Seyir Defteri – 9 Mayıs 2011 (Mehmet Oruç abimizin cenaze ve defin fotoğrafları)

  * Türkiye Gazetesi yazarlarından Mehmet Oruç’un vefat ve cenaze haberi..   
  * Cenazenin taşınması ve kabre defnedilirken çekilmiş fotoğraflar…                
  * Hakkında yazılanlardan bazıları…                                                                 
  * Okuyucu ve sevenlerinden yorumlar…                                                         
  * Hakkında yapılmış İz Bırakanlar sayfası…                                                     
  * Boş kanape (yazı ve görüntüler)…                                                               
  * Mehmet Oruç’un VASİYETİ                                                                         


Keşke bu haberi yazmasaydık veya keşke "iyileşti" diye yazabilseydik.
Fakat elbet bunlar kendimiz için istediklerimiz; o aramızda olsa da biraz daha istifade edebilsek, anlamında.
Öte taraftan bakıyorsunuz ki, bu gün sorsalar acaba Mehmet abi geri gelmek ister mi?
İnşallah nimetlerin en büyüğüne kavuştu da aynısını ardından gelenler için de diliyordur…

Yanlış yamalak bir çok şeyler yazabilirim bugün, ne olur kusura bakmayın. Çünkü, içim dolaştı!…
Mehmet Oruç, benim Türkiye Gazetesi’nde ilk çalışmaya başladığım zamandan beri (hep, işte oralarda bir yerlerde duran) yakıt istasyonumdu, tamircimdi…
Çok uzun şeyler yazmak mümkün ama acaba gücüm ne kadarına yetecek!

Haberi öğrenir öğrenmez, twitter’dan şu satırları geçtim, sitemizin anasayfasında yayınlandı:

"Bu haberi benden duymanızı istemezdim. Yaklaşık yirmi dakika önce Mehmet Oruç abi vefat etti. (İnnalillah ve inna ileyhi raciun)"
"25 yıldır tanıdığım Mehmet Oruç abiyi iyi bilirdim, iyi bilirdim, iyi bilirdim. Ve bütün davasına kefilim…"
"Dün saat 16.30’da birlikteydik. İnşallah Cennette de hep birlikte oluruz…"
"Bu güne ANNELER GÜNÜ diyorlar ya; toprağın da iki türlü sıkması varmış ölüyü. Biri ezip öldürür gibi, ama diğeri ANA GİBİ SEVGİ VE ŞEFKATLE."

İnşallah, müjdelere kavuştun Mehmet abi, nimetler artık sana helal olsun…

İnsanı büyük denizin ardına götürecek bir gemi vardır fakat bu gemi senin ayağına gelemez, çok sığ sulara yaklaşamaz… İsteyen kimseleri işte bu gemiye taşıyacak vasıtalar vardır. Bunlardan bazısı tahta iskelelere yanaşabilir, bazıyı kuma oturabilir, bazısı çamurlara kadar girebilir. Hepsinin farklı meziyetleri vardır ama hepsinin hedefi bellidir: O gemiye yolcu taşımak!..
İşte Mehmet Oruç abi, şahit olduğum bütün hayatında; işte bu vasıtalardan biri olarak yaşadı ve ve yine bu yolda öldü…
Bütün güzel dualar ona olsun.

Dün (7 Mayıs 2011 Cumartesi) kapıda ilk defa karşılaşıp içeri birlikte girdiğimiz (Mehmet abi bizi tanıştırdığı halde) şu an ismini hatırlamadığım hukukçu abi "Gazeteye yazıları yazabiliyor musunuz" dedi. Mehmet abi de;
"Yetiştiremediğim zaman yedek koyuyorlar" dedi.
Oturma odasına girdik. Yükseltilmiş yastığa sağ yanını koymuştu. Yorulmuş da dinleniyor gibiydi…
Karşısındaki sandalyeye oturdum.
İyi ki bu Çağlar’ın seminerleri oluyor da hazır burdayken uğruyorum, dedim.
Anladım zaten kıyafetinden, dedi…

Bir saat önce holding binasının en üst katında, bitmiş olan seminerin ardından, konferans salonunun önünde grup konuşmaları esnasında, Fatih’i görmüştüm karşımda. Biraz konuşalım, dedi. Az sonra da "babama uğrasan iyi olur abi, görmüş olursun, dedi. Kendisi bilmiyor ama değerler fırladı gene, durumu kritik. Bu akşam hastaneye götüreceğiz" dedi…
Bir saat ya geçti ya geçmedi, dört buçuk sularında yanındaydım, İhlas Yuva’da…
Konuşmalar arasında, bir önceki gelişimdeki güzel hadiseyi hatırlatarak;
"Kalkacak da güreşeceğiz, de mi abi" dedim…

Birer tabak geldi biz otururken; elma, portakal, muz ve bıçak.
Ben tam müsade istiyordum: "Çocuklar aşağıda arabada, misafir de var, fazla bekletmeyeyim onları" diyordum…
"O zaman yanına al bari" dedi.
Mehmet abi öyle deyince ben muzu aldım, paylaşmak niyetiyle. Ve arabada beşe bölüp, hepimiz o muzdan yedik…
O sırada kameraman Halid Abay ile konuşmuştuk, sitede. Ben arabada, o markette, telefonla konuşmuştuk…
İşte, (bugün) yarın oldu…
Halid aradı, lafı düne getirdi: "Mehmet Oruç abiyi ziyaret etmiştiniz dün, değil mi" dedi…
"Evet", deyince;
"Çok hayırlı bir iş yaptınız" dedi…
"Ne oldu?" Diye sordum.
"Vefat etti" dedi…

Hani güreş tutacaktık be Mehmet abi!..
…..
Ve sen! Bu gün ölüm meleğine teslim olan…
Ama pehlivanların büyüğünü, kendi nefsini inşallah yenmiş, yere vurmuş olan adam;
o büyük kapının ardı sana mübarek olsun…
…..
Ve ey ardında bıraktıkları;
Acınız acımızdır!..
Fakat, size şeref olarak sadece, yine sizin için söylenen;
"Mehmet Oruç’un ardında kalanlar" ifadesi bile, şeref olarak yetmez mi?

Allahü teala rahmet eylesin…
Mekanı Cennet olsun…
Şu an nerede ne zaman defnedileceğini bilmiyorum ama her kim ne okuyacak gönderecekse, gecikmeden göndersin…

———————
20 Mart 2011 günü çektiğimiz görüntüler:

—————————————————————


09 Mayıs 2011 Pazartesi tarihinde Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan vefat haberi:          


Yazarımız Mehmet Oruç Hakkın rahmetine kavuştu

Çeyrek asırdır gazetemizde çeşitli kademelerde hizmet eden Mehmet Oruç 58 yaşında ebediyete irtihal etti.

Yazarımız Mehmet Oruç Hakkın rahmetine kavuştu

> Geçen hafta helalleşmek için son defa gazetemize gelen Mehmet Oruç, 8 aydır lösemi tedavisi görüyordu.

İnan Arvas

Gazetemizde uzun yıllardan beri “Gönül Bahçesi” ve “Hikmetler” isimli köşeler ile insanları aydınlatan yazarımız Mehmet Oruç, dün Hakk’ın rahmetine kavuştu. Uzun süredir kanser tedavisi gören 58 yaşındaki yazarımız evli ve iki çocuk babasıydı. Merhum Mehmet Oruç Ağabeyimiz, bugün Eyüp Sultan Camii’nde öğleyin kılınacak cenaze namazının ardından Eyüp Sultan Kabristanına defnedilecek. Arkadaşımıza Allah’tan rahmet, kederli ailesine sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=489930

—————————————————————


Salı günkü Türkiye Gazetesi’nde yayınlanacak olan yazı.                                        

Mehmet Oruç dualar ve gözyaşlarıyla defnedildi

09 Mayıs 2011 Pazartesi – 16:20
Önceki gün mücadele ettiği kanser hastalığından vefat eden gazetemiz yazarlarından Mehmet Oruç (58) dualar ve gözyaşları içerisinde uğurlandı. Eyüp Sultan Camii’nde dün öğlen namazını müteakip Sedat Özdal Hocanın kıldırdığı cenaze namazına başta ailesi olmak üzere Türkiye Gazetesi’nden mesai arkadaşları, İhlas Holding çalışanları ile dostları ve sevenleri katıldı.

Mehmet Oruç dualar ve gözyaşlarıyla defnedildi
 
Mehmet Oruç dualar ve gözyaşlarıyla defnedildi
 
Mehmet Oruç dualar ve gözyaşlarıyla defnedildi

İSTANBUL – CHA – Önceki gün mücadele ettiği kanser hastalığından vefat eden gazetemiz yazarlarından Mehmet Oruç (58) dualar ve gözyaşları içerisinde uğurlandı. Eyüp Sultan Camii’nde dün öğlen namazını müteakip Sedat Özdal Hocanın kıldırdığı cenaze namazına başta ailesi olmak üzere Türkiye Gazetesi’nden mesai arkadaşları, İhlas Holding çalışanları ile dostları ve sevenleri katıldı. Eyüp Camii’nin avlusundan taşan cemaatin omuzları arasında son yolculuğuna uğurlanan Mehmet Oruç Eyüp Sultan Kabristanına gözyaşları ve dualar ile defnedildi.

Son nefesine kadar yazdı… Mehmet Oruç 1953 yılında, Bolu’nun Göynük ilçesinde doğdu. Hafız İsmail Efendi, Hafız İbrahim Efendi gibi hocalardan eski usulde tahsil gördü. Liseyi bitirdikten sonra, eğitimi, öğretmenliği çok sevdiği için, Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesini bitirdi. Manisa, Konya, İstanbul’da görev yaptıktan sonra 1987 yılında 12 yıllık resmi görevinden istifa ederek, ilkokuldan beri meraklı olduğu gazetecilik mesleğine geçti. Uzun yıllar gazetemizde, "Günün Sohbeti" ismi ile günlük yazı yazdı. Daha sonra vefatına kadar, "Gönül Bahçesi" ve "Hikmetler" köşesinde, günlük, aktüel konuları; dini, tarihi, sosyal yönden ele alarak yorumladı. Yine gazetemizin okuyucularına hediye olarak verdiği 8 cildlik "Anadolu Evliyaları"nı hazırlayan tertip heyetinde bulundu. Ayrıca birçok da kitabı yayınlandı. Mehmet Oruç ağabey mücadele ettiği ağır hastalığına rağmen son anlarına kadar gazetemizdeki yazılarına aksatmadan devam ediyordu.

‘Dert Babası’ olmuştu
Gençlere çok değer veren yazarımız, onların karşılaştıkları, dini ve sosyal problemlerin çozümünde, hayata hazırlanmalarında onlara rehberlik yapmayı kendine vazife addetmiştir. Onlara; İslamı ve İslamın bozulmadan, ilk zamanki saflığı ile bizlere ulaşmasına vesile olan İslam büyüklerini tanıtmayı, sevdirmeyi şerefli bir görev bilmiştir. Yıllardan beri, gençlere, ailelerinin bile göstemeyeceği samimi, sıcak ilgiyi göstermiş, dertleri ile dertlenmiş ve bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Bu yüzden, gençlerin her türlü meselelerini çekinmeden açabildikleri "Dert Babası’" olmuştu. Biz de kendisine Allah’tan rahmet, kederli ailesine sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

http://www.turkiyegazetesi.com/news/776870/mehmet_oruc_dualarla_defnedildi.aspx

 

——————————————————————————————————————–

Cenazenin ardından…

Bunca imrenilecek kalabalığa rağmen biliyoruz ki cenaze namazına gelemeyenler oldu, kabristana çıkamayanlar oldu…
Bunun için; orada çektiğim fotoğrafları da ekleyeyim dedim siteye.
Hem bir arşiv oluşur hem de belki çok kimseye ibret olur. Ayrıca, orada hazır bulunanlara ve bu görüntülere siteden bakanlara dua edenler olur da, arada bizler de nasipleniriz, diye…


Cenaze hazır, birazdan namazı kılınacak.


Cenaze namazına hazırlık yapılırken.  Yüzü gözüken Mehmet abinin oğlu Fatih Oruç…


Namazı kılındı Mehmet abinin, teneşirden alınıp, cami avlusuna doğru giriyor…
 

Eyüp Sultan Camii dış avlusunda…


İç avluya girilen kapı…


.

.

.

Kapının hemen solunda büyük pencere ve ardında büyük Sultan’ın kabri şerîfi…


Eyüp Sultan hazretlerinin kabri hizasında durduruluyor ve bir müddet dua ediliyor…
 

Tabutu, Eyüp Sultan hazretlerinin kabri başında dinlendirilip, dualar edilirken gözüm duvardaki yazıya takıldı. Orada diyordu ki:
" İstanbul’un manevi fatihi Akşemseddin Hazretleri’dir…
Fetih sırasında çok önemli bir hadise meydana geldi. Şöyle ki:
Medine’ye hicret eden sevgili Peygamberimizin, evlerinde misafir kaldıkları Ebu Eyyüb el Ensari hazretlerinin, burada bulunan kabrini 784 sene sonra keşfeden de Akşemseddin hazretleri idi.
Kendisi de 1459 yılında vefat etmiştir. Kabri vefatından bir süre önce gittiği Göynük’dedir…"
…..
Mehmet Oruç abi de Göynük’lüdür.
O da Göynük’den gelmiş ve Eyüp kabristanına defn olmak üzere şu an bu camidedir…


Yaklaşık bir saat sonra. Necip Fazıl’ın da hocası olan Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin uzun yıllar ders verdiği Kaşgarî Dergahı’nın hemen yanında bulunan mübarek kabre uğrayanlar; bu kabristanın tepenin arka yüzünde kalan bölümünde toplanmaya başladılar.


Bu sırada kabrin son hazırlık işleri yapılıyordu.


İnsanlar bir yolcu bekliyordu uğurlamak üzere…


Ve o göründü uzaktan…
Derdi, artık dünyada kalanlara bırakıp, huzur içinde geliyordu dava arkadaşlarının elleri omuzları üzerinde…

 
Gözyaşı döken varsa; sanki bir yakınını hacca gönderir gibi duygular içindeydi eminim, yani buluşmak üzere ve imrenerek…


.

Herkese nasıp olmaz ki böyle taşınmak…


.

Kabrinin hemen yanında…




Her taşın başına oturmuş Müslümanlar, hüzünlü bir huzur içinde…


Bu sırada o ana kadar okunan ve gönderilen… Ve o sırada hala, hiç durmadan telefonlarla haber verilen hatmi şerifler, yasini şerifler, fatihalar, ihlaslar yüzlerce binlerce ve milyonu bulan salevatı şerifeler kağıt kalemlerle, hesap makineleriyle toplanıyor uzun uzun toplanıyor… İlahiyat profesörü Ramazan Ayvallı başta olmak üzere dört beş kişi bu işle uğraşıyor… 
 

Veda için bekleyiş…


Kabir başındaki çaba…


Kürek ardında durup mevtaya hizmet için bekleyen güzel insanlar. Hocalarına, ağabeylerine, sevdiklerine son emekler…


.

.

.

Çiçekler arasında bir kabir ve inşallah kavuştuğun yer Cennet bahçesi…


.

Dua ve okunanların hediye edilmesi…
(Bu arada, cenaze namazının kılınmasına yakın, eski muhabirlerimizden Enver Durmuş’un da hastanede vefat ettiğini işitmiştim. Ramazan Ayvallı abiye söyledim, okunanlardan o da nasibini almış oldu.)


Çevredeki topraklar toplanıyor…


Baba kabri başında bir oğul!..


Dünya’dan ahirete geçiş, kabir…


Herşey burada biter veya herşey buradan sonra başlar…
Herşey işte bu an için, yani buraya girerken yani şu son halin için…
İşte bunu anlatmak, bunu öğretmek için geçirilmiş bir ömür ve işte bu hali yaşatıp, göstererek de (bakıp gören gözlere) dersler veriyor…


Bizler, ardında kaldık; öylece boynumuz bükük…
..sen ise nice çiçekler ve sular ve manzaralar ve kimbilir nice sevgililer arasına gittin ne nimetlere kavuştun.


Eyüp mezarlığının manzarası doyumsuzdur…
Çiçekerin açtığı mevsim, arkada Haliç…

Güle güle git ki Mehmet abi, bize de yol gösterirsin hoş geldin dersin inşallah bir zaman sonra…
Bütün haklarımız varsa helal olsun sana, Allah şahittir ki seni iyi bilirdik, iyi bilirdik, iyi bilirdik…





Türkiye Gazetesi’nde, Ünal Bolat’ın "Hayatım Roman" isimli köşesinde                                       
Mehmet Oruç abi için yazdığı 11 Mayıs 2011 Çarşamba tarihli yazısı…                                     

Hatıralar denizinde Mehmet Oruç

Ah be reis… Yine yaptın yapacağını… Her zaman tedbirliydin ama bu kadarına pes doğrusu… Herkesten önce ve sanki bir an önce… “Gönül Sultanları”nın sohbetine uçuverdin… El hükmü lillah yaptın… Bizden önce gidenlerle âlem-i ervahtasın.
Şimdi ardından bir de hasret mi çekecektik bu kesret dünyasında? Andıkça burnumuzun direği sızlayanlara seni de mi ekleyecektik…
Vay be… Yalnızca bedenlerimizin değil gönüllerimizin de şekillendirildiği “Bizim Sayfa” esas şimdi garipleşti be abi…
Senden söz açıldığında hatıralar sanki kapağı açılmış baraj olup coşuveriyor üzerime…
Boğuluyorum seninle, sensizliğin denizinde… Hangisinden söz etsem bilemiyorum…
Öğrencilik yıllarında harçlığını çıkarmak için çalıştığın benzin istasyonunda, eline bilgi vermeden pompa verdikleri için siftahında son model benzinli bir arabaya full mazot doldurup adamın çaresizlik içinde “vah vah”larını anlatırken yerlere yattıklarımızı mı…
94 krizinde Kuzuluk’un temel atma törenine kulakları çınlasın Tahir Albayrak abinin minibüsüyle giderken, “Allah’ım sen yardım et… Allah’ım” diye müessesemiz için yaptığın duaları mı?…
Telefonda “Beşiktaşlı Ali’ye dinî kitap göndermek istiyorum. Benim adıma gönderir misiniz?” diyen okuyucuya:
-Elbette. Adresini alayım, deyince, okuyucunun:
-Beşiktaşlı Ali diyorum size. Beşiktaşlı Ali diye tekrarlamasını…
Bu ısrar üzerine, gayet samimi ve ciddi:
-Beşiktaş’ta binlerce Ali var. Adresi olmadan nasıl ulaştırabiliriz ki, cevabınızdan futboldan da toptan da anlamadığını mı?..
Tiraj rekoru kırdığımız yıllarda, her ayın ilk beş günüyle, son beş gününde mesai çıkışlarında Zeytinburnu, Bakırköy, Avcılar’da yaptığımız abone çalışmalarında bir gün yüzlerce abone listesini eline alan yeni bir dağıtıcının:
“Abi ben bu kadar aboneyi yarın nasıl dağıtırım?” diye ağlayama başlamasını; büro müdürü arkadaşın da “Üzülme ben de yardım ederim” diye onu teselli edişini gülümseyerek seyrederken, “Elhamdülillah bugün de bereketli oldu” sevincimizi mi?
Hayatım Roman’a… Aaah aaah… “Nurullah Yıldız” mahlasıyla; anlatırken bir keyif, yazarken başka bir keyif aldığımız o birbirinden nefis hatıralar getirmelerini mi?
Geçenlerde iki öğrenci birbirine “Duydun mu hocamız vefat etmiş” diye senden bahsediyordu. Bizim de dinî müşküllerimizi sorduğumuzu bilmiyorlardı.
Sustuğumuz yeter artık… Hani sen “İlmihali okuyan âlim olur, yaşayan evliyâ” düsturunu naklederdin ya… Bak hiç kusura bakma söyleyeceğim… Sen ilmihali okumak değil, bilenlerdendin… Âlim olduğunu herkes biliyordu reis… Ama ötekini… Tamam sustum… Allah mekanını Cennet eylesin…

Ünal Bolat

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=490146

___________________________________________________________________

Murat Başaran’ın Türkiye Gazetesi’ndeki "Dünya Hali" isimli köşesinde   
12 Mayıs 2011 Perşembe tarihli yayınlanan yazısı…                               

“Çat kapı”

80’li yılların başıydı…
Fatih’te bir akşamüstü… Rahmetli eniştem Şinasi Teşneli ve Haluk Baklan ağabeyle yürüyoruz…
Haliç’in “Haliç” koktuğu zamanlar… Siz soba bacalarından çıkan dumanı da hesaba katın…
Daracık sokaklarında Fatih havası soluyoruz…
Çarşamba’dan Darüşşafaka’ya doğru yol alırken bir apartmanın önünde durduk…
Hangisi söyledi hatırlamıyorum: “Hadi Mehmet Abiye uğrayalım…”
“Çat kapı” bastık zile…
Giriş kattı… Mehmet Oruç Ağabey güler yüzle karşıladı ve buyur etti…
Yarım saat geçmemişti ki, yer sofrasının etrafında tarhana çorbasına kaşık sallıyorduk…
***
Yaşadığımız bu misafirlik, yediğimiz yemek, ev sahibinin memnuniyeti, sohbetin tadı benim için kaybettiğimiz samimiyeti hatırlatan bir simge oldu…
Telefon yoktu o zamanlar… Misafirliklerin önemli bir kısmı haber vermeden gerçekleşiyordu.
Gönlünü ikram ediyordu ev sahibi; aman hazırlanalım, ayıp olmasın tripleri yaşanmıyordu.
***
O kadar çok şey kaybettik ki…
Yavuzselim Yokuşunun bir ucundan diğer ucuna 15- 20 selam vermeden ve 3-5 ayak üstü hasbihal etmeden gidemezdik.
Refah seviyemiz arttı ve fakat yabanileştik… Selam verirken de alırken de tereddüt içindeyiz. “Acaba bizden bir şey mi isteyecek?” veya “Acaba yanlış anlar mı?” endişesi…
Dostluklara tutunur ve yaslanırdık; zengindik…
Şimdi kenara koyuyoruz, istifliyoruz varsa eğer… Ve olduğu kadarıyla dünyalığımıza güveniyoruz. Ama hanlar hamamlar yetmiyor; ruhumuz fakir…
***
O kadar çok şey kaybettik ki…
Sımsıcak yüreği ve güler yüzüyle tarhana çorbasını bizimle paylaşan Mehmet Oruç ağabey de gitti.
Hafızamızın fazilete dair kısmının değerli bir motifiydi…
Sürekli eksilirken tek tesellimiz, günün birinde öbür tarafta buluşacağımıza olan inancımız ve ümidimizdir…

Murat Başaran

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=490245

____________________________________________________________________

Muammer Erkul’un Türkiye Gazetesi’ndeki "Stop" isimli köşesinde    
13 Mayıs 2011 Cuma tarihinde yayınlanan yazısı…                           

Mehmet Oruç’un son iftarı

Cetvel nedir bilmeyen var mı? Elbette yoktur… O zaman Mehmet abiyi anlatmak zor olmayacak!
Onun hayatı her çeşit problemimize cevaplar vermekle geçti. Hiçbir soru karşısında asla kıvırmaz, menfaat gözetmez ve doğru olan neyse onu küt diye yüzümüze söylerdi…
Alışmak biraz zordu, ama ondan vazgeçmek (en azından benim için) imkânsızdı!

O beni, memleketin bir araya gelmiş her çeşit ressamı-karikatüristi arasında görmüştü ilk defa, ben de onu dinî yazılar hazırlayan ekipte. Aslında “Bizim Sayfa”nın yüz yüze kapanan karşılıklı sayfalarındaydık onunla… Fakat Mehmet abi bir hanımlara hiç yaklaşmaz, bir de piyasanın o bilinen yazar/çizer takımından uzak dururdu. Bu yüzden, yıllarca birbirimize karşı hep temkinli olduk! Fakat hiçbir zaman kopmadık, ayrılmadık…

Kuzuluk Kaplıca Evleri’nin temelleri atılırken, elindeki planları açıp: “Nerden istiyorsun” dedi… “Seninki hangisiyse oradan istiyorum, dedim… Çünkü sen, zaten iyice araştırıp en güzel yeri almışsındır. Ve ben de seninle aynı yeri seçersem, Kuzuluk tatilimizde bir arada bulunma ihtimalimiz olmaz” dedim!

Nice tatlı hatıralarla dolu bunca yıl nasıl geçmiş?..
Fatih beni bulup: “Bugün babamı gör” dedi. Bir saat sonra evindeydim. Sağ yanı üstü yastığa dayanmıştı. Konuşma esnasında “Kanın ne senin” diye sordu. “A pozitif” dedim. “Aynıymış” dedi… Mehmet abi, seninle kanımız da aynıymış, ne güzel… (Devamını muammererkul.com’da anlattım, görüntülerini de koydum.)
Tam bir gün sonra, vefat haberi geldi.
Özet olarak: Aslında, Mehmet Oruç için iftar vaktiydi ölüm!..
Artık sana nimetler afiyet olsun Mehmet abi. Mekânın Cennet olsun…

Muammer Erkul

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=490331


___________________________________________________________________

Muammer Erkul’un Türkiye Gazetesi’ndeki "Stop" isimli köşesinde    
15 Mayıs 2011 Pazar tarihinde yayınlanan yazısı…                           

Cetvel, kırıldı…

Cetvel nedir, diye sormuştum ya bir önceki yazımda…
Elbette cetvelin ne olduğunu bilmeyen yoktur. Fakat ne kadar lazım olduğunu; ancak arayıp bulamadığında fark edebilirsin, onu kaybettiğinde!..
Mimarların, inşaat ustalarının, marangozların, terzilerin eli altında hadi olmasın bakalım ölçü aletleri veya bakkalların, manavların hadi olmasın bakalım tartıları, işler ne çok karışır…

Ölçülü yaşamış ve hatta bir anlamda kendileri ölçü olmuş kimselerin yanında bulunmak da bazılarını rahatsız eder. Çünkü boyları, çapları, hacimleri hemen ortaya çıkıverir!
Aslında kendi başlarına şahsî bir iddiaları olmayan bu cetvel gibi adamlar; bu doğal, sıradan halleriyle sıra dışı tesirler meydana getirebilirler. Fakat herkes bundan hoşlanmaz. Herkes bunu hazmedemez. Ve bu ölçülme duygusu, rahatsız olanlardan bazılarını ölçülerden uzakta tutar…
Aslında bu durum ölçünün hatası değil, ölçülenin kusurudur! Fakat yaşayan kimseler bunu kolay kolay itiraf edemez!

Boyunun ölçüsü alınmaktan, tam da ölçülmeye alıştığını sandığı sırada; cetvelini, mezurasını, tartısını, ölçeğini kaybetmiş kişilerin haline benzer bir duruma düşmek… Manzaramız budur!
Meğer gıdasının içinde yaratılan civcivler gibi şanslıymışız da, ah keşke bir de haberimiz olsaymış!..
Cevabı önceden yazılmış sorular gibi dolaşıyormuşuz meğer yanında!..
Şimdi ahh, bir de desen ki ansızın rüyama girip:
“Varacağın adrese geldim senden bir adım önce… Varacağınız adrese geldim, sizden bir adım önce!..

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=490556

____________________________________________________________________

İrfan Özfatura’nın Türkiye Gazetesi’ndeki "İz Bırakanlar" isimli köşesinde    
15 Mayıs 2011 Pazar tarihinde yayınlanan yazısı…                                     

‘Oruç’lu gibi yaşa, ölümün iftar olsun

15 Mayıs 2011 Pazar



“Bizim sayfa” o güne kadar denenmiş bir şey değildi. Benzeri yoktu, taklitleri de tutmadı. Okuyucu ile bir aile olmuştuk adeta… Telefonda ağlayan olur, teselli vereceksin. Bağıran olur, teskin edeceksin. İşimiz bu. İnsanla… Ne halin varsa gör diyemezsin ki onlara…

 

AİLE OLMUŞTUK
“Bizim sayfa” o güne kadar denenmiş bir şey değildi.
Benzeri yoktu, taklitleri de tutmadı. Okuyucu ile bir aile olmuştuk adeta…

OKUYUCULARLA
Telefonda ağlayan olur, teselli vereceksin. Bağıran olur, teskin edeceksin. İşimiz bu. İnsanla… Ne halin varsa gör diyemezsin ki onlara…

ÜÇÜ BİR ARADA
Mehmet Darende… Mehmet Polat Gültekin ve Mehmet Oruç… Üç Mehmet de sağlıkçıydı aslında. Darende ağabey ömrünü kitap dağıtmaya adamıştı, ilk o ayrıldı aramızdan… 33 yaşında… Mehmet Polat ağabey yıllarca fakir fukara çocuklarını sünnet ettikten sonra vaktini talebelere ayırmış, Yurt Müdürlükleri yapmıştı… O da geçenlerde vefat etti. 63 yaşında… Mehmet Oruç’u en az sizler de benim kadar tanırsınız. Sağolsun kırmamış, “bas teybin düğmesine” deyip hatıralarını paylaşmıştı bir ara. İster misiniz, bırakalım kendini anlatsın.

Gazetenin ilk yılları… Doğrudan okuyucuya dönük bir sayfa istendi. Önce işi Rahim Abi omuzladı, sonra Ahmet Gülmen ve Sabahaddin Çalış devraldılar. O sıralar devlet dairesinde çalışıyorum, akşamları gelip fahri olarak katılıyorum çalışmaya.
İki sayfa var, yan yana. Sağ tarafta Mehmet Ali Demirbaş “Ali Güler” mahlasıyla sohbet köşesi hazırlıyor. Gerisi okuyucudan gelen hikâyeler, şiirler, kıssalar…
Yazarlık, muharrirlik okuyucuya ait. Biz sadece dinen ve hukuken mahzurlu yanları var mı diye bakıyoruz, o kadar.
Sol taraf ise kadın ve çocuklara ayrılmış. Fıkralar, karikatürler ve Vehip Sinan’ın çizgi romanları. Bakalım Tamer ile Topuz hangi maceralara yelken açacak?
Vehip Bey rahmetli sevimli pratik bir insandı. Fıkrayı veririz, iki şık şık, al sana… Eli çabuktur, uyumludur, kibardır, hayatta problem olmaz.

AVUÇ İÇİ KADAR
Bu iki sayfa Cağaloğlu’nun ara sokaklarında yorgun bir binada, 4-5 metrekarelik bir odada çıkıyor. Ben gece nöbete kaldığım için oturabiliyorum ama gündüzcülere masa yok, sandalye yok, telefon yok… Yok yok yok… Diğer sayfaları yazı işleri hazırlıyor, Bizim Sayfayı muhteva olarak da, teknik olarak da bizden soruyorlar. O zaman böyle bilgisayarlar nerede? Değişiklik oldu mu felaket yoruyor. Neyse… Yapa yapa piştik geldik kıvama.
Enver Abi servisimizin elemanı gibi, gelir gider, oturup sayfa çizer hatta… Mizanpaja çok ehemmiyet verir, baktın mı ferah olacak! O zaman mail yok. Mektuplar tek tek açılacak, daktilo edilecek, cevap yazılacak. Baş etmenin imkânı mı var? Gönüllü arkadaşlarımız uğrar, en azından daktiloya çekilecekleri alır bizi yükten kurtarırlar. Hukuk talebesi Erdoğan Dinçbaş onlardan biriydi mesela…

İSVİÇRE NERE
Okuyucu ile iç içe olmak iyidir hoştur da bazen yorar. Bu gün mektubu postaya verir, yarın “yazım niye çıkmadı” diye sorar. Telefon işleri daha da artırdı. İstişare merkezi gibi olduk bir anda. Bize güveniyor, mahrem meselelerini bile açıyorlar.
Hiç unutmam İsviçre’den bir hanım aradı. Anladığım kadarıyla elinde İlmihal var ama detaya dalıyor. Sordum “kelimelerin üzerinde niye duruyorsunuz bu kadar?”
-Beyim yeni Müslüman oldu da… Okuduklarımı İngilizce’ye çevirip aktarıyorum ona.
-İyi de bizim İngilizce yayınlarımız var, yollayalım enişte bey kendi okusun. Sonra çocuk yayınlarımız var, kasetlerimiz var.
-Aaaa ne iyi… Bunları ne zaman temin edebilirsiniz?
-Problem değil hemen bulabilirim.
-Tamam öyleyse ilk uçakla geliyorum.
-Zahmet etmeyin posta ile yollayabilirim.
-Yok ben gelip elimle alayım. İçim içime sığmıyor.
Pat diye geldi, şaşırdık. Sordu “Ücret?”
“Ücrete gerek yok” dedim, “hediyemiz olsun!” O da tuttu hatırı sayılır bir para bıraktı, “hizmetlerde kullanın o zaman!”

HİNDİSTAN NERE?
4-5 ay ya geçti ya geçmedi. Baktım aynı kadın telefonda.
– Alo Mehmet Bey. Şu an beyimle birlikte Serhend-i şerifteyiz, Hindistan’da. İmam-ı Rabbani Hazretlerini nasıl ziyaret edebiliriz acaba? Soruyoruz soruşturuyoruz tanıyan yok buralarda…
– Yarım saat sonra arayabilir misiniz?
Aradı… Bizzat İmam-ı Rabbani Hazretlerinin torunu Şeyh Nizameddin Efendi’nin telefonunu verdim. Mübarek “olduğunuz yerde bekleyin” demiş, “ben gelip sizi bulacağım.” Almış, tekkeye götürmüş üç gün misafir etmiş, yedirmiş, içirmiş, yatırmış, emanetleri göstermiş, çilehaneyi açmış. Nasıl memnun olmuşlar anlatamam.

GAZETENİN DE ÖTESİNDE
Adım gibi eminim, bir kardeşimizin İsviçre’de işi çıksa onlar da öyle davranacaklar. İşte böyle böyle aile oluyorsunuz, halka genişliyor.. Hoş bizimki gazete sayılmaz, klasik okur yazar münasebetinin ötesinde bir dostluğumuz var. Kastamonu’dan bir öğretmen geldi. Pırıl pırıl bir genç, yüzünden nur akıyor. “Abi ben Güneydoğuluyum ya..”
– Olsun ne var bunda?
– Bekar kaldık, kız vermiyorlar.
Olacak bu ya bir hafta evvel bir kızcağızdan mektup almışım. “Abi babam beni uygunsuz biriyle evlendirmek istiyor, din gayreti olan bir tanıdığınız yok mu acaba? Adresini verdim. Git gör, Niğde Aksaray’da…
Görüşmüşler, konuşmuşlar, birbirinden hoşlanmışlar. Nasipmiş oldu.
O genç şimdi bir lise müdürü… Çok da mutlular… Çocuklarını da alır, ziyaretime gelirler hâlâ…

İŞİMİZ İNSANLA
Yine İzmir’den bir genç kız mektup atmış. Bizim yayınları okuyunca namaza başlamış, kapanmış. Üzerinde korkunç bir aile baskısı… Felaket bunalmış… Biz ısrarla “anneni babanı üzme” diyoruz, “aman onları hoş tut, sakın kalplerini kırma.” Bir sabah işe geldim. “Bir hanımefendi sizi bekliyor.”
Baktım boynu bükük, köşede oturuyor.
– Buyurun?
– Mehmet Abi ben size mektup yazan filancayım. Annem babam evden attılar. Kapına geldim, artık sen bilirsin, düşmüşüm ocağına.
Evde telefon da yok ki haber versem, hani hanım hazırlansa… Aldım akşam götürdüm eve. Sağ olsun yengeniz bir güzel ağırladı. Birkaç gün de bir başka arkadaş misafir etti. Anasının babasının arayacağını sanıyorduk ama aldanmışız. Köprüler atılmış, kapı duvar… Yalnız yaşayan bir teyzemiz vardı, onun yanına yerleştirdik, derken talibi çıktı, evlendirdik. Şükürler olsun yuvasını kurdu, ele güne muhtaç olmadı.
Şimdi telefonda ağlayan olur, teselli vereceksin. Bağıran çağıran olur, teskin edeceksin. İşimiz bu. İnsanla… Ne halin varsa gör diyemezsin ki onlara.

EKOLDU OKULDU…
Bizim Sayfa bir okuldu adeta… Osman Ünlü, Ünal Bolat, Hasan Yavaş, Hanefi Söztutan, Ali Kara… Belki 50 gazeteci yetişti burada. Bir ara Hazreti Ali’nin (Radıyallahu anh) bir duasını yayınlamıştık. Şimdi Arapçasını bassak yerlere düşecek, maazallah ayaklar altına… Onun için “isteyene aslını yollayabiliriz” demişiz. Nereden bileceksin on binlerce mektup gelecek. Diğer servislerden de yardım istedik, gece gündüz çalışıyoruz, nefes almadan… Hepsine de ulaştırdık sonunda.
Mektupları ciddiye alırız, cevap yazarız mutlaka. Diyelim bir soru geldi. Hemen muteber kitaplara bakarız. Bulamazsak hoca efendilere sorarız. Aynı sorularla ikinci defa, üçüncü defa hatta yüzüncü defa karşılaşırsınız. Biliyorsunuzdur artık. Pat pat cevabını vermekle, kalmaz sıralarsınız kaynaklarını da. Hal böyle olunca itibarımız arttı. İki kişi münakaşa mı etti? Hemen bize açar, danışırlar, hakem tutarlar hatta.
Bir nevi müracaat yeri. Adımız çıktı mı hocaya.

MESAİ Mİ? O DA NE?
Mesai gibi mefhum tanımazdık, yaz tatili, hafta sonu bilmezdik. Cumartesi Pazar daha bereketli geçerdi hatta.
Bazen yazarları da uyarırdık. Mesela Rahmetli Ayhan Songar Regaip kandilini Efendimizin (Sallallahü aleyhi ve sellem) ana rahmine düştüğü gün gibi anlatınca “sayın Hocam” dedim, “7 aylık olmak tıbben kusur mudur?”
– Kusurdur.
– Normal bir insan için kusur sayılan süre, kusursuzların en kusursuzu için doğru olabilir mi? Sizin tarifinize göre doğum 7 ayda.
– Haklısın, bunu düzeltmemiz lazım.
Tevazu sahibi bir insandı, hatasını söyleyebilirdiniz, kırılmazdı. Rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca da ara sıra sorar: “Mehmet. Okuyucular benim hakkımda ne diyorlar?”
Açıkça söylerdim. “Temellerin Duruşması (resmi ideolojiye uymayan bir kitaptı) kafalarına takılıyor. Bunun yarısının yarısını yazanlar bile mahkemelik oldu. Siz 17 baskı yaptınız, neden tahkikat açılmıyor?”
“Açılmaz” derdi. “Ben söze devlete cumhuriyete söverek başlamıyorum biiir. Kitabın reklamı olsun istemezler ikiii.”

NE DEMEK, DERHAL!
Bir gece… Saat onbir suları filan. Adamın biri girdi, döner bıçağını çıkarıp koydu masaya. “Kaç defa yazı yolladım niye neşretmiyorsunuz? Bak kızdırmayın beni, elimi bulatmayın kana!” Baktım amca problemli, alttan aldım. Buyrun oturun dedim, çayımız taze size de verelim. Üst katta Ünal Bolat var, zeki bir arkadaş, rolünü iyi oynar.
Hemen açtım telefonu.”Gel bakiym buraya!” Geldi. “Sen niye beyefendinin yazısını girmiyorsun? Çabuk özür dile, işten atarım yoksa.” İçinde bulunduğumuz durumu fark etmiş olmalı. Ellerini ovuşturmaya başladı “Özür dilerim efendim. Kabahat bende, bi daha olmayacak!”
Adamcağız değişti, “benim için çocuğu işten atma” dedi, “gençtir, kusuruna bakma.” Sayfamızın adı 28 Şubat’tan sonra “İnsan ve Toplum” olarak değişti. Aradan yıllar geçti, telefonu açan “Bizim Sayfa mı” diye sorar hâlâ.

SUS DEDİK YA SANA!
Ali Güler hayranı biri geldi… Nasıl seviyor, toz kondurmuyor. Büyük bir saygı ile sordu “Hocaefendi neredeler acaba?”
Şimdi nasıl diyeceksin ki öyle biri yok, takma ad, mahlas… “Şu anda na mevcud” dedim, “bir notunuz varsa alayım.”
– Neyse… Hocaefendiye bir sualim olacaktı. Size sorayım o zaman.
Sordu. Başladım anlatmaya. O arada Mehmet Ali Demirbaş (Ali Güler müstear ismiyle yazan ağabeyimiz) gelmesin mi? Kenarından köşesinden söze karışacak gibi oldu. Ona bir çıkıştı.
– Sus kardeşim, sen ne karışıyorsun?
Mehmet Ali Abi bir kere daha sohbete katılmaya niyetlendi. Ziyaretçimiz “sana sus dedik” diye gürledi “şuna bak ya, laftan da anlamıyor ya!” Kimi azarladığını bilse… Çok utanacaktı ihtimal…

İSTANBUL EFENDİSİ
Olur mu demeyin oldu… El kadar odada Şahap Ayhan’ın dosyasını kaybetmişim. Ara tara yok, içinde bir haftalık yazı ve çizgiler var. Telefon açtım ama kıvranıyorum, giremiyorum ki mevzuya. Şahap Abi şöyleydi de böyleydi…
– Ya Mehmet söylesene ne var?
– Abi biz önümüzdeki haftanın yazılarını resimlerini kaybettik haberin ola.
– Kaybolur be abicim ne var bunda? Ben yine yapar yollarım, sen canını sıkma!
Böyle bir İstanbul beyefendisiydi işte… Hâzâ insan. Sanki sinirlerini aldırmış “asabiyet” diye bir kelime yok lügâtında…

PRENSİP İTİBARIYLA
O zamanlar Bizim Sayfa’da tefrikalar çıkıyor. Seyyidet Nefise hazretleri hakkında ünlü bir kadın yazardan yazı bekliyoruz. Çok güvendik başka hazırlık da yapmadık. Bi geldi, vay vayy vayyy. Sanatlı bir metin ama ölçülerimize uymuyor.
Gittim “efendim” dedim, “şu şu şu ifadeleri değiştirebilir misiniz acaba?”
– Değiştiremem! Ben yazdığımı bozmam, bozdurtmam!
Enver Abiye gösterdim. “Bir de benim selâmımla git” dedi “umarım kırmaz.”
Gittim “ı ıh” zerre kadar esnemiyor. “Prensib itibarı ile yapamam da filan…”
Enver Abi de üzüldü. “Peki şimdi n’olcak?”
-Efendim, Şahap Ayhan geliyor aklıma, o zor günlerin adamıdır, bir yol bulur mutlaka.
-Tamam öyle yapalım.
Bir zarf hazırladı. Al bu parayı da hediye et ona… Üsküdar Altunizade’de otururdu. Evini buldum kapısını çaldım Yaşlı bir teyze çıktı (annesiymiş.
-Şahap ağabeyi aramıştım?
-Karaburun’a gitti.
-Adres telefon…
-Yok valla.

SÜR KARABURUN’A
Karaburun dediğin yer Terkos’tan öte, taaa Karadeniz kıyılarında… Niyetlenmişiz bir kere, dönecek değiliz ya. Trafik mrafik derken vakit hayli ilerledi, yatsı dağılmış, ışıklar tek tek sönüyor. Sordum soruşturdum evini gösterdiler. Garibim şaşkın “siz de nerden çıktınız ya?”
– İçeri almayacak mısın abi?
– Aaa tabii, buyrun, buyrun…
Anlattım… Böyleyken böyle… “Seyyidet Nefise hazretleri hakkında bir şeyler hazırlayabilir miyiz acaba?”
– Ne demek? Hele otur çayını yudumla, ben hemen iki günlük hazırlarım sana.
Oturdu birkaç saat içinde yazdı, çizdi, kağıtları koyduk mu çantaya.
Ayrılırken eline zarfı sıkıştırdım. “Enver Beyin selâmları var.”
“Bi dakka” dedi, zarfı açtı, tek tek saydı… Sekiz, sekiz buçuk, dokuz, dokuz buçuk, on! 20 tane mor beşyüz hiç unutmam.
Biliyor musun dedi, yarın on bin liralık bir ödemem vardı. Sabahtan beri eşi dostu arıyorum kuruş bulamadım daha. Oturmuş düşünüyordum kara kara…
Hani derler ya kul sıkışmayınca..

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=490567

——————————————————————-

Hatıra:
Bir hafta sonra. Aynı gün, hatta aynı saatte, aynı odada…                   

Boş kanape!..




Her şey nasıl da denk geldi:

Günlerden Cumartesi.
Mayıs ayının 14’ü ve saat 16.30 suları…
Fatih Oruç ile oturma odasında birlikteyiz, sohbet ediyoruz…
Geçen hafta, yani 2011 Mayıs ayının 7’si, gene Cumartesi, gene tam da bu saatte, gene bu odadaydım.
Fakat şu an karşımda duran kanapede Mehmet abi, sağyanı üzerine yastıklara dayanmıştı, konuşuyorduk…
*
Odada gene "Cüneyt abi" vardı ve bir de aynı anda geldiğimiz diğer abi…

*
Demin Fatih sordu:
"O diğer bahsettiğin kimdi, sitede okudum ama anlamadım" dedi…
"Bilmiyorum ki, dedim. Mehmet abi beni ona tanıştırdı, onu da bana tanıştırdı ama inan ki ismini hiç hatırlamıyorum… İçeri birlikte girmiştik onunla, baban beraber geldik sanmıştı, tanışmadığımıza şaşmıştı…"
"Peki nasıl biriydi, merak ettim kimdi acaba?.."
"Onu da babana sor" dedim!..
(Sanki yan odaya geçmiş gibiydi hala bizler için…)

*
"Senin ismin ne" demiştim geçen hafta (en yukarda fotoğrafı da görülen) Mehmet abinin minik torununa. Söyledi ama anlamadım. Gene sordum gene söyledi ama duyulmadı… Bu defa Mehmet abi: "Söylesene adını" dedi. Dedesi üsteleyince daha dikkatli söyledi ismini…
Meğer adı "Cüneyt abi" imiş!..
Bizim çok hoşumuza gitti, ama onun için kendi ismi zaten "Cüneyt abi" :)))
*
Demin, yukarı çıkarken muz almıştım. Çünkü geçen hafta Mehmet abinin verdiği muz hatırıma gelmişti…
Zaten artık nerede muz görsem aklıma geliyor, muzkolik olabilirim! 🙂

*
Fatih demin bana, babasını rüyada görenleri anlattı…
Sonra da vefat anını, ta baştan sona kadar detaylı olarak anlattı…
"Bunları bu günlerde yaz, dedim. Yazmazsan, misal ki bir ay sonra yazarsan sıcaklığı azalır" dedim…
"Notlar alıyorum, yazacağım zaten" dedi…
*
Geçen hafta yani 7 Mayıs Cumartesi günü saat 16.30’dan, bu hafta yani 14 Mayıs Cumartesi günü saat 16.30 arasına ne kadar çok şey sığdı…

Fakat hayat devam ediyor!
*
Sonra, ikimiz birlikte evden çıkmadan evvel, içerideki odaya gitti ve elinde bir gömlekle geldi…
"Babamdan hatıra", dedi Fatih…
Aldım gömleği.
Getirip dolabıma astım.
Onu özledikçe giyerim artık…


__________________________________________________________________ 

Türkiye Gazetesi’nde, İhlas Kolej’in katkılarıyla hazırlanan 
Kurşunkalem sayfasındaki etkili-yorum köşesinde,           
İhlas Kolej öğretmenlerinden İbrahim Cebeci’nin yazısı… 

Abide şahsiyetler

Hemen hemen her insanın hayatında bir dönüm noktası vardır. Bazen olumsuz giden işler, bazen moral bozukluğu, bazen de kararsızlık ve boşluk… Derken kırılma noktası ve o an verilen kararlar, insanın daha sonraki hayatını ya müspet ya da menfi yönde etkilemiştir.

Kırılma noktalarında verilen kritik kararların ardından gelen başarılar, kişileri zirveye taşımıştır. Her başarılı insanın ardında, ona yön veren birileri mutlaka olmuştur. Yön tayin ederken nasıl ki pusulaya bakıyorsak hayatımızda da pusula gibi bizlere yön gösteren insanlar olmuştur. Yani numune-i imtisaller, anlayacağınız örnek insanlar… Onlar sadece yazdıkları ve anlattıklarıyla değil asıl, hâl ve hareketleriyle her zaman insanlara örnek olup iz bırakmışlardır.

Günümüzde ise numune-i imtisaller gittikçe azalırken kendi başına karar veren, söz dinlemeyen, büyüklerine danışmayan, dolayısıyla verdiği kararların altında ezilen insanlar çoğalıyor.
Kullanmayı bilmediğimiz bir cihaz aldığımızda ya o cihazı kullananlara ya da kullanma kılavuzuna müracaat ederiz. Fakat bilmediğimiz bir iş yapacağımız zaman nedense tecrübe sahibi insanlara danışmaz, o işe balıklama dalmayı tercih ederiz. Bu da çoğu zaman hazin sonlarla neticelenir. Buna rağmen öyle insanlar vardır ki ömürlerini hayırlı işlere, başına buyruk insanlara doğru yolu göstermeye adamışlardır. İşte o insanlardan biri de gönüllerin sultanı, kıymetli Mehmet Oruç ağabeyimizdi.

Mehmet Oruç ağabeyle her daim “Gönül Bahçesi”nde görüşüp hasbıhâl ediyorduk. Mehmet ağabey, “Gönül Bahçesi”nde gönülleri fethederken “Hikmetler” köşesinde alıcılarını açıp çekim alanına giren herkese hikmetler dağıtıyordu.
Mütevazı, vakar, ilim sahibi, mert bir insandı.
Gönüllerin sultanı olan vakıf insan sevgili Mehmet ağabeyimizi her zaman hayırla yâd edip rahmetle anacağız.
İnsanların, ayrıldığı bir yerden, özellikle dünyadan ayrılırken iz bırakarak ayrılması ne kadar mükemmel bir şey. Tarihimiz, iz bırakanların bıraktığı izlerle dolu. İşte bu kervana Mehmet ağabeyimiz de katıldı. Dünyadayken

Mehmet ağabeyin her türlü güzelliğine şahit olmuştuk, son şahitliğimiz de onu dünyadan uğurlarken oldu.
En büyük ibret olan ölüm, hakikaten yine anlayana, sessiz sedasız çok büyük ibretler verdi.
Sevgili Mehmet ağabey, gönül bahçesine ektiğin çiçekler hiçbir zaman solmaz inşâallah.

__________________________________________________________________ 

Cenazenin ardından, Mehmet abinin oğlu Fatih Oruç ile konuşurken    
"babasının bir vasiyeti olduğunu ve bunu düzene soktuktan sonra        
sitemizde de yayınlamayı" konuşmuştuk…                                        
Aşağıda, hem M. Fatih Oruç‘un (ihlassondakika’daki) giriş yazısını,    
onun altında da babacığının vasiyetini okayabilirsiniz:                         

Ölümün acı şerbeti, sonsuzluğun tatlı sohbeti…


25.05.2011

Bir müddettir bu köşede sizlerle teknoloji konusunda yazılar paylaşıyorum. Değişen dünyadan, gelişen teknolojiden bahsederken, bir yandan da bu değişim ve gelişmelerin bize olan yansımalarından bahsettik.

Bugün dünya değişmeye ve gelişmeye devam ediyor. Bu köşeden bu konu ile ilgili yazıları paylaşmaya devam edeceğiz. Fakat bugün bir değişiklik yapıp değişim ve gelişimi artık takip edemeyecek olanlardan, artık bu olayların onlara hitap etmediği kişilerden bahsetmek istedim.

Konunun nereye geleceğini az çok tahmin etmişsinizdir. Birçoğunuzun da bildiği gibi Rahmetli Babam Mehmet Oruç kısa süre önce vefat etti. Babam diyerek yüzlerce insana haksızlık ettiğimi düşündüğüm Babam. Yüzlerce insanın abisi, amcası, dayısı, kardeşi, babası olan Babam, 08 Mayıs 2011 Pazar günü saat 18.10’da vefat etti.

Babamı anlatmaya benim gücüm ve kalemim yetmez. Çünkü vefat ettikten sonra sevdiklerinin söylediklerini gördükten sonra maalesef babamı tanıyamadığımı fark ettim. Nimetin kıymeti elden gidince anlaşılırmış.

Bir açıklama yapma ihtiyacı hissettiğim bir konu var. Hastalıkla mücadele ettiği süreçte bana söylemiş olduğu bir söz.

“Oğlum, beni insanlar bu kadar seviyor ve sayıyorsa. İnsanlar bana güvenip her türlü dertlerini açıyorsa. Bu benim herhangi bir özelliğimden kaynaklanmıyor. Bu tamamen Allahü Teâla’nın bana nasip ettiği doğru din büyüklerine olan sevgimden ve onlara olan hizmetimden kaynaklanıyor. Bunu asla unutma, din büyüklerini sevdiğin, saydığın ve hizmet ettiğin ölçüde sevilir ve sayılırsın.”

Dediğim gibi benim Babamı anlatmaya gücüm ve kalemim yetmez. Çünkü o doğru din büyüklerinin yolunu yaymaya kendini adamış, her hareketini o yönde düzenleyen bir insandı. Şu anda İnşaallah mezarında rahat ve huzurludur. Bütün o hizmet ettiği din büyükleri şu anda onunla beraberdir ve sohbet etmektedirler.

Babamın bizlere arkasında bıraktığı güzel anılar, güzel sözler ve isminin bize sağladığı gurur ise bizim için bir teselli kaynağı. Vasiyeti de zaten birçok şeyi tam olarak bize anlatmakta. Vasiyeti “Aile Efradıma” diye başlıyor ama aslında bütün sevdiklerine hitap etmekte. Bu vesile ile babamın bize bırakmış olduğu vasiyeti sizlerle paylaşmayı bir borç bildim.

Saygı ve hürmetlerimle.

———

Aile Efradıma Vasiyetimdir

Euzübillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.
Elhamdülillahi rabbilalemin. Vessalatü vessselamü alâ seyyidina Muhammedin “sallallahü aleyhi vesellem” ve alâ âlihi ve eshabihi ecmain.

Aile efradıma
Kendimi bildim bileli, dürüst olmaya, dinimizin müsaade ettikleri dışında yalan söylememeye, yaptığım her işi en iyi şekilde yapmaya, kimseyi üzmemeye, herkese iyilik etmeye çalıştım. Bütün bunları, dinimizin emirleri ve din büyüklerimizin bildirdiği bilgiler doğrultusunda yapmaya gayret ettim. Bunun için ciddi bir sıkıntı çekmedim, huzurlu bir ömür sürdüm. Herkes tarafından sevildim, sayıldım. Ümit ediyorum ki, İnşaallah ahirette de bu, huzur ve rahatlık devam edecek. Dünya ve ahiret selametiniz için sizlerin de bu hususlara uymanızı canı gönülden arzu ediyorum.

Bir baba olarak, aile reisi olarak sizlerle ilgili olarak özellikle şu üç hususa dikkat etmeye çalıştım:
1- Sizleri, İslam terbiyesi ile yetiştirmeye çalıştım. Bir Müslüman ne kadar bilgili olursa olsun, kendi başına İslamiyeti doğru olarak anlaması, anlatması mümkün değildir. Bunun için, İslamiyeti anlatırken, din büyüklerimizin bildirdiklerini ölçü aldım. Onları sevip sizlerin de sevmenize çalıştım. Sizin ve sizden sonrakilerin de bu sevgi ve bu ölçü ile yaşamalarını arzu ediyorum. Her gün dünya biraz daha bozulduğu ve karardığı için bu ışığa, bu ölçülere sizlerin daha çok ihtiyacı olacak. Bu ölçüye sahip olabilmek için o din büyüklerinin kıymetli kitaplarını çok okumanızı, hepsini baştan sona en az bir defa bitirmenizi istiyorum.

2- Sizlere hep helal lokma yedirmeye çalıştım. Bilerek boğazınızdan haram lokma geçirtmedim. Bu husus çok önemlidir. Yapılan ibadetlerin, işlerin neticesinin iyi olması hep helal lokmaya bağlıdır. Sizin de böyle olmanızı, helal lokma yemenizi ve yedirmenizi ve kul haklarına dikkat etmenizi istiyorum.

3- Sizleri hep rahat ettirmeye çalıştım. Kendimden önce sizleri düşündüm. Çünkü sizin her halinizden ben mesuldüm. Belki her istediğinizi, yiyemediniz, giyemediniz. Fakat aç ve açık kalmadınız. Her istediğinize kavuşamamanız da iki sebepten oldu: Birinci sebep gerçekten onları sağlayacak gücüm olmadı, zaman zaman. İkinci sebep ise gücüm olduğu zamanlarda da, bazen bilerek her istediğinizi yerine getirmedim. Çünkü ihtiyaçsızlık insanı azdırır, dünya ve ahiret felaketine sebep olur. Bu husus Kur’an-ı kerimde geçen bir ayettir.

Dünya hayatı inişli çıkışlıdır. Yarın başa ne gelecek bilinemez. Bunun için sıkıntının, yokluğun ne olduğunu tatmak, bilmek gerekir. Sıkıntıya alışmamış insan, sıkıntı anında dengesini kaybeder, bunalıma girer, kötü yollara düşer. Başa gelenlere tevekkül gösteremez. Dünya ve ahiretini mahveder.

Mümkün olursa, definden önce, devir ıskat ve miras işinin halledilmesini arzu ediyorum. Ev, ev eşyası, elbise gibi miras malları hediyeleşme yolu ile halledilebileceği için zor olmaz. Paylaşılmayan mal, varislere ve mevtaya sıkıntı verir. Kullanılması caiz değildir. Mirasçılarımın dinimize uygun miras taksimi yapacaklarına inandığım için, sağlığımda az çok ne malım varsa taksimini yapmadım. Bunu sizlere bırakıyorum. Bir problem olmayacağına inanıyorum. Problem olursa kabirde kemiklerim sızlar.

Şartlar mümkün olursa, İstanbul dışında da vefat etsem, Eyüp’teki hazır kabre veya din büyüklerine yakın başka bir yere defnedilmemi çok arzu ediyorum. İnşaallah mümkün olur.

Ben sizlere, bütün tanıdıklarıma, dostlarıma ve herkese hakkımı helal ediyorum. Sizlerin ve herkesin bana haklarını helal etmelerini arzu ediyorum. Hakkını helal eden her zaman kârdadır. Ahirette Allahü Teâlâ kat ve kat bunların karşılığını verecektir. İnşaallah ahirette, din büyüklerimizin yanında hep beraber oluruz.

Vesselam.

8 Muharrem 1424 -11 Mart 2003 Salı"

————–

.





76 yorum

  1. Mehmet Oruç pırıl pırıl, örnek bir insandı. Allahü teâlâ razı olsun. Mekanı cennet olsun… Yâ Rabbim sana sığınırız. Bizleri de af ve mağfiret eyle…

    Mehmet Fuat Yüceer

  2. Muammer abi,

    Allah Mehmet Oruç abimize rahmet eylesin. Eklediğin resimlere baktım. Ölümü hatırladım. Sıramız gelince biz de gideceğiz. Allah (c.c.) bize de Mehmet Oruç abi gibi yaşamak ve ölmek nasip etsin inşallah.

    Salih

  3. Mehmet Oruç abiye Allah-u Teâlâ’dan rahmet dileriz. Rabbim bizlerin de cenazelerini, böyle ehli sünnet abilerin dularıyla uğurlanmamızı nasib etsin. Kederli ailesine sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.

    Fatih Bilgin

  4. Mehmet Oruç Abi’nin cenazesi vesilesiyle sitenize ilk defa girdim. Muammer Erkul ismini Türkiye Çocuk okuduğum yıllardan bilirim. Cenaze günü elinde fotoğraf makinesiyle ilk defa gördüm kendisini. Bu sitede bir Allah dostunun kanatlanarak Cennete uçuşunu çok güzel resmetmiş. Allahü teala meyyitin yakınlarına sabırlar ihsan eylesin.

    Selim Akça

  5. TANIMAKTA GEÇ KALDIĞIM BİR BÜYÜK. SON NEFESTE EYVAH DER GİBİ BİRŞEY. ŞAKA DEĞİL OYUN DEĞİL, HER NEFESTE BİN ŞÜKÜR ETSEK AZDIR, BU BÜYÜKLERİ TANIMAYA VE DAHİ SEVMEYE. YAKİNİM ARTTIKÇA MUHABBETİM ARTIYOR, MUHABBETİM ARTTIKCA YAKİNİM ARTIYOR. DUA EDİYORUM FAYDASI MEHMET ORUÇ ABİYE Mİ YOKSA BANA MI…

    MURAT YURDUSEVEN

  6. Allahü teala rahmet eylesin. Yakınlarına ve camiamıza sabırlar ihsan eylesin Allahü teala… Bu yalan dünyadan göçüp cennet bahçelerine, büyüklerin huzur ve sohbetine kavuştu. Bizlere olduğu gibi zor durumlarda kalanların yardımcısı ve dert ve sevinç ortağı idi. Yaşadığı gibi görünen, göründüğü gibi yaşayanlardandı. Tam bir ihlas sahibi idi. İlmihali hem bilen, hem de yaşayan idi. Bizim yapacağımız yasin ve fatihayı şerifler göndermek. Okuyacaklarımızın faydası okunandan çok belki okuyana olacaktır…
    Böyle bir sayfa açtığınız için Allahü teala sizlerden razı olsun…
    Abdurrahman Şen

  7. Author

    Söylemeyi unuttum kaç gündür…

    Eyüp Sultan’da, cenaze namazı öncesinde arkadalarla rastlaşıyorduk.
    Yanlış hatırlamıyorsam Ömer Söztutan’dı söyleyen.
    “Enver Durmuş da vefat etmiş, şimdi gelirken duydum” dedi…
    “Hasta mıydı?” Diye sordum…
    “Hastaydı, hastanede vefat etmiş” dedi…

    Uzun zamandır görmemiştim ama, Enver Durmuş gazetemizde uzun yıllar muhabirlik yapmış olan bir arkadaştı…

    Kabristana çıktık. Abiler kendi okudukları ve evlerinden okunanları hemen toplayıp Prof. Ramazan Ayvallı abide biriktirdiler. Öyle ki sadece salevatı şerefeler milyona yakındı…
    O sırada; yakında vefat eden kimse var mı, diye sordu Ramazan abi… Birkaç isim söylendi ve benim de aklıma geldi ve;
    “Enver Durmuş vefat etmiş, az önce gelirken duydum” dedim…

    Biraz sonra, bütün toplananlar, o emsalsiz hediyeler Mehmet abinin, diğer merhum ve merhumelerin ruhlarına gönderilirken, Enver kardeşimize de hediye edildi…

    Allahü teala ona da rahmet… Ailesine ve yakınlarına da sabırlar ihsan eylesin…

    M.

  8. Tek bir şey dikkatimi çekti. Cenaze namazının kılındığı yer olan Eyüp Sultan Camii’nde ve defnedildiği kabrin etrafındaki insanların çehresi mütebessim. Yani ne hüzün, ne feryat ne de isyan. Sadece bir kabul ve tam bir iman içindeler. Mevlâna Celaleddin-i Rûmî hazretlerinin deyişiyle bir ‘Şeb-i Arûz’ havası hakim. Ne mutlu!.. Ne mutlu ki Mehmet Oruç abimize ve onu sevenlere…

  9. Author

    Bu söylediğiniz o kadar gerçektir, o kadar yaşanılır ki bizim abilerin cenazelerde…
    Hele Mehmet abinin defninde ben de bunu çok hissettim. Hatta atışmalar, latifeler, şakalaşmalar (hele okunanlar toplanırken) oluyordu ve neredeyse Mehmet abi de sanki kalkıp bu arkadaşlarına katılacaktı, o derece!..
    Fotoğrafları seçerken buna dikkat ettim yanlış anlaşılmasın diye ama, demek ki gene de hissedilmiş bu durum…
    Çok güzel bir duygu ama…
    Allahü teala hepimize böyle bir cemaat ile ve benzer bir şekilde gitmek nasip etsin…
    Amin
    M:)

  10. Bugün yine Eyüp’deydim…

    12 sene önce vefat eden dedemin mezarına gelmeye alıştığımız ama sadece dedemin yattığına alıştığımız o mezara gittim yine bugün. Mezardaki değişiklik, mezardaki farklılık henüz alışkanlıklar listemize giremeyen bir konu.

    Hastalığı süresince hep derdi ki;
    “İnsanlar hastalığı, derdi, sıkıntıyı ve ölümü hep başkaları için zanneder. Kendilerine hiç yakıştıramazlar. Ta ki başa gelene kadar.”

    Yine bir gün Sait Arva Amca’ya dedi ki;
    “Sait Abi, ben yıllarca kitaplarımda, yazılarımda ve konuşmalarımda hep sabrı tavsiye ettim. Sabrın ne kadar büyük bir amel olduğundan bahsettim. Allahü Teala’da bana herkese sabrı tavsiye ediyorsun, biraz da sen sabret bakalım diye bana bu sıkıntıları verdi.”

  11. Yine hastalığının ilk zamanlarında kendisine psikolojik tavsiye için gelen doktora, sormak istediği fakat bir türlü soramayıp da ağzında gevelediği sorunun cevabını tane tane vererek dedi ki;
    “Doktor Hanım, hastalığım sebebiyle ölümden korkup korkmadığımı mı soracaksınız. Sıkılmayın rahatlıkla sorabilirsiniz. Çünkü ben yirmi beş senedir insanlara ölümün hak olduğunu, ölümden değil imansız olarak ölmekten korkulması gerektiğini ve ölüme hazırlanılması gerektiğini tavsiye ettim. Şimdi ben niye ölümden korkayım ki. Hastalığım sebebiyle ölmekten korkmuyorum, imansız ölmekten korkuyorum.”

    Babacığım müsterih olunuz ki binlerce insan sizin Şehid olarak gerçek aleme göçtüğünüze o gün şahit oldular ve şehadet ettiler. O gün dudaklardan yalansız, dolansız bir şekilde yükselen “İyi Biliriz” sözcükleri ve yer, gök bunun en büyük şahidi.

  12. Allahü Teala buyuruyor ki;
    “İki Müslüman kişinin şehadet ettiği bir kimseyi ben de affederim.”

    İnanıyorum ki Allahü Teala’nın izniyle o gün binlerce insanın “İyi Biliriz” diyerek şahitlik yaptığı Babacığıma yerdeki ve gökteki melekler de “İyi Biliriz” diyerek şahitlik yapmıştır.

    İnanıyorum ki Allahü Teala’nın izniyle Peygamber Efendimiz, Ehl-i Beyt, Eshab-ı Kiram, Mezheb İmamlarımız, Silseli Aliyye büyükleri ve Akşemddin Hazretleri, Eyüp Sultan Hazretleri ve ismini burada söyleyemediğimiz binlerce Allah Dostu evliya ve alimleri babamı hoş sohbetleriyle karşılayıp gönlünü hoş etmişlerdir.

    Babacığım bizler şahidiz ömrünüzün sonuna kadar Ehl-i Sünnete hizmet ettiğinize, bizler şahidiz senin dünya için değil Ahiret için yaşadığına.

    Ne mutlu seni seven ve özliyenlere. Siz gittiniz ama Allahü Teala büyükleri başımızdan eksik etmesin.

    Amin, Amin, Amin

  13. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

  14. Merhuma Allah-ü tealadan gani rahmet ve tüm aile efardına sabr-ı cemîl temenni ederiz. Kıymetli eserlerinden çok faydalanıyoruz. Allah-ü teala kendisinden razı olsun. Büyük bir kayıp. Çok üzüldük.

    Zeki

  15. Allahü teala Gani Gani Rahmet eylesin. İnşaAllahü teala Mübarekler “Hoş Geldiniz Kardeşim” buyurmuşlardır ve İnşaAllahü teala bizlere de öyle buyururlar. Allahü teala geride kalanlarına ve sevenlerine sabr-ı cemil ihsan eylesin. Kabr-i şerifini Cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin. İnşaAllahü teala bizlere de şefaatçı olurlar.

    Sinan Özkan

  16. Allah-ü Teala rahmet eylesin. Mekanı Cennet olsun inşallah. Rabbim bizleri de şefaatine kavuştursun.

    İlyas Miral

  17. Hiç ölmemiş gibi hissettim. Ölmek yok olmak demek değil… Ahirette İnşallah din büyüklerinin yanında, hep beraber olacağız.

    Hepimiz vasiyetimizi hazırlamalıyız ayrıca. Bunun bize hatırlatılmasına vesile oldu Mehmet Hocamız. Allahü Teala kendisinden ve Muammer abiden razı olsun.

    Sena Umarusman

  18. Muammer Abi, şu anda gözyaşlarıyla ıslattığım masamı silerken hem Mehmet Oruç ağabeye ve yakınlarına, hem de size çok dua ettim…

    Allahü teala razı olsun efendim… Kaleminize, kelâmınıza sağlık… Muhteşem bir hizmet olmuş bu yazıların ve fotoğrafların bir araya getirilmesi…

    Mekânın Cennet olsun Mehmet Ağabey… İnşallah bize de böyle güzel ölüm nasip olur… Büyüklerimizin yanında beraber oluruz biz de…

    Osman Muallim

  19. Olmuyor be Mehmet abim olmuyor.Her gecen gün acin hasretin icimde dahada büyüyor.Kavusmak yakin mi ki.Bu böyle gitmiyor.Oysa sana anlatacak okadar cok seyim vardiki.Anlatsam duymarmisin beni?Okurmusun satirlarimi.Bulurmusun beni kayboldugum cümlelerde?Sen gittin ya sanki yetim kaldim.Sanki bi parca eksildi benden.Hep abi demistim ya sana uzaktan uzaga.Bir kez sana yazip gönderemedim cekindim.Sen benim manevi babamdin oysa.Bir kez “BABAM” diyemedim sana doya doya.Gül yúzünü arar oldum.O her daim gülen yüzünü.Nur gibi parlayan Yüzünü.Oysa sen bútún genclerin babasiydin.Kimin derdi olursa yardimina kosardin.Simdi sen gittin ya,ben degil bütün gencler yetim kaldi.Sana olan özlemimi anlatmayi okadar cok denedimki anlatamadim.Seni hasretini sevgini ACIMI tam anlamiyla anlatamasada, bir seye benzedi sanki bu yazim.Sen gittin kelimelerim,cümlelerim satirlarim yetim kaldi.Sen gittin ya sanki hic kimsem kalmadi.Sen gittin ben yetim kaldim.Bir kez bile söyliyemedim “MANEVI BABACIGIMM”

  20. Allahüteala rahmet eylesin, şefaatine tüm sevenlerini nail eylesin. Kelimeler duygularımızı anlatmaya yetmiyor. İnanıyoruz ki büyüklerimizin yüzü suyu hürmetine tüüm ehli sünnet kardeşlerimizle birlikte ahirette sonsuz beraber olacagız biiznillah.

    Taha

  21. BEN DE DUYGU VE DÜŞÜNCELERİMİ YAZMADAN GEÇEMEYECEĞİM MEHMET ORUÇ AMCA. EŞİME DEMİŞTİM Kİ: TÜRKİYE GAZETESİ’NİN ORTA SAYFASINDAKİ YAZARLARDAN EN ÇOK MEHMET ORUÇ’A İÇİM ISINIVERDİ. BEN AKLIMA TAKILAN SORULARIMI ONA YAZIP SORACAĞIM” DEMİŞTİM.
    GÜN BU GÜNDÜR HER SORUMU MEHMET ORUÇ AMCA DİYE YAZIMA BAŞLAYARAK SANA SORDUM. SENİ GERÇEK AMCAMMIŞ GİBİ HİSSETTİM GERÇEKTEN DE. VEFATINADA SENİ HİÇ GÖRMEDİĞİM HALDE. GÖRMÜŞ BİR YAKINIM GİBİ OLDUN. KOLUM KANADIM KIRILDI. TARİF EDEMEDİĞİM DUYGULARA KAPILDIM. SENİ SEVEN HERKESİN BAŞI SAĞOLSUN…
    Esra Şen

  22. Şimdi sayfayı okuyunca duygulandım, Allah rahmet etsin inşallah.
    HATİCE

  23. Bir ömür dediğin ne ki, İsmet Miroğlu, Orhan Karmış, Yalçın Özer, Seyyid Ahmet Arvasi, Seyyid Vehbi Arvas, Mehmet Darende, Fahri Öztürk ve Mehmet Oruç abimiz Ehli Sünnet itikadında olan değerli büyüklerimiz birer birer şehit oldular. Allah-ü Teala yolunda ölenleri ölü demeyiniz sözü yerince o değerli abilerimize şehit diyorum. Cenab-ı Hak son nefeste cümlemizi imanla ölmeye nasip eylesin. Dualarımız eksik değil Mehmet Oruç abicim, köşe yazınıza hasret kaldık.
    HALİL

  24. Çok özlüyorum sizi. Muhterem büyüğüm Mehmet abim… Çok özlüyorum… Bizim sayfayı her açışımda hala sizi arıyorum.
    Kıymetli nasihatleriniz gözümün önüne geliveriyor. Sizden ayrı düştüğüm için kendime üzülüyorum. Allahü teala ahirette kavuşturur inşallah. Sizi çok seviyor, çok özlüyorumm.

    SEVGİ

  25. Allah rahnet eylesin. 2001 yılında çok bunalımlıydım. 5-6 word sayfası tutacak bir sıkıntımı Mehmet Oruç abiye, birde başka bir gazetenin dini konularda yazı yazan yazarına yazdım. Mehmet Oruç abiden cevap geldi, diğer yazardan hiç cevap falan gelmedi. Türkiye Gazetesi yazarlarında kibir yok, genelde yazdıklarımıza cevap veriyorlar. Mehmet Oruç abi cevabında yazdığım mailin tamamını okuduğunu özellikle belirtti ve kısmen de olsa beni rahatlatacak açıklamalar yaptı. En sonda 2010 yılı yaz ayında telefonda konuşup dini bir konuyu sormuştum kendine. Sorduğuma yine cevap vermişti. Allah razı olsun.

    Mehmet

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir