İncirli park ve üç tekerlekli mavi salep arabası

Demek ki misket mevsimiymiş, çünkü o gün, bütün çocuklar parkta…

İncirköy otobüs durağı tam yolun dirseğindeydi. Arkasında ise büyük tekneleri karaya çekmek için koca bir makara var ve bu boşluğun iki yanı park…

Cadde hizasına kaldırmak için; deniz ve makara tarafları örülüp yükseltilerek zemini düzlenmiş olan bu parklar, belli ki zamanında çok bakımlıymış. Bütün kenarlara konmuş diz boyu süslü demirden çerçeveler hala duruyor. Çiçek ve süs bitkileri yetiştirmek için ayrılan bölümler arasındaysa şimdi çocuklar misket oynuyor…

 

 

Durağın arkasındaki makaranın diğer tarafı yine aynen burası kadar bir alan... Onun da çeşitli yerlerinde yaz kış yeşil duran bitkiler, mevsimine göre ekilen çiçekler var. Bazen hanımlar da gelip oturuyor, ama genellikle mahallenin mütekaitleri bu kısımdaki banklarda sohbet ediyor. Fakat orda bir de havuz var. O yüzden adı; havuzlu park… Küp şeklinde kesilmiş gri kaldırım taşlarıyla örülmüş yuvarlak havuzun ortasında yuvarlak bir ikinci kat daha var. Onun içindeki su da bir üstteki küçük yuvarlaktan geliyor, hani içinde bir demir boru yükselenden... Belki bir zamanlar fıskiyeydi bu, ama şimdi sadece borusu kalmış… En alttaki büyük bölme daha derin ya, içindeki su bitkilerinin arasında kırmızı balıklar var. Mahallenin kedileri de zaman zaman havuzun kenarına yatıp, onları seyre dalar…

 

 

Parkın zemini ile denizin kıyısındaki kum seviyesi arasındaki fark bir çocuk boyuna yakın. Dalgalar durmadan şıpırdıyor. Bu kumun içine kurumuş yosunlar karışmış ve şişe mantarları, ağ parçaları, dolaşık misinalar filan… Kumun üzerinde ise suya kadar eğimli iskeleler; yere saplanmış direklere tahtalar çakılarak yapılmış… Onlarınsa üstünde; çekilip bağlanmış, sudan kurtarılmış, çeşitli renklerde boyalı, bordasına değişik isimler yazılı, mahallenin kayıkları var…

 

 

Yan taraf boşluk. Orada, caminin, arkası denize bakan helâları var; ön kısmında ise abdest almak için musluklar…

Sahil yolu park ile caminin arasından geçiyor. Üç sıra pencereleri ve çatısında kiremitleri var. Öyle güzel ki mahallemizin camisi… İlmihal’de onun adına rastlayınca çok sevinmiştim. Diyordu ki: (Türbesi, kendi yaptırmış olduğu Lâleli camii yanında bulunan) Sultan 3. Mustafa Han, “Fatih Camiini yeniden yaptırdı. Çakmakçılar yokuşunda kendi adında bir cami vardır. 1174’te Kâdî-köy İskele cami’ini yaptırdı. 1177’de Pâşa-bağçe İncirliköy câmi’ini yaptırdı. Üsküdar’da Ayazma câmi’ini de 1174’de yapdırmışdır…”

Birkaç sene önce baktım, İncirköy camiinin kapısına “Sinan Ağa Camii” yazmışlar, ama sebebini bilmiyorum…

 

 

Havuzlu parkın kenarında iki katlı bir yalı var, betonarme… Altındaki küçük dükkâna yıllar sonra bir peynirci açılmıştı ve orda çalışan çocuk, tarttığı her şeyin fiyatını tarttığı an söylerdi. Diyelim ki peynirin fiyatı 6 buçuk lira ve müşterinin kestirdiği kısım 285 gram… Terazi gramı gösterirken, ilkokullu Ali müşteriye peynirin fiyatını söyler, sonra da bütün aldıklarının toplam tutarını çıkarırdı, hem de hiç düşünmeden. Nasıl bir beyni vardı bilmiyorum ama mahalledeki çocukların çoğu sevmezdi onu. Nedeni ise belli: Çünkü kendileri matematikten çaktıkça; Ali ve abisinin bir kopyası olan Engin, durmadan kendilerine örnek gösteriliyordu…

Hesap makinesinden hızlı işlem yapan peynirci çocuklar bizden sonraki kuşaktan ama bazı şeyler var ki kuşaklar boyu sürer…

İbrahim amca bunlardan biri…

 

 

Yolun karşısında yatırın kabri, onun ardında kahvehane ve ayak ucu tarafında muhtarlık odası… Muhtarlığın yaslandığı duvar ise cam fabrikasının…

Bizler hep incirli parktayız… Yaz bitmeden yolunmuş ama yapraklarının tamamı henüz dökülmemiş bir kaç incir ağacının altında misket oynuyoruz… Hava dönmüştür artık. Kazaklar çoktan giyilmiş, bazı günlerde paltolar bile giydirilmekte üzerimize…

Birkaç tanesi ellerine hohlaya hohlaya kuyu oynuyor, bizler de ta Büyükdere’den kopup gelen rüzgârın soğuğu boynumuza sarılmasın diye omuzlarımızı yukarıya kaldıra kaldıra onları seyrediyoruz…

Mahallenin bütün çocuklarının büyüdüğünü gören üç tekerlekli mavi arabasıyla İbrahim amca geliyor. Çocukları var mı, karısı var mıydı bilmiyoruz. Bizim mahallede, kapısı sokağa açılan bir kuru odada kalıyor. Arabasını da içeri alıyor alacakaranlıkta… Temizlik yapmadan evvel, arabada kalan dondurma, salep gibi yiyecek veya içecekleri, kapısının önünde gezinen çocuklara veriyor…

O zamanlar hiç kimsenin hatırına hijyen mijyen de gelmiyor. Her halde şimdiki çocuklar, bizimle birlikte o günleri bir hafta yaşasaydılar; bütün mikropları kaparlardı da ömürlerinin bir yarısı hastanelerde geçerdi!..

Öldüğü güne kadar bizim sokakta kalan, hatta ölüsünü pek çok çocuğun gördüğü dondurmacı amca Avrupa Birliği standartlarına uygun mu yapıyordu salebi, dondurmayı filan bilmem. Bildiğim; bu araba, her gün yeniden çıkardı sokağa…

Ve bu mavi araba neler satmadı insanlara. Mısır, lahmacun, dondurma… Şimdi de salep… Hava soğuk. Üstümde garip bir halsizlik var. Koşmak, konuşmak, hatta misket bile oynamak istemiyor gibi canım…

 

 

İbrahim amca üç tekerlekli mavi arabasını iterek durağın arkasına geliyor… Onu gören bir kaç çocuk hemen yanına koşup sipariş veriyor… Hava soğuk… Ellerim ceplerimde… Cebimde para olduğunu fark ediyorum parmaklarımla…

Kulplu cam bardağı salep dolduruyor İbrahim amca, sonra üzerine tarçın döküyor, sonra çocuklardan birine veriyor. Bardağını alan parka dağılıyor. Salep ve tarçın kokusu, rüzgâra binip bir burnumdan girip diğerinden çıkıyor, ama içimin bütün sokaklarında dolaştıktan sonra... O an nasıl da salep çekiyor canım… Ben de gidiyorum mavi arabanın yanına, ben de istiyorum çocuklara verdiğinden. Parayı da uzatıyorum…

Hava soğuk, salep sıcak... Tutunca avuçlarım ısınıyor, yaklaşınca yüzüm ısınıyor, koklayınca içime bir sıcaklık yayılıyor. Dudaklarım değiyor kaynar salebe, dilime değiyor sonra sıcacık… Bütün ağzıma yayılıyor muhteşem bir süt tadı, salep tadı, tarçın tadı… Duman savruluyor bardağın içinden buram buram…

Bir küçük yudum; koyu bir sıcaklık halinde boğazımdan aşağı doğru inmeye başlıyor…

Tam da o sıra;

“Sen oruçlu değil miydin”, diye soruyor içimden gelen bir ses!

 

 

Buz gibi havada sanki bir kaynar kazan boşalıyor tepemden; şaşırıyorum, ne yapacağımı bilemiyorum ve hiç tereddüt etmeden hemen çamlardan birinin köküne tükürüyorum ağzımda kalan salebi, tekrar ve tekrar…

Sonra da elimdeki kulplu bardağı oracığa boşaltıveriyorum!..

Bardağını iade ettiğim İbrahim amcanın, o kaynar salebi, benim nasıl bu kadar erken bitirebildiğime şaşıp şaşmadığını hatırlamıyorum… Bu kadar yıl boyunca kaç bardak salep içtiğimi da hatırlamıyorum… Ama o gün, incirli parkta, mavi arabadan alıp sadece bir yudumunu içtiğim o salebin lezzetini asla unutamıyorum…

Bir salep bu kadar mı lezzetli olurmuş?

    

Yorum ekle

Yorumlarla ilgili bilgilendirmeyi göster


Güvenlik kodu


Yenile