Tarihe geçen gülüş [02 Aralık 2004 Perşembe]

Adamın biri, tarihe geçen salaklıkları toplamış, ilginç bir kitap olmuş.
Geçenlerde okudum: Sene 1975, yer Gâvuristan imiş. Yapılan iş ise televizyon seyretmek… Bahsi geçen çift en sevdikleri programı izlerken gülmeye başlamışlar. Kendilerini tutamıyorlarmış. Yarım saat kadar süren bu gülme krizinin ardından kalp krizi geçiren adam ölmüş…
Cenaze merasiminden sonra, program yapımcılarına bir mektup yazan kadın, satırlarında şöyle demiş:
“Hayatının son dakikalarında kocamı bu kadar mutlu ettiğiniz için sizlere teşekkür ederim!..”
…..
Bu olay, daha doğrusu kadının teşekkürü “Salaklığın Tarihi” isimli kitaba girmiş…

Bazısı diyor ki; ne kadar salak kadın, kocasını öldürenlere teşekkür etmiş. Halbuki bu programı yapanları dava etseydi belki de yüklü bir tazminat koparabilirdi…
Hatta daha iyisi; bu programı yayınlayan televizyon kanalını mahkemeye vermeliydi; öldürücü bir program yayınladıkları için…
Dahası; şu televizyon denen şeyi ilk bulandan son yapanlara, satanlara, reklamlarını yayınlayanlara, hatta tamir servislerine kadar hepsini birden dava etmek mümkündü…
Peki kazanmak da ihtimal dahilinde miydi?
Orası işin ayrı boyutu…

Bazılarıysa diğer açıdan bakıyor hadiseye. Diyorlar ki:
O adam, o programı seyrederken öldü. Peki seyretmeseydi de gene ölecek miydi, yoksa yaşayacak mıydı?..
Onu öldüren o yayın mıydı; yoksa ölüm saati o yayını izlerken mi gelmişti?..
Ölümüne eğer bu yayın sebep olduysa, şöyle şöyle olsaydı veya böyle böyle olmasaydı acaba ne olurdu…
Bütün bunların ve benzerlerinin ardından gelen ise; biri sarhoşsa, veya katilse ve kaderinde varsa bu, o insan nasıl mesul tutulur ve yaptığı günah olur, diyorlar…
Yanlış düşünüyorlar!..

Tartışılan ve milyonlarca insanın içinden çıkamadığı “kader” konusu. Tartışılıp durulan, ama “iman”ın da parçası olan…
İşte zaten tehlike de burada, veya bunun için kafalar karıştırılmaya çalışılmış yüzyıllardır…

Benim de zihnimde tamamen berraklaşamıyordu kader konusu, yani tek cümlede toplayıp, ifade edemiyordum…
Ne zamana kadar?
Yine bir başka televizyon programına kadar…
Huzura Doğru’dan çok konu öğrendim yıllardır. Malum ki; programda Osman Ünlü’ye sorarlar, bu soruların cevaplarını aktarması için.
İşte o gün… Bu konu… Sanki imbikten geçirilmiş, damıtılmış, katışıksız, berrak bir su damlası gibi düştü dilime; ben, bir yavru kuş gibi ağzım açık bekliyor(izliyor-dinliyor)ken…
İşte o gün, kafamın içindeki (şüphe değil) ifadesizlik son buldu…
Dedi ki sözünün arasında:
“Kader; emir değil, ilimdir!..”

Unuturum endişesiyle hemen not ettim. Tekrarladım sesli sesli: “Kader, emir değil; ilimdir…”
Bu söz açıverdi kapıların çoğunu; “şöyle olsaydı da böyle olsaydı da” sayıklamalarını susturuverdi…
Ben, bu konuda; öğrenip aktardığımdan başka hangi sözü yazabilirim ki size?
“Dinimizde açıklanmamış, yeni bir konu yok, ve olmayacak. Alimlerimiz, kıyamete kadar insanların karşısına çıkabilecek bütün soruların cevaplarını yazıp kitaplarına koymuşlar” diyen Osman hocanın ifadesiyle bitirelim yazıyı:
“Kader, emir değil; ilimdir!..”

Stop
Muammer Erkul
02 Aralık 2004 Perşembe