Giden vapuru koşarak yakalamak ve Paşabahçe’nin hep gülümseyen Güzel’i…

 

Sabahın körüdür…

Altından dalgalar geçer, üstünden bulutlar; dışarıdaysan saçların savrulur…

Hava soğuktur veya sıcaktır, vapur doludur veya değildir. Fakat yolcuların çoğu neşelidir… Yahut biz, neşelilerinin arasındayızdır…

Sabahları, her şey bir oyun gibidir sanki. Herkes güler, eğlenir, dalga geçer birbiriyle; kavga başlayıncaya kadar!

Aslında sık sık kavga da olmaz. Ama kavga hiç olmayacak şey değildir ve hayatın bir gerçeği olarak hep köşede birilerini bekler!.. Kavga edecek kadar sinirli olanlarsa, gider bir kenarda dizini sallaya sallaya oturur, sigarasını içer. Hatta, eğer dönüş vapuruysa bu, bazısının elindeki (eski gazetelerden yapılmış, sonra da ağzından büzülmüş) kesekâğıdının içinde bir şişe vardır… Hiç kimse bunun içinde ne olduğunu görmez, tahmin eder…

 

 

İnsan, bir yaşa kadar; karışsa da karışmasa da harekete yakın duruyor, çevresinde olanlara bakıyor, inceliyor, düşünüp kendine göre yorumlar yapıyor…

Yetişmekte olan bir çocuk; sanki bir boyama kitabını renklendirir gibi, kendi hayatının renklerini belirliyor… Elinde, renk renk kalemlere benzeyen insanlarla, olaylarla, fikirlerle; kendi çizgilerinin arasında kalan boşluklara renk seçiyor…

Sabah vapuru?..

Sanki bir boya kutusu!

 

 

Beykoz’dan gelen vapurların güzergâhı değişik olurdu Paşabahçe’den kalktıktan sonra… Bazısı dolar ve dosdoğru Köprü(*)ye giderdi… Bazısı Anadolu yakasındaki üç iskeleden daha yolcu alır, karşıdaki iki iskeleye uğrar, yolcu bırakır, sonra da Eminönü’nde boşalırdı…

Bir fıkra var ya; adamın biri Anadolu’dan gelmiş, İstanbul’u görmüş, memleketine dönünce şehri anlatıyor: “Her yan dağ tepe, diyor. Bir tane düzlük varmış, orayı da su basmış!”

Denizin her yanı düz, aşağısı yukarısı, çukuru tümseği yok… Herkes evinden, mahallesinden, tepesinden “düze” yani sahile, iskeleye inip vapuruna biniyor. Fakat Boğaz’da yaşayan insan “aşağı” diyorsa Marmara denizi tarafını kastediyor demektir. “İstanbul” diyorsa, şimdinin moda tabiriyle “Tarihi yarımada”yı anlatıyordur… (*)Köprü de böyle bir tabir işte. Eskiden vapurların Eminönü ile Karaköy arasında, Haliç’in ağzındaki Galata Köprüsü’ne yanaştığı zamandan kalma bir alışkanlık sanırım… Benim hatırladığım zamanlarda da, lüzum ettikçe köprüdeki iskelelere halat atardı vapurlar…

Yani, “köprü” demenin; Eminönü’ndeki son iskele, gibi bir anlamı daha vardı… Vapurların yanlarında asılı ve uğrayacağı iskeleleri yazan isim tabelalarının konduğu çerçevede de, son iskele olarak “Köprü” yazardı… Köprü’den kalkış, Köprü’ye varış diye saat yazardı gemi tarifelerinde de… A, bak bir de vapura “gemi” denir, bir kısım ifadelerde…

 

* *  *

 

Lafı dağıtmayalım; sabah vapurlarından bahsedecektim…

Bir “Güzel” vardı… Neden öyle derlerdi bilmiyorum, çünkü adı Sadık’tı. Kıvırcık saçlı, dik dursa ortadan uzun boylu, yürümesi paldır küldür… Ama hep gülen bir Güzel… Paşabahçe pazarında limon satırdı o zamanlar. Mavi bir peştamal önlüğü vardı belinde. Tezgahı topladığında gayet ciddiyetle beline sarardı bunu. Bu onun iş üniforması gibiydi.

Sabah vapuruna biner, halden bir sandık limon alır, yine sabah dönüş vapuruyla geri gelir, öğlene doğru sandığını açıp limonlarını satardı…

Nasıl başladığını tam hatırlamıyorum hikâyenin; ama o gün, o vapurda olan herkes, mutlaka hatırlıyordur neler olduğunu…

Belli ki, Paşabahçe’den binerken bilet almaya vakti kalmamış Güzel’in veya aldırmamışlardır… Sonra korkutmuşlardır, biletçileri dürtükleyip; “in Çubuklu iskelesinde bilet al, yoksa ceza yazarız” filan dedirtmişlerdir… O zaman, hep gülen suratının çizgileri buruş buruş olmuştur… Ama bir kere zokayı yutmuştur Güzel, bunca kişinin kazdığı kuyuya tabii ki düşmüştür…

 

 

Küçük vapurlardan birindeydik. O zamanlar henüz taşınmamış olan sebze meyve haline giden esnaf, tüccarlara el veya makine işi yapan kadınlar, öğlene doğru bir iş görecek insanlar ve sabahın 8’inde karşıda olmak zorunda olmayanlar binerdi buna…

Birinci adım, belki de kandırıp bilet aldırmadan vapura bindirmekti zavallıyı… Paşabahçe ile Çubuklu arasındaki kara yolu büyük bir tepeye çıkar, sonra arkalardan döner dolaşır, öyle iskeleye varır… Çubuklu ile Kanlıca arasındaysa denizin kıyısından gider…

Herkes başındaydı Güzel’in… “Biletsiz binilir mi, yandın sen! Çubuklu’da in, bilet al, tekrar vapura bin ki ceza ödemeyesin” diyorlardı…

 

 

Bunca insan yalan söyleyecek değildi ya kendisine; inandı Güzel…

Vapur Çubuklu iskelesine yanaştı. Birileri “önlüğünü bize bırak, sana engel olmasın”, dedi… Hatta biraz da oyaladılar galiba vapurdan inmeden evvel…

İskelesi, tam Çubuklu körfezinin dibinde. Vapurun bağlandığı duba iskeleye atladı Güzel, sonra iskele binasından geçip dışarıya çıktı. Belki oradaki gişe de kapalıydı bilmiyorum ama vapur açılıverdi… Onu bu tuzağa düşürenler de onun şimdiki heyecanına katılıp “eyvah meyvah” dediler, “çabuk ol, caddeden koş, Kanlıca’da vapura yetiş” diye bağırdılar…

Sadık abi (sonraki yıllarda pazarlarda çok beraber vakit geçirdik onunla) yavaş düşünürdü. İnsanların sözüne inanırdı. Direkt olarak komut alır ve hep gülümserdi… İşte o zaman da ne yapacağına karar veremedi, bir sağa bir sola gitti. “Atla” deseler, eminim denize atlardı; ama ona “koş” dediler ve parmaklarıyla arkasını gösterdiler!

Geri döndü… İskeleden geçti… Beş basamak kadar yukarıda olan caddeye çıktı ve sahilde, asfaltın kenarında koşmaya başladı… Kestane ve çınar ağaçlarının bittiği yerden, Hıdiv Kasrı’nın bulunduğu korunun başladığı burundan döndü, Dalgıç Okulu’nun önündeki geniş rıhtımdan devam etti, güneye dönen buruna geldi…

Anladık ki kaptan da bu işin içinde!.. Çünkü vapurun iskeleden hemen açılmasında bir iş olduğu belliydi. Üç beş kişinin bindiği Çubuklu’dan binecek son kişi çok önemliyse en kolay yol biraz beklemek veya tekrar yanaşmaktı. O açıldı ama yol vermedi… Sonra da süratini arttırmadı. Herhalde çeyrek yolla aşağıya yöneldik. Mümkün olduğu kadar da karaya yakın gidiyorduk…

Birileri seslerinin çıktığı kadar bağırıyordu:

“Kooş Güzzeel!.. Kooş, yakala vapuru… Hadi Güzeeel!..”

 

 

Bir vapur dolusu insan, vapurla birlikte suyun üstünde kayıyor… Bir garip adam, karada var gücüyle koşuyordu aynı hedefe doğru… Yanından bazen vasıtalar da geçiyordu, ama onlara el etmek aklına gelmiyordu. Çünkü ona koş denmişti, koşuyordu…

İlginçti durum, ama içim eziliyordu! Belki de sonraki zamanlarda Güzel’le ahbap olmam, hatta “Sadık abi” diye hitap etmemin sebebi işte o gündür… Fakat eskileri konuşmaktan hoşlanmaz veya hatırlamazdı. Şöyle bir düşünür gibi olur ama seninle beraber maziye dalmaz, belki dalamazdı…

Hep gülerdi!

 

 

Yalılar girdi aramıza… Birazdan Kanlıca iskelesine yanaştık. Sanıyorum yine yavaş hareket ediyordu adamlar. Ben, onun yetişebileceğini veya onu bekleyeceklerini sanmıyordum. İşte tam o sıra göründü Güzel… Koştu, iskeleden geçti, vapura bindi… Bacakları dolaşıyordu birbirine. Bu kadar kızarmış bir adam görmemiştim o zamana kadar. Üzerinde ne varsa ıslanmıştı. Bir insan denize düşse ancak bu kadar ıslanırdı…

Ve, Sadık abi gülümsüyordu…

Seviniyordu vapura yetiştiği için… “Sadık, aferin oğlum, ne güzel koştun” diyordu biri… “Helal sana Güzel” diyordu bir başkası… “Çay iç”, diyordu biri ve bir bardak çay tutuşturuyorlardı eline…

O yaşlarda Sadık abi için; insanların söylediğini başarabiliyor olmak en büyük mutluluktu…

 

 

Acaba ne yapıyor şimdi? 50’nin üstündedir yaşı, belki de 55… Bir işte mi çalışıyor, limon mu satıyor, evinde hasta mı, eğer bir köyü varsa oraya mı gitti, kim bilir…

Bir gün Paşabahçe pazarına inip araştırmak geldi şimdi içimden…

Biriniz tanıyorsanız Güzel’i, görüyorsanız Sadık abiyi, bir çay ısmarlayın benim hatırıma; bu kadar muhabbet açtı aramızda…

  

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile