Ajans saatleri ve ph, phı, pilipisle yolculuk...

 

Belki Kore savaşından başlıyor haber dinleme tutkusu, bilmiyorum. Ama 1970’lerde bile “radyo” demek; teknolojinin tavanı demekti ara sokaklarda…

Herkesi ilgilendiren haberler; fotoğraflı olarak basıldığı gazetelerde okunmadan bir gün evvel, radyoda duyuruluyor insanlara. Ne zaman oluyor bu?

Tabii ki “Ajans” saatlerinde!

Ajans saatleri şaşmaz: Kahvehanelerde sesler kesilir, evlerde çocuklar susturulur, dedeler kulak kepçelerine pütürlü avuçlarını da ekleyip, kocaman birer kulak yaparlar kendilerine; radyonun sesini daha iyi duymak için…

Gözler ise, bir ucu radyonun antenine sarılmış, ama diğer ucu çatıya uzatılmış veya ağacın tepesine çekilmiş ya da bir direğe çiviyle çakılmış olan “alimyon” tencere kapağına iliştirilmiş olan bakır telde… Aman haa, teli filan çıkmış olmasın da irtibatımız kesilmesin dünya ile…

“-İyi akşamlar sayın dinleyiciler. Essoşşeydıt Press Ajans’ından aldığımız bilgilere göre…”

Neydıt neydıt? Essoşşeydıt!.. Kim tekrar edecek şimdi o kadar gâvurcayı? Onun için bütün kahvehane ve evlerdeki genç yaşlı bütün insanlar, el birliğiyle silmişler cümlenin başını ve ağız birliği etmişçesine, millet olarak “AJANS” demişler radyo haberlerine...

-Gelin kızım, açıver şu radyoyu. Ajans saati gelmek üzere…

 

 

Bunlardan bir tane var bende. Hem de lambalı; SABA-LINDAU 15, Made in Western-Germany. Almanya şansölyesi Angelina Merkel’den daha eski yani, hür dünyada…

Mehmet Yeni kardeşimin, Temizlik Robotu Ofisi’ndeki bakım odasında gördüm ilk defa bunu. Raftaydı, yanına çöktüm, açık kahverengi ahşabına dokundum. (Yerden yüksekliği 23, yatay uzunluğu 55 cm.) Sol üçte biri hoparlör, ince çıtalarla kaplı. Sağda kalan kısımsa yatay olarak ikiye bölünmüş. Üst kısmı ahşap ve ortaya doğru derinleşiyor. Aşağısı cam... Radyo istasyonları gri ve mat beyaz renklerde sıralanmış yan yana… Sağda arama ve solda ses düğmeleri var. Bu çevirmeli düğmelerin üzerinde “Lindau” ve “Saba” yazıları yer alıyor. Alttaki 6 kare tuştan en soldakine basıp radyoyu açtıktan beş on saniye sonra, soldaki çevirmeli ses düğmesi ile “lindau” yazısı arasında kalan ince yatay pencerede fosforlu bir ışık beliriyor. Ardından gelen dalgalı ses gibi, bu ışık ta; sanki büyülü gibi çekiyor insanı… Gecelerin karanlıkları içinde “ciuvvv vuvvuv cçzzzrt” uğultu ve çınlamaları arasında ses aramak, karanlık bir denizde olta ile balık avlamaya benziyor… İşte, uzaktan bir Arap şarkısı; sigara dumanı gibi eserek savruluyor…

-Alamam, demiştim Mehmet’e. Önce Ünsal ağabeyine soracağım… Sordum da sonra, irkilmiştim çünkü…

-Veriyorsa al, dedi müdürü. Sen almazsan ilk rastladığına verir çünkü… 2005 senesi “Aşure Günü”ydü gidip aldığımda radyoyu… Mehmet, Sinem’le nişanlıydı o sıralar, böyle bir iş yapmasını; “ayaklarının yere basmıyor olmasına” vermiştim!.. Bazı insanlar eline geçeni vermekten mutlu oluyor; bir gün de koca bir saksıda limon ağacı getirmişti Mehmet…

 

 

Sanki tarih öncesi bir zaman… Sanki bulutların üzerinde görülen bir rüya…

Olsa olsa beş yaşımdayım. Avucumda sapını sıktığım radyo 35 santim. Tutma kolu üstte; eğilsem, radyonun altı yere değecek…

Evimiz, Paşabahçe Cam Fabrikası’nın arkasında kalan Harmantepe’de. Babam bir radyo getirmiş, başına toplanmışız. Yeni bir radyo bu, kıymetli bir radyo… Neler olduğunu bilmiyorum ama bana; “bu radyoyu götürüp Albayrak’ta değiştirmemi” söylüyor… Oradaki amcalar biliyormuş bu radyo geri gelirse hangisini vereceklerini…

Albayrak, mağazanın adı ve sanırım sahibinin soyadı. Paşabahçe meydandaki İş Bankası’nın köşeden pazar sokağına doğru dönünce, ikinci binanın altı… Ocak, dolap, tüp filan satıyor. Tüp almak ise başlı başına bir dert, çünkü kendin götürmek zorundasın, sırtında!.. Bunlar İstanbul’un güzel günleri; delikanlı olduğum yılların İstanbul’u yanında!..

 

 

Elimde kendi boyumun tam yarısı kadar radyoyla yürüyorum. Hiç unutmadığım bir yolculuk… Gecekondular ve ağaçlar arasında; ilki dimdik yokuş aşağı bir patika olan iki sokağı aşıp, büyük yokuşun üstündeki çeşmenin yanına geliyorum. Soldaki merdivenli yol, yukarda kalan caminin önüne çıkarıyor insanı. Arkadan, çok uzaktan dolaşan arabalar da ancak buraya kadar gelebiliyor… Ben, aşağı bakıyorum, denize doğru: Sağda uzakta Beykoz sahili, solda uzakta Paşabahçe… Sonra iskele, Tekel Fabrikası ve hemen ardında Burunbahçe plajının üstündeki tepede gözüken büyük fıstık çamı ağaçları…

Elimde radyo… Harmantepe yokuşundan aşağı inmeye başlıyorum. Öyle her babayiğidin iki solukta filan çıkacağı bir yokuş değil bu. O zamanlar Sigorta’nın cankurtaranı bile ancak yarısına kadar çıkıyor ki o da şoförü sola sapan ilk sokakta oturduğu için!

Fabrika arkasına varıyorum. Burası beş yol ağzı… Biri Köybaşı’na, biri Çukurçayır’a, biri Sultaniye çayırındaki top sahasına doğru gidiyor. Kalan ikisinden biri şimdi benim indiğim Harmantepe yokuşu ve diğeri az sonra devam edeceğim, sahile çıkan cadde…

Fabrika arasındaki bu caddeden Üsküdar ile Beykoz’u bağlayan yola çıkıyorum. Caddenin öbür tarafında sandallar ve sonra deniz... Sağa, yani Sultaniye Çayırı’na doğru dönersem Beykoz yönüne gitmiş olacağım. Ben sola dönüyorum. Tembihleri tutacağım; hep kaldırımdan gideceğim, çünkü arabalar geçiyor…

Satış mağazasının yanından kıvrılıp, fabrikanın kenarındaki kaldırımı takip etmeye başlıyorum. Cam işçilerinin giriş çıkış yaptığı ana kapı… Sonra uzun ve yüksek duvar… Sonra türbe… İncirköy… Sola ayrılıp, Köybaşı’na doğru yükselen sokağın karşı köşesinde İncirköy Camii. Caminin yanından kıvrılınca ekmek fırını… Geniş bir kavis çizen yol… Yolun karşısında yazlık sinemanın duvarı… Devam edince vardığım sarmaşıklarla kaplı SSK hastanesinin duvarı… Paşabahçe İlkokulu ve sonra Paşabahçe…

Sahil yoluna indikten sonra üç otobüs durağı mesafesi yol gidiyordum. Ohhh!.. Kötü adamlar ya dünyada yok veya benim dünyama henüz girmemişler…

 

 

İki yanı camekân bir koridordan geçip Albayrak’a giriyorum. Teslim ettiğim radyonun yerine; beyaza çalan krem rengi, üstten tutmalı, arama camındaki radyo istasyonlarının ince yazıları kırmızı bir radyo alıyorum… Kendine has bir kokusu var yeni radyoların, parmaklarım arasındaki plastik tutma kolunun yeniliğini hissediyorum…

Bu radyoya “Pilipis” diyorlar… Hâlbuki harfleri tanımaya başlamışım o sıralar, yan yana koyup okuyabiliyorum: P’den sonra H var, ikisi birlikte PH oluyor ama diyemiyorum. Sonraki L’den önce de I var ama; PIH yazmak isterken acaba I’yı mı yanlış yere koymuşlar? Ondan sonra gelen harf L olduğu halde, yani PHIL yazdığı halde, niye nisanlar bu heceyi PİL diye okuyor? Ve niye piline bile bakmadan bazı radyolara “pili pis” diyorlar, anlamıyorum!

 

 

Geldiğim yollardan geri dönüyorum: SSK Hastanesi, İncirköy, Cam Fabrikası. Üçüncü duraktan sağa sapıyorum. İşte orada başımı kaldırıp yukarı bakıyorum, işte Harmantepe. En fazla beş yaşımdayım. Çünkü hangi evlerde ne zamanlar oturduğumuzu biliyorum…  Ta tepedeki caminin minaresi gözüküyor. Yokuşu çıktığım zaman eve sadece iki sokak kalacak ve ben hayatımın en uzun yolculuğunu tamamlamış olacağım…

Babam evde beni bekliyor…

Belki de bütün komşular toplanmışlar ve mahalleye getireceğim teknolojinin son harikasını bekliyor…

   

HEADER

emine papatya meriç23-06-2011 23:33#1
Biz tv ile ben oniki yaşındayken, artık komşulara gidip rahatsız etmemem için 1987 senesinde tanıştık, babam radyo tiyatrolarını bile denetimli dinletirdi, eve sadece Türkiye Gazetesi alınır ve ekmek falan sarılarak getirilen gazeteler denetimden geçirilirdi, dedem için filipisti radyonun adı ve evin kıymetlisiydi, şimdi evde her türlü teknolojik cihaz var ama çocuklara bakınca, babacığımın, Abdülhamitin ülkeyi istibdatla da olsa korumaya çalıştığı gibi, korumasını çok iyi anlıyorum. Fanusta ne kadar temiz tutabilsek evlatlarımızı o kadar kâr...
Emine Papatya Meriç
Alıntı

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile