Turnike [13 Ağustos 1999 Cuma]

Turnike

Bu sene güneş tutulmasıyla ilgili bol bol yazı okuyacağız artık değil mi?..
Güneşin tutulması makalelere konu olacak, hikayelere konu olacak… Belki şiirlere, hatta fıkralara konu olacak.
Belki “uydurucunun biri” şöyle anlatacak:
Kıskanç aşık Temel’e;
“Bugün güneş tutulacak” demişler.
“Uyy, demiş Temel… Öyleysa Fadime’ye haber cönderayum da, tişaru çikup kendinu cöstermasun!..”

Şansımız işte bu da bizim;
Yazıların arasına noktalar, kalpler falan koyabiliyoruz da “gülme efekti” koyamıyoruz!
Bunu yapabilmiş olsaydık, eminim yazdıklarımız çok daha komik olabilirdi…

Benden duymuş olmayın ama; Karadenizliler kendi aralarında inanılmaz Karadeniz fıkraları anlatıyorlar.
Bu “gariban” da Karadeniz’e bir ucundan bulaşmış olduğundan ve de (iyi pişmiş) lahana çorbasına bayıldığından bunlara sıkça şahit oluyor.
…Da; anlatmak pek bana düşmüyor.

Tanıdığım Karadenizliler hep bir ağızdan;
“Karadeniz fıkralarından rahatsız olanın, biz Karadenizliliğinden şüphe ederiz” diyor da olsalar, bizim Temel fıkralarına dokunmamız “ucundan accık” olarak kalıyor!..

Biliyorum haliyle; insanlar ikiye ayrılır…
Karadenizliler ve Karadenizliler’e benzemeye çalışanlar!..

Gazetede bu iki sınıf insandan da bolca var malumunuz… Eskiden burunlarından, benizlerinden, şivelerinden ayrılırdı “Karadenizsizler” ama şimdi mümkün mü?..
Temel fıkralarının arasına koyarsın yakışır da; bu Karadenizli olmayanların yaptıklarını yazmaya kalksam; “gülme efektine lüzum mu var” dersiniz!..

Dün akşam. Yedibuçuk sularında holding binasından ayrılıyoruz. Murat Başaran, Muammer Gürbüz ve Fatih Gökçe garaja indi, biz gazete kapısından çıkıp dışarda buluşacağız. Yanımdaki; İsmail Safa İpşir…
Malum; son derece sıkı korunan, her noktada bilgisayar ve elektronik gözler olan bir bina burası. Herkesin elinde veya boynunda uzun ve ince bir zincire bağlı manyetik kartlar var ve kapılarda, turnikelerde bunu okutuyorsun; ekranlarda resmin ve hakkındaki bilgiler çıkınca yeşil yanıyor, geçiyorsun… Tam bir teknoloji harikası.

Ben kartımı gömlek cebimden çıkardım, zincirini elime doladım, kartı minicik okuyucuya dayadım ve “geç” sinyalini duydum…
Ama aynı anda…
Beden olarak rahmetli Özal’ı andıran ve uzuuun yıllar önce, bir gece vakti, çekmeye niyetlendiğimiz fotoromanda oynayabilecek “komik bir tip bulma sevdasıyla” ve Murat Başaran’ın zoruyla Gözcübaba’daki bir pastanede bulup tanışmış olduğum bu adam ne yaptı biliyor musunuz?..
Elinde çantası ve “Yemek Zevki Dergisi”ne hediye gönderilmiş bir şişe zeytinyağı olduğu halde turnikenin başına gelince “arkasını” döndü… Azıcık eğildi… Ve minicik optik göze dayadı!..
Yemin size; ekranda resmi çıktı ve geçiş açıldı!..

Ben dondum kaldım abi!..
Biz o kartı alırken aynı makina için suratımızın resmini çektirmiştik!..
Koskocaman açılmış gözlerle bir İsmail Safa’nın suratına baktım, bir de…
O, her zamanki sevimli hali ve tombul yanaklarıyla sakin sakin gülüyordu.
Sonradan anladım ki; bu olağanüstü halin ne onun ne de ona “geç” diyen makinenin Karadenizliliği veya Karadenizsizliğiyle bir alakası yoktu…
Uyanık, (çıkarmaya üşendiği için) kartını arka cebine koyuyordu!
Dün akşam İsmail Safa’dan öğrendim ya; bu akşam yarın yapacaklarımı düşünüyorum…
Esasında haklı çocuk; özellikle insanın eli-kolu doluyken turnike başında durmak, onları yere koymak, boynundan veya cebinden manyetik kartını bulup çıkarmak.. Sonra onu o minicik göze dayayıp, “Geç” bipini duymak ve yürüyüp geçmek…
Haklı, haklı çocuk; koy kartını pantalonunun arka cebine… Daya ve geç!..
Bu, dünyanın en kolay işi…
Bu; yirmibirinci asrın teknolojisi!..

Yarın gazeteye gidip bu yeni “tekniği” deneyeceğim de, önce zihnimde antrenmanını yapıyorum.
Holding binasına gelmeden evvel manyetik kartımı pantalonumun arka cebine yerleştiriyorum… Önce dış güvenlik kulübesinin yanındaki kapıdan bahçeye giriyorum. Şıkır şıkır granit merdivenleri çıktığımı “gören” medya bölümünün büyük kapısı kendiliğinden iki yana doğru açılıyor… Ziyaretçi olmadığıma göre karşıdaki görevlilerle işim yok… Sola dönüyorum ve ordaki güvenlik görevlisinin yanındaki palete elimdekileri koyuyorum. Ekran, onların içindeki herşeyi gösteriyor. (Bir gün kayıp bir şeyimi bu ekranda görüp bulursam şaşmayın!..)

Ardından, ceplerimde metal olan ne varsa tezgaha koyuyor, elektronik “bağıran” kapıdan kendim geçiyorum. Oh, ses çıkmıyor.
Sonra paketteki eşyalarımı alıp turnikeye doğru yürüyorum.
Heyecanlıyım, çünkü bu tekniği ilk defa deneyeceğim.
Bilgisayarın başında yüzü bana doğru dönük oturan güvenlik görevlisiyle gözgöze geliyoruz… Sanki biraz sert bakıyor. Onu ilk defa gördüğümden eminim; galiba o da beni ilk defa görüyor.
Ben, aldırmaz halde ilerliyorum. İyice yaklaşınca arkamı dönüyorum, tam turnikenin yanındaki gözü ayarlayıp popomu dayıyorum…
?..
Ee, niye açılmadı?
Bir karış çekilip tekrar dayanıyorum… I, ıh!..
Ama dün “ona” açılmıştı bu turnike… Acaba kart biraz aşağıda mı kaldı?.. Bu sefer parmaklarımın ucunda yükselerek dayanıyorum, sonra dizlerimi kıvırarak deniyorum!.. Gene olmuyor.

Bu meret de zaten ilk denemede okutamazsan bambaşka sesler çıkartmaya başlıyor.
Herkes sanki bana bakıyor!..
Görevli ekranda acaba ne görüyor?..
Aklıma; “neremi neremi” şarkısı geliyor!
Ardından da, tersim dönük olduğu için göremediğim, ama ayakkabı seslerinden anladığım kadarıyla güvenlik görevlisi geliyor… Kaçsam mı acaba?..

Olur mu canım, burası benim işyerim…
“Bir dakika!..”
Yukarı çıkabilirsem, ilk işim İsmail Safa’yı dövmek olacak!..
“Bir dakika!..”
Kırmızılaşmış suratımla, terlemiş olarak dönüyorum.
“Personelsiniz değil mi?..”
Başımı sallıyorum.
“Ben yardım edeyim” diyor görevli ve arka cebimden sarkan zinciri tutup çekiyor ve benim kartımla geçişi açarken;
“Kartı cebinize ters sokmuşsunuz da” diyor!..
Vazgeçtim bunu denemekten… Düşünmek bile terletti beni…
Ne var yani, paşa paşa elimdekileri koyup yere, açarım kapıyı girerim içeri. Oh be!..

Nerden geldik biz bu mevzuya? Hah, önce güneş tutulmasından, sonra Karadeniz fıkralarından, öyle değil mi?
Evet, şu fıkra olmayan hikayeyle bitireyim yazıyı:
Geçen gün, faksları topluyorum. Bir kağıtta diyor ki; “Benim adım (Falanca)-Trabzon.”
Sadece bu kadar. Yüze yakın da faks var masamın üstünde… Neyse, epey uğraşarak durumu anlıyorum:
Adı Temel olmayan bir “Temel” uzunca bir kağıda (pek fena da olmayan) şiirler yazıp bana yolluyor. Ardından iyi çıkmamıştır diye bir daha fakslıyor şiirlerini.
İyi de, iki gün sonra aniden farkediyor olmalı ki; kağıtta kendi ismi yok, tutuşuyor… Bir kağıda yazıyor aceleyle;
“O şiirlerin tamamı benimdir, şahsıma aittir…”



Öbür kağıda bakıyorum. Onda da aynı yazı, onu da aynı kişi yazmış… Ama yeniden.
“O şiirlerin tamamı benimdir, şahsıma aittir…”
İşte bu her saat başı yeniden yazılıp fakslanan “O şiirlerin tamamı benimdir, şahsıma aittir”leri görünce bizim çocuklar, acıyorlar zavallının haline… Faks kağıdını kenarındaki bilgilerden numarasını bulup ona cevap yazıyorlar: “İyi de, sizin isminiz ne?..”

Her saat başı gelen aynı fakslar kesiliyor… En üstte gördüğüm o son bilgi geliyor nihayet… Koca bir kağıt ve ortasında; Benim adım (Yazayım mıı, yazmayayım mı?)… Benim adım “falanca”-Trabzon.

Stop
Muammer Erkul
13 Ağustos 1999 Cuma

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir