yazmışsınız. Bir kere de benzerini ismini zikrettiğim kimselere yazmayı deneyiniz. Acaba sitede gözükebilecek misiniz?
Beni de yordunuz. Size teessüf ediyorum.
Asıl siz bizlerden helallik isteyiniz.
Bakıyorum da burada kimsenin de sesi çıkmamış.
M.Özdemir
Alıntı
Ahmet Yeni01-08-2011 20:10#6
Bizim kızlarla kazları hicaza götürmeye kalksan, desen ki uçağın saati 14.30, kızların yarısı 14.45 te hava alanına gelir, kazların yarısı ise telefon edip uçak bugün müydü biz nereye gidecektik, diye sorar.
Bir lokma fazla yemek için "Saniye değil salise" hesabı yapan beyler ise bilmiyor belki ama insanların bazısı ezan sesi duyunca kulağını kapatıp tabağını bitirmeye çalışıyor...
Aklıma geldi sizin evde herkes SON SALİSEDE yemek bitirince diş fırçalamak filan nasıl oluyor, diyanet ona da zaman açtı mı?
Ahmet Yeni
Alıntı
S. Aydın01-08-2011 19:58#5
Diyanet işleri elemanı olduğunu anladığım R.Öztürk bey, anlaya anlayabunu mu anladınız diyeyimsize. HADDİ AŞANBİR YAZI DAHA ne demek? yani her yazısı aşırı da bu yazısıda aşırı bu yazarın. Bak sen şu işe. Bizyıllardır bu sitenin okuyucusuyuz. Senbir kerede anladın bunu. Afferin.
Bu okumadığın belli olan yazılarda sana değil bütün oruç tutacak olanlara az ye denmiyor. İstediğin kadar ye ama on dakika erken bırak, diyor.
Simay-Ankara
Alıntı
H. Arvasi01-08-2011 12:44#4
Rabbim senden razı olsun Muammer abim. Paylaştığın tüm yazılarını elimden geldiği müddetçe çevremdekilerle paylaşıyorum ki umarım anlamak isteyen herkes anlar.
H. Arvasi
Alıntı
Sadık Erkan31-07-2011 20:59#3
Dert anlatmak çok zor.
İçinizdeki derdi çok iyi anlıyoruz. Bizler de aynı üzüntü içerisindeyiz.
Kıyamayışınızı görüyoruz... Birşeyler yapabilmek için çırpınışınızı görüyoruz Muammer bey. İçiniz rahat olsun.
Allahu teala razı olsun sizden.
Ramazan ayı ve kabul olan oruçlar şefaatçiniz olsun inşallah.

Selamlar...

Sadık Erkan
Alıntı
Muammer Erkul29-07-2011 12:20#2
Gruba mail gönderirken gerçekten de her açıdan düşünmek lazım.
Bir kere daha anladım bunu hatta bu defa bizim kazlar bile anladı...
Özür dilerim.

Aslında bu ifade yazıda yok (sadece mailde vardı) ama yine de öyle yazmak hataydı; samimiyetle özür diliyorum ve üzülen, müteessir olanlardan da helallik isiyorum. Halis niyetle yaptığım bu işten dolayı Allahü teala beni affetsin ve hepimizi affetsin şu mübarek günler hürmetine...

Fakat ince bir nokta daha var ki, şu:
Herkesin anlamış olması istenen; temkin vakti denen zaman diliminin önemi ve hassasiyeti... Yoksa burada kasıt temkin vaktine uymayanlara hakaret asla değil ve olmaz da...
Bu zaten haddimiz değil...
Temkin vaktinin ne olduğunu, değiştirilen şeyin ne olduğunu insanlar bildikten sonra, zaten mesele kalmaz.

Vakitler değiştirildiği zamana kadar, "İmsak" yazan vakit geldiğinde herkes son lokmalarını yer, suyunu içer, çoğu zaman da müezzinlerin sesini duyar ve insanlar oruca sonra başlardı. Ben dahil, çoğumuz öyle yapardık...
Temkin vakti kaldırıldığı günden itibaren "İMSAK" yazan saat artık "ORUCUN TAM BAŞLADIĞI AN" olduğu için, yani o vakitte oruçlu olunması gerekiği için, müezzinin sesi duyulunca veya o vakit girdiğinde bir şey yiyip içenin orucu daha başlarken, ilk dakikalarda bozulmuş oluyor! Akşama kadar yeyip içmese bile...
Müezzinlerin sesi (artık) orucu bırakma zamanında değil de namaz kılma vaktinde işitildiği için, ezan okunurken yenip içen kisme "oruçluyum" diyemiyor!

"Anlaşılsın" denen işte bu noktadır.

Yine de bu konu hakkında bizi uyaran kıymetli ağabeyimize teşekkür ediyorum.
M:)
Alıntı
Raif Öztürk29-07-2011 05:39#1
Muammer kardeşimden, haddi aşan bir yazı daha!
Öncelikle, "Diyanet niçin net bir karar vermiyor?" Veya "Ayrı satlerde iki ayrı oruç vakti olamayacağına göre, neden takvimlerden birine karar verilmiyor?"
Astronomi ilmi tekâmül ettiğinden, Güneşin hareketleri ile ilgili olarak, Dakika değil, saniye de seğil, saliselik hesaplamalar yapılıyor artık. Bu nedenle, 15-20 dakikaya kadar çıkan TEMKİN süresi Diyanet Şûrası kararıyla 1983'te asgariye indirilmiştir. Diyadet Şûrası görevini yapmıştır. Takvimlerin %90'ı da bu karara göre basılmaktadır. Bu karara inatla uymayanlar belli(!)bir kesimdir. BUNU HERKES ANLADI.
Bu karara uymayanlar ise temkinli olan ESKİ takvimlare göre hareket edebilirler.
ANCAK, sizin gibi düşünmeyenleri yani Diyanetin takvimiyle hareket edenleri "BİZİM KAZLAR BİLE ANLADI, BAZILARI ANLAMADI" gibi sözlerle TAHKÎR etmek, MUAMMER ERKUL kardeşime hiç mi hiç yakışmadı. Özür dilemesini HATTÂ helâllik istemesi tavsiye ediyorum.
R.Öztürk
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile