Çınaraltı’nda, yerde satılan Çanakkale madalyaları…

 

Çocuk Dergisi’nde işe başladığım zamanlar…

Ne çok yürürdü o zamanın insanları, biz de yürürdük. Yanılmıyorsam o gün de Fatih’ten Cağaloğlu’na gidiyordum; Şehzadebaşı, Beyazıt, Sahaflar Çarşısı, Kapalıçarşı, Nuruosmaniye, Cağaloğlu güzergâhını kullanarak… Yaz sabahları erkenden güneş yükselir, kubbeleri aşar, ulu ağaçların yaprakları arasından, kısa kısa ışıktan oklar gönderir… Bu sıralar, esnaf su dökmüştür dükkânlarının önüne, yani bir de serinlik yayılmıştır taşlara; yeni yıkanmış bir yüz gibi…

Üniversitenin önündeki geniş meydanı ortalayıp; Beyazıt camiiyle kütüphane arasına doğru yürüdüm. Çınaraltı… Masa ve sandalyeler ve dolup boşalan çay bardakları… Tefekkür… Derinlerin gölgesi…

Acelem var… Peki, acele nedir?

Acele; önce yapılması lazım olan!..

Çınaraltı denen meydanın bir yanı cami, bir yanı kütüphane, bir yanı Sahaflar Çarşısı… Acelem var; çarşının ortasından geçip yürümem lazım, da… Acele; önce yapılması lazım olan iş…

Yerde incikler, boncuklar, yüzükler, kolyeler, ve… O ne?..

“Bu ne?..”

“Madalya…”

“Gerçek mi bu?”

“Gerçek…”

 

 

Bu adamlar konuşmaz öyle çoluk çocukla, heyecanlanmaz müşteriyle…

Yürü git sen de! Gidiyorum da, ama ayaklarım dönüyor az sonra. Bir tur atıp gene aynı noktadayım. Yerde bir naylon mu serili, kâğıt mı yayılı, yoksa bir geniş kutudalar mı, hatırlamıyorum. Odaklandığım obje; yıldız gibi açılmış bir madalya. Ortasında tuğra var, uçlarının sivriliği minik yuvarlaklarla giderilmiş, kendisi sarı… Arkasında bir iğne çengeli, belli ki göğse takılmak için…

“Ne madalyası bu?”

“Çanakkale…”

Adam gerçek söylüyor… Üç madalya ile bir döküm arma var benim baktığım. Başka da hiç bir şey umurumda değil.

Acelem var… Bundan acele ne olabilir ki?..

Kaç para istediğini de hatırlamıyorum satıcının, ayın kaçı olduğunu da hatırlamıyorum, saatin kaç olduğunu da hatırlamıyorum… Sene 1984 olması lazım ve maaşım da 25 liradır… Onu da hiçbir zaman bütün almamışımdır… Çektiğim avanslardan kalan parayı ödedikleri gün, biri gelir nasılsa, yapışır… Geri vermeye niyeti olmayan biridir benden borç isteyen, bilirim, ama yine de hayır diyemem… Ve zaten bir kaç şeye değil, her şeye ihtiyacım vardır o zamanlar ama zaten hiçbir şey almaya yetmez bu maaşım…

Öyleyse, parası olanların belki göremeyeceği, belki alamayacağı hazineleri, ben,,, alabilirim!

 

 

Gene parasızım…

Ama bir Çanakkale madalyam var artık, hem de gerçek!..

Bir de Osmanlı Devlet armam var, dökümden…

Çok düşündüm bu nedir, diye. Belki de iri bir kemer tokasıydı, kim bilir...

Kapalıçarşı’dan geçip dergiye gelirken; ya ayaklarımda kanatlar çıkmış veya içime kurşun akmış olmalı… Normal değilim, bu kesin; ya uçuyorum sevinçten veya devrinin simgesi olan madalya için üzülmekteyim: Nasıl olup ta yerdeki bir kâğıt üzerinde sergilendiği için, nasıl olup ta böyle üç kuruşa satıldığı için, nasıl olup ta bir taneden başka da madalyalar olduğu için, içimdeki bu ağırlıklar…

Neden satılmış bu madalyalar? Ben üç kuruşa alıyorsam pazarlıksız; kaç kuruşa satmış bunları satanlar?..

Gelibolu’ya dualarla yığılan; sonra da ateş, kurşun ve toprakla yoğrulup karıştırıldıktan sonra; dünya tarihine bir destan olarak dökülen Türk evlatlarından… Kimisi bütün, kimiyse parçalarını getirememiş Türk evlatlarından… Bu milletin, bir millî şükran ifadesi olarak hazırlanmış olan madalyaları vermek için aranan… Arananlardan da bulunabilmiş olanlar…

Bunlar, işte bunlar acaba hangi haldeymişler de, madalyalarını satabilmişler?

Bunlar, nasıl bir ihtiyaç içindeymişler de; yirmi beş liralık maaşımın sanırım yarısının beşte birine ben aldım, kaldırıma sergi açmış satıcıdan?..

 

 

Yine de sevinç vardı içimde; alabildiğim için…

Bu madalya; yok olmamız için başımıza toplanmış dünya sırtlanlarının önüne dikilmiş olan askerlerimizden birinin göğsüne takılmıştı…

Neydi bu kahramanın adı ve kim takmıştı bu madalyayı onun göğsüne?

İki üç kilo un, şeker, yağ fiyatına satılacak bir sarı madalya için koşmamıştı elbette hiç biri, magma gibi kaynayan o yarımadaya…

Acı olan da buydu zaten: Feda etmek için koştukları canlarını veremeyenlere verilebilecek istikbal, bu muydu?..

Bu sorular çok gözü taşırmıştır!..

 

 

Belki de nerede kaldığımın cevabını vermek için yanına gittiğim müdürüme, heyecan içinde madalyamı ve armamı gösterdim. Ödediğim fiyata şaşırdığımı söyledim… İki tane daha vardı, dedim… Niye bana da almadın, dedi Rahîm Bey… Sonra bendekine el koyup “kendine başka al” diyerek, bir madalyalık para verdi…

Yarım saat dergiye doğru gitmiş, yarım saat müdürümle konuşmuş, yarım saat de buraya geri gelmiş olsam; en azından bir buçuk, iki saat geçmişti üzerinden… Kalmamıştır, diye korkarak, nefes nefese vardım Çınaraltı’na…

İnsanlar dolanıyordu kaldırım satıcılarının arasında…

Benim adam işte ordaydı… Heyecan içinde yaklaştım, gözüm yerde, madalyaları aradı… Ve işte ordaydılar! Hem de ikisi de!..

Sevinmem mi lazım bu durumda, üzülmem mi lazım, bilemedim…

Elimdeki parayı ödedim adama, aldım birini daha…

Son kalan madalyanın arkasındaki iğne kırılmıştı ve zaten ona verecek param da kalmamıştı.

 

 

Parasız ama madalyalıyım…

Madalyam var ama param yok…

Anlayamadığım soru, şimdi zihnimde aydınlanıyor. Sanki görür gibi oluyorum bu aydınlığın içinde, eski karanlıkları…

Amca, diye çağırdığım Erdoğan Ferit Koyaş’a veriyorum armayı, incelesin diye. Sahafları didik didik eden, Anadolu’yu karış karış dolaşmış, Türk el sanatlarına ömür vermiş bir adam Erdoğan Bey. Oturduğu dairede mezar taşları bile var! Kafkas Pasajı’nın alt katında, o zamanlar açık olan Çeyiz isimli el sanatı ürünler satan mağazayı işleten Aysel yengeyle kavgalaşıyorlar hatta, böyle karışıklıklardan dolayı…

 

* *  *

 

Aradan biraz zaman geçiyor. Bahariye’deki çift daireden Sultantepe’deki bir başka daireye taşınıyorlar. Herkes kendi işinde gücünde…

Bir gün Cağaloğlu’nda karşılaştığım eski ev arkadaşım Mehmet Nuri diyor ki:

“Erdoğan Bey vefat etmiş, yeni duydum, bana niye söylemedin?..”

İnanamıyorum!..

Kendimle uzun uzun mücadele ettikten sonra, elim telefona uzanıyor, evi arıyorum… Telefona bakan ablasının sesini tanıyorum… Ne diyeceğini şaşırıp, Erdoğan Bey’i sorar gibi yapıyorum; sanki “şimdi evde değil, sonra gelecek” filan diyeceğini umuyorum!

O ise “bize bu kadar uzak kimsin sen” der gibi; “kim arıyor” diye soruyor!

Bu sesten her şeyi anlıyor, ismimi söyleyemeden telefonu kapatıyor ve bir daha da arayamıyorum!

 

 

Eski devlet armasıyla beraber, bir eski madalya gibi ilginç olan rahmetli Erdoğan amca da çıkıyor hayatımdan… Bir zamanlar Gürbüz Azak Bey ve hep birlikte hazırlayıp çıkardığımız “On Bin Türk Motifleri Ansiklopedisi”nin fasikülleri kalıyor hatıra olarak.

    

HEADER

Berrin28-03-2012 09:37#4
Gerçek maldayalarını sonsuz olan dünyada taşıyorlardır eminim...çok güzel bir yazı... değerini bilen birilerinin eline geçmesi de ayrı bir lütuf..bana da lüftolunur inşallah bir gün..
Alıntı
Zehra21-03-2012 17:36#3
Görülebilecek detaylar için standart bir şey söylenemez. Herkesin algısına ve ilgisine göre değişebilir. Bana göre; bu yazıda çok güzel, çevre ve duygu tasvirleri var. Çok içten bir yazı…

Muammer Erkul’un; bu sitedeki, bütün “Yeditepe Yazıları” çok içten.

Zehra Öner
Alıntı
Hüseyin Ö.21-03-2012 16:32#2
Neymiş, kaçırmamamız gereken?
Bazen birinin gördüğünü bir diğeri göremeyebiliyor...
H.Ö.
Alıntı
Zehra20-03-2012 16:46#1
Bu yazıda, var olan tek şey, Çanakkale Madalyaları değil.
Detayları kaçırmayın...

Zehra Öner
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile