Utanmak! ÖZEL DOSYA

Açtığınız dosyada; Sultan Abdülhamid Han torunu Ertuğrul Osman Efendi‘nin 97 yaşında vefatı ve Sultanahmet’de kılınan cenaze namazından sonra dedelerinin yanına defnedilmesi üzerine STOP isimli köşemizde yayınlanmış yazılar…
Köşemizde çıkmamış yazılarımız…
Konu ile bağlantılı ve kuvvetlendirici mahiyette tarihçi (Yılmaz Öztuna, Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci) ve yazarlarımızdan (Av. Rahim Er, Mustafa Necati Özfatura, Murat Başaran, Ahmet Sağırlı) alınmış yazılar…
Yazılarda geçen konuların yazı haricindeki bazı bilgi ve detayları…
Ayrıca okuyucu yorumları bulunmaktadır…

SİTE

Utanmak!

Kutup ayılarına çok üzüldük ve foklara, balinalara…
Aşağılanan Kızılderili, zenci, pigmelere ve savaşı bitmeyen milletlere çok üzüldük; hatta dünyanın öbür ucunda Koreliler için çok canlar verdik.

İngiltere Prensine ve Hollanda Kraliçesine; Belçika, İspanya, Suud krallarına saygı duyduk hep. Avusturya, Tayland, Bhutan, Brunei, Norveç, İsveç, İspanya, Japon, Kamboçya, Bahama, Barbados, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve yeryüzünde ne kadar hanedan üyesi varsa hepsine saygı duyduk; hatta rock krallarına, porno kraliçelerine(!)

Monaco Prensesinin bikinisi kadar bile saygı göstermediğimiz ise; bu yüce milleti tam 600 yıl sırtında taşıyıp çağlar atlatmış olan Osmanlı hanedanı üyeleriydi ki; onları şahsî eşyalarına kadar soyup gemilerle, trenlerle her birini sınır dışına ittik!

Ardından, yetmiş yıl suç aradık onlarda.
Her işlerinde ihanet aradık.
Ama hiçbirinde (geğirdiklerinde çıkan gazlarla ozon tabakasını deldikleri söylenen) İngiliz inekleri kadar bile kasıt bulamadık!

Ama yine de inatla (millî onurumuzu korumak için, kendilerine teklif edilen krallıkları bile reddeden) hanedan mensuplarımızı yoksulluktan, açlıktan ölmeye terk ettik.
Cihan imparatorluğumuzun vârislerinin cenazelerini kaldırımlarda, üç kuruşluk (gıda vs.) alacağı olan esnafın elinde rehin bıraktık.
Tabutlarını günlerce gemilerde beklettik de yine sınırlarımızdan içeri sokmadık!

Hâlbuki dikene basmış şairlere destanlar yazıyor; ekvatorda kesilen ağaçlara paneller düzenliyor; Marmara’daki adada kalmış eşekler için bile kıyametleri koparıyorduk!..
Küba’da sönen komünizme, nesli tükenen kelaynaklara, yumurtlayacak sahil arayan carettalara üzüldüğümüz yıllarda; Osman Gazi, Fatih, Yavuz, Kanunî, Sultan Ahmed ve Abdülhamid Han’ın torunları 70 yıl vatansız ve bayraksız yaşadılar!

Onlar utanç abidelerimizdir!
Bir kısım zevât onlardan utanır; bütün mahlûkat ise onlara yapılanlardan!

…..
(NOT: 91 yıllık hayatının 70 yılını sürgünde geçiren Osman Ertuğrul Osmanoğlu dün defnedildi. Cenazeden önce yazılan bu satırların devamı olur sanırım…)

Stop
Muammer Erkul
27 Eylül 2009 Pazar

——————————————————

——————————————————


Unutulmaz kin!

Cengiz Han: Dünyanın en meşhur zalimlerinden olan bu Moğol; birleştirdiği kabilelerden büyük bir yağmacılar ordusu kurdu. 1227’de ölünceye kadar, medeniyet adına rastladığı her şeyi yıktı, yaktı. Milyonlarca Türk ve Müslüman öldürdü… Unuttuk!

V. Lenin: Komünist Partiyi kurup Marx’ın fikirlerini hayata geçiren çok yalancı ve zalim Rus Tatarı. Dinlere düşmandı. 1924’te ölünceye kadar geçen 7 senede (Türkler ve Müslümanlar dâhil) 32 milyon cana kıydı… Unuttuk!

J. C. Stalin: Lenin’in yerine geçti. 1952’de ölünceye kadar geçen 28 sene içinde, kendine tapınmayanlardan 55 milyonunun canına kıydı… Unuttuk!

Cumhuriyetin ilk yıllarında ve 27 Mayıs ve 12 Eylül ve sair zamanlarda vuku bulan idamları, unuttuk…
On binlerce insanımızı katleden terörün başını bile unutup unutmamayı tartışıyoruz ama, Osmanlıya atılan (ve inanmaya can attığımız) iftiraları asla unutmadık!..



97 yaşında toprağa verilen Ertuğrul Osman efendinin cenazesi bunları tekrar gündeme getirdi. Çünkü o, Sultan 2. Abdülhamid Han’ın torunu olmak “büyük suçu” yüzünden delikanlılığında sınırın dışına atıldı ve tam 70 yıl sürgünde bırakıldı.
Zalimlikle suçlanan dedesinin idam ettirdiği suçlu sayısı ise 33 yılda sadece 2 kişiydi ve onlar için fetva da almıştı.

Bu düşmanlığın sebebini “Padişahların Müslüman ve dindar olmaları” sandım yıllarca, yanılmışım.
Çünkü Suud kralları da Müslüman biliniyordu; İran ihtilalini din adına yapmıştı; Mısır kendini İslâm âleminin lideri sanıyordu. Suçlanmadılar bile…
Osmanlı’nın affedilmeyişinin sebebi şuydu:
Onlar; “Ehl-i sünnet” denilen ve Sevgili Peygamberimiz ile arkadaşlarının yolu olan 4 hak mezhebin (Hanefi, Hambeli, Maliki, Şafii) koruyucusuydular. Hem de tam 600 sene…

Ödül olarak da, “suç” olarak da işte bu onlara yetmişti!

Stop
Muammer Erkul
01 Ekim 2009 Perşembe


——————————————————

——————————————————

Vatan ve kahramanlık

Birkaç yıl önce; “hepimiz Ermeni’yiz” diye yırtınanlar, birkaç gün önce; “hepimiz Osmanlıyız” diyemediler!

Çünkü bazıları iki kaşık fasulye yese gazdan kıvranır ama ömür boyu yuttukları yalanlardan “hazım” şikâyetleri yoktur!



Hatırlatacağım ismin sahibi (1840-1888) ünlü masonlardandı.
Sultan 2. Abdülhamid Han’a (zamanımızın kutbu, asrımızın İmam-ı Rabbanisi) hitaplarıyla mektuplar yazar, bu arada kendi firar ve fikir arkadaşlarını ispiyonlar ve aynı zamanda da padişahı, hükümeti, devleti kötüleyen yazılar yazardı.
Riyakârca yazdığı böyle mektup ve jurnallerinin pek çoğu, İstanbul’daki Başbakanlık Arşivi’nde mevcut, (Sultanahmet’teki köftecilere 50 m) bakmanız mümkün…

Devlet binasında devlet aleyhine çalışmak, dış destekli gizli örgütler kurmak, basın yoluyla halkı ayaklandırmak gibi işleri 1920’den veya 1980’den sonra yapsa idam edileceği kesin olan bu edebiyatçı, hepimize “Vatan şairi, hürriyet kahramanı Namık Kemal” olarak ezberletildi.
Ki bugün yaşasaydı Engerekon’dan tutuklu olurdu!

Hâlbuki tutukluluk süreleri aylarla ifade edilir.
Memuriyetten bile atılmamış, sadece görev yerleri değiştirilip maaşı gönderilmiştir.



Şimdi soru şu: “Vatan şairi, hürriyet kahramanı” vs. denenler, ellerinde ne varsa bir gecede alınıp bütün evlat ve akrabalarıyla birlikte işsiz, parasız, pasaportsuz, topraksız, bayraksız, itibarsız olarak sınırın dışına konuverseydi ve 70 yıl yüzlerine hiç bakılmasaydı acaba neler yazarlar, nasıl yırtınırlardı?

Ve işte bu mağduriyetin aslını yaşayanlar; acaba nasıl bir millet, devlet şuuru ve insanlık onuruyla tek kelime bile etmediler, bunca yıl susmayı nasıl başarabildiler?

NOT: Tam da bu hafta, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Y. Fokas isimli Yunanlı, İstanbul’da aile mirası mülklere ulaşamadığı için) Türkiye’yi mahkûm etti!..

Stop
Muammer Erkul
02 Ekim 2009 Cuma

——————————————————

——————————————————

Bu yazı gazetede yayınlanmadı…


Uğurlarken…

O gün ben de cenazedeydim.
Bütün tramvaylardan, yolcuların en azından yarısı aynı durakta boşalıyor ve her sokaktan Sultanahmet Camii’ne doğru insanlar akıyordu. Öğle ezanları okunmaya başlamıştı…

Osmanlıyı sevmek, öğretilmedi bana; yani doğduğumda seviyordum onları…
Daha önce de yazmış, tarif etmeye çalışmıştım: Futbol takımı tutmak veya siyasi parti desteklemek gibi değildi bu duygu.
Kanları kanımla karışık dede ve büyük amcalarımın; Gelibolu’da, Balkanlarda ve diğer cephelerde kalan canlarına bağlıydı canım…



Hayalimde bile bir sancak açılsa, içim uçuyordu rüzgârıyla…
Şu fetih sancağı ile üzerinde hilal ve yıldız olan bu bayrak için ve onun gölgesine; damarlarımdakinin aynısından az kan dökülmedi, az can verilmedi!..
Bir yüzünde iman mührü "La ilahe illallah, Muhammeden Resulullah…" Ve diğer yüzünde "İnna fetahna leke fethan mübina…" yazan sancak için!..



Osmanlı, Türk’ü işte bu sancak altında bir ve bütün tuttu. Osmanlı olmasaydı bizler kim bilir “ne” olurduk! Çünkü Türk olmanın yetmediği devirler yaşandı; Macarlar, Yakutlar, Kızılderililer de Türk’tü ama onlarla benzerliğimiz bile kalmadı…

Üzerinden Osmanlı sancağı geçmiş her canlı; ya Osmanlıya minnet duyuyordur veya nankörlük ediyordur şu yeryüzünde. Üçüncü ihtimal yok!
Çünkü, düşmanları Osmanlıyı ve insanlığı yok etmek için gelirken; Osmanlı “düşmanlarını bile var kılmak için” gidiyordu!
Bunu anlayan kişi başka neyi anlamalı ki?



Duvardan duvara dolu bahçedeki duygulu kalabalığın içindeydim. Sakat arabalarıyla gelenler bile vardı. Hoca efendinin sorusuna: "Helal olsun" diye gürledik bir ağızdan. Bazıları ağlıyor, bazılarıysa: "Bizim ne hakkımız var onda, onlar bize helal etsinler haklarını" diye haykırıyordu! Üç kere sordu hoca efendi:
"Ertuğrul Osman Efendi’ye hakkınızı helal ediyor musunuz?..



Sonra namazı kılındı, hem de namaz kılmayı bilenler tarafından!..
Parmaklar üstünde taşınan tabutu üzerinde bayrak, sancak ve Kâbe-i şerîf örtüsünden parça vardı. Götürüldü ve mübarek dedelerinin koynuna defnedildi…

İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn…

Muammer Erkul

——————————————————

——————————————————

Sarayda yaşamış son şehzadeler

Tarihçiler doğru söylemiyor!
Saray görmüş son şehzade Ertuğrul Osman değildi…

Zaten şehzadeler sarayda yaşamazdı.
Dolmabahçe Sarayı da hanedan mensupları için kullanılmazdı.
O muhteşem saray; devletin ihtişamını ispat edecek önemli gün ve toplantılar içindi.
Padişah ve ailesi (bugün her iş adamının alabileceği ölçüde) Yıldız Köşkü’nde otururdu.
1912’de Nişantaşı’ndaki baba konağında doğan Ertuğrul Osman Efendi, dört-beş yaşlarında bir-iki defa dedesini görmüştü; ama hapis tutulduğu Beylerbeyi Sarayı’nda!
Sonra dedesi vefat etti ve 12 yaşında (Mart 1924) sürgün hayatı başladı.

Öyleyse kim yaşadı bu koskoca sarayda?
Sarayda yaşamış son “şehzadeler” kimlerdi?
Elbette İsmet İnönü’nün çocukları Ömer (1924’lü), Erdal (1926’lı) ve bir de Özden!..

Bugün şaşıranlar, inanmayanlar oluyor.
İkinci bir partisi bile olmayan dikta yönetimlerinde her şey gibi elbette saraylar da diktatöründü! Tek adam olarak 12 yıl süren bu saltanatı 1950 seçimlerini kazanan Menderes bitirdi.
Onun asılması için başka sebep arayanlara şaşılır ki Atatürk’ün ölümünden sonra kâğıt paraların üzerinde bile İnönü vardı.



Memleketin yeni “hükümdar ailesi” yazları İstanbul’a gelir, bazen adada bazen de Dolmabahçe’de kalırlardı. Yıldız ve diğer köşklerin eşyaları Ankara veya sağa sola dağıtıldığı, Topkapı Sarayı kullanıma uygun bulunmadığı için… Bir nevi çaresizlikten buraya sığınmıştı İnönü ailesi!
Dolmabahçe Sarayı ki ancak 13 yılda (1856) bitirilmiş, 110.000 m2 üzerine üç kattı.
4500’ü halı 45.000 m2 zemini döşeliydi.
285 oda, 46 salon, 6 hamam, 68 tuvaleti ve elektrik, kalorifer sistemi vardı.
İşte bu saray, özellikle Ömer İnönü için okul yılları boyunca açık tutulmuştu.

İşte saray gören son şehzadeler!
Benden bu kadar: Gerisi tarihçilere ve artık kendi tarihini merak etmesi gereken Türk evlatlarına kalmış…


Stop
Muammer Erkul
08 Ekim 2009 Perşembe

——————————————————



——————————————————

100 YIL ÖNCE NE OLDU?

Ayrıca, Sitemizin SEYİR DEFTERİ bölümünde 27 Nisan 2009 tarihinde YÜZ YIL ÖNCE NE OLDU isimli bir dosya yayınlanmıştı… Bu konuyla ilgisi olduğu için hatırlamakta, göz atmakta fayda var. Şu adrese tıklayarak ulaşabilirsiniz:

http://www.muammererkul.com/index.php?option=com_mycontent&task=view&id=2070&Itemid=32

32 yorum

  1. Ne acı bir yazı bu…
    Ne acı bir hâl!..
    Nasıl yapılabildi bunca şey?.. Hem de aynı milletin, aynı toprağın insanları tarafından… Huzur ve refah içinde geçen 600 yıllık şanlı tarihimizi borçlu olduğumuz o güzel insanlara ve “can parçalarına”, nasıl yapılabildi?.. İnsanın hafsalası almıyor!

    Bu nasıl bir kin idi ki, sahipleri bu kinle battıkları çukurda hâlâ debeleniyor, hâlâ debeleniyorlar!.. (Toprak altına girenlerin debelenmeye de halleri kalmadı; şükür!)

    Birkaç gündür boğazım düğüm düğüm geziyorum… Evet, bu akıl almaz, vicdanlara sığmaz işte parmağımız yoktu belki… Ama “millet” dendiği zaman aynı kategoriye sokulduğumuz kişiler tarafından yapıldı! Biz de onlardan (ve onların takipçilerinden) UTANIYORUZ!

    KARANFİL

  2. Biz zaman gelir, zaman geçer her şeyi sonradan farkeden bir milletiz galiba. Hiç bir şeyin kıymetini zamanında bilemedik ki!
    SAYGIYLA…

    YILDIZ

  3. Ya zaten şu geçmişle kavgalarını bitiremediler, ayıp bu yapılanlar. Şanlı bir geçmiştir Osmanlı…
    Geçmişi olmayanın gelecği nasıl olur?..
    Bir dedeniz vardır bir dükkanı vardır, belki ufak bir işletmesi öve öve bitiremezsiniz; dedem öyle idi böyle idi ama iflas etmiş işte…
    Ki; Osmanlı diyoruz 600 yıl hüküm sürmüş 3 kıtaya, dedemiz, atamız onlar…
    Yazıklar olsun bizim gibi torunlara, ya da sahip çıkmasını bilmeyenlere…

    HATİCE EKİZ

  4. Author

    Çok hoş bir yazıydı. İbretle okudum canım kardeşim…
    Allahü teala hayırlı hizmetler nasip etsin…
    Muhabbetlerimle…

    RAGIP

  5. Author

    En kıdemli tarihçilerimizden Yılmaz Öztuna hocamızın 28 Eylül 2009 Pazartesi günü Türkiye Gazetesi’ndeki DURUM isimli köşesinde neşrolunan yazısı aşağıdadır:
    ————————

    BEŞİNCİ OSMAN

    Osmanoğulları, yalnız Türk tarihini değil, dünya tarihini de oluşturan muazzam bir hanedandır. Bir Türkmen beyi olarak 1231’de Sakarya yakınlarında yurt tutup, cihan devleti hükümdarlığına yükseldiler.

    En yaşlı şehzâde (prens) sıfatıyla hanedanın 13 Mart 1994’ten beri reisi olan Osman Ertuğrul Efendi, İstanbul 18 Ağustos 1912 doğumlu idi. 97 yaşını 1 ay, 6 gün geçe gene İstanbul’da vefat etti. 800 yıl boyunca gelip geçen bütün Osmanoğullarının en yaşlısı olarak… Osman Gazi’nin 22. kuşak torunudur. (detay için Kültür Bakanlığı’nın 3 defa bastığı 5 cilt Devletler ve Hânedanlar kitabımın 2. cildine bakılabilir).
    Monarşi sürse idi, Beşinci Osman sıfatını taşıyarak tahtta bulunacaktı (medyada 4. Osman diye anılması doğru değil, 1954-1973 arasında Hânedan reisi olan 5. Murad torunu Osman Fuad Efendi, 4. Osman olacaktı).

    Başbakan Tayyip Erdoğan, Osman Efendi’yi New York’daki evinde ziyaretle T.C. vatandaşlığı vermişti. Millî tarih şuurundan nasipsiz bazı zavallıların (Hiç T.C. başbakanı şehzâde ziyaret eder mi?) diyerek inkılâp yobazlığı ayıbını irtikâb ettiklerini hatırlıyorum.
    Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül de, Osman Efendi için tâziyetlerini bildirdi. Tarihimizin sürekli bir bütün olduğunu vurgulamış oldu.

    Osman Efendi, İkinci Abdülhamîd’in (1842-1918) (1876-1909) 7 oğlunun tam ortancası (4.) Şehzâde Mehmed Burhâneddin Efendi’nin (1885-1949) 2 oğlunun küçüğü idi. Burhâneddin Efendi, 1913’te Arnavutluk ve 1921’de Irak tahtlarını reddetmişti.
    Osman Efendi, büyükbabası Sultan Abdülhamîd ile bu hâkan-halîfenin büyükbabası İkinci Mahmûd’un (1785-1808-1839) yanına defnedildi. Modern Türkiye’nin her alanda temellerini atan Sultan Mahmud, kısaca “Türbe” denen Cağaloğlu’ndaki önünden her gün yüz bin İstanbullunun geçtiği mekânda yatıyor. Türbe’nin bahçesi bir “Tanzimat Panteonu”dur. Tanzimat’ın en şöhretli kişilerinin bir kısmı burada medfundur.

    Tarihimizi taş taş inşa eden hanedanın seçkin şehzâdesi Ertuğrul Osman Efendi’ye Cenâb-ı Hak’tan rahmet diliyorum.

    YILMAZ ÖZTUNA

  6. Author

    (Türkiye Gazetesi, Entellektüel Boyut köşesinde yazan Rahim Er’in 28 Eylül 2009 Pazartesi günkü yazısı)
    ————————-

    HEPİMİZ OSMANLIYIZ!.. -I-

    Washington DC

    Sene 1952, Başvekil Adnan Menderes, Fransa’ya resmi bir ziyaret yapar. O ziyaret esnasında Hanedan-ı Âli Osman’dan bazı kadın âzâların Fransız ordusunda çamaşırcılık yaptığını öğrenir. Buna çok üzülür, kalbi burkulur.

    Türkiye’ye dönüşünde Çankaya’ya çıkar. Reis-i Cumhur Celal Bayar’dır. Başvekil, ziyaretine dair malumatı arz ettikten sonra Hanedan mensubu kadınların içine düştükleri perişan vaziyeti dile getirir.
    Merhum Başvekil şunu der:
    -Bunlar, bu millete 650 sene hizmet etmiş bir ailenin ferdleridir. Şu oldu-bu oldu, doğru yanlış, her ne ise şu ân memleket haricindeler ve vaziyetleri de hepimizin hicaptan yüzünü kızartacak hâldedir. Zât-ı âlilerine şunu teklif ediyorum “vatana kabul edelim, bari kendi ordumuzda aynı işi yapsınlar.”

    Bayar, olanca gaddarlığını takınarak teklifi reddeder “hayır!”
    Zira “Atatürk, seni sevmek ibadettir!” diyen kıdemli bir ittihatçının böyle bir teklifi kabul etmesi kendini inkâr olacaktır.
    Cevap üzerine Menderes, masadan boş bir kağıdı kaptığı gibi istifa istidasını yazar ve odayı sür’atle terk eder.

    Muhatabı, merkepten düşmüş gibidir. Arkasından baka kalır.
    Kendini toparlar toparlamaz da adamlar koşturur. Galip gelen zarif Menderes’tir.
    Böylece kısa süre sonra “Hanedanın kadın azalarının yurda kabulüne dair kanun” ismiyle bir kanun çıkartılır.

    Sadece Hanımlara yol açılmıştır. Bazıları gelirler. Çünkü bu defa da aileler parçalanmaktadır. Çoğu kırgındır.
    Bazı erkekler ise İstanbul’u uzaktan da olsa bir kere seyredebilmek için Boğazdan transit geçen gemilere binerler.
    Hanedanın erkek üyelerini kabulü için 1974 yılına kadar beklemek gerekecektir.

    1960’lı yılların sonuna doğru Kadir Mısıroğlu OSMANOĞULLARININ DRAMI ismindeki fevkalade kıymetli eserini hazırlamak için yaptığı araştırmalar zımnında Fransa’nın Nice şehrine de gider. Sultan Abdülaziz Han’ın oğlu Şehzade Mahmud Şevket Efendi, burada yaşamaktadır. Çektikleriyle şehzadeyi civanbaht mı, şehzadeyi bedbaht mı olduğu münakaşa mevzuu olacak olan şehzade, yatalak kızı Nermin Sultan’la birliktedir. Ressamlık yaparak hayatını idame ettirmektedir.
    Muhterem Mısıroğlu ile şehzade Efendi’nin konuşmalarında Şehzadenin şu hükmü, muhteşem bir tarihi tesbittir. Şöyle der:
    -Erkek âzâlara da izin verecekler. Fakat Saray terbiyesi ile büyümüş nesiller vefat ettikten sonra.
    Burada anahtar kelime Saray Terbiyesidir.

    Sene 1974, CHP-MSP iktidarı iş başındadır. Başbakan Bülent Ecevittir. Komünist militanlar için af çıkartılacaktır. Demokratik Parti Konya Milletvekili Hasan Korkmazcan ve bir kısım arkadaşlarının teklifiyle çıkacak kanuna bir fıkra daha eklenir. O fıkra, Osmanoğulları’nın erkek evladının da Türkiye’ye gelmesine imkân vermektedir. O sırada birçok kimse bu kanuna muhalefet etti. Anarşist ve komünistlerle birlikte bir af hazmedilemiyordu.
    İmkân veya izin değil de af.
    Kim kimi affedecekti?
    Kim kimi affetmişti?

    RAHİM ER

  7. Bu yazılanları ağlayarak okudum. Neslini inkar edenler kendilerini ne sıfatla ifade ederler acaba? Modernleşmiş, Avrupalılaşmış, ama özünden utanmış. Atasından utanan ve geçmişini unutan kimse düzgün ve müreffeh (refah içinde) bir hayat yaşayamaz, nankörlük eden illa nankörlük bulur.

    Her üç yazarın da kalemine sağlık, Allahü teala yazmak için daha çok kuvvet, sağlık ve ömür versin inşallah.
    Saygıyla…

    YILDIZ

  8. Saygıdeğer Rahim Er ve Yılmaz Öztuna’nın da yazılarını okudum. Af ne demek yaa!!! Evet bir af dilenecek ama bu Osmanlı ve torunlarından… Sanırım ahirette bunların hesabı sorulacak, her birimize tek tek… Hele de başta olanlara… Siyasi irade olduklarını iddia edenlere…

    HATİCE EKİZ

  9. Cenazeye ben de katıldım. Nasiplenmek için gelenler hayli kalabalıktı. Manzara karşısında çok duygulandım. Yalnız cenaze merasimini düzenleyenler 50 – 60 kişilik cemaati olan cenazelerin kaldırıldığı küçük bir yer yerine daha geniş bir yer (Sultanahmet camii ile Ayasofya arası gibi) ayarlıyabilirlerdi. Cemaat çok sıkıştı. En arkada kalanlar namazı hiç kılamadılar.

    KÜRŞAT KARAKEBELİOĞLU

  10. Author

    (Türkiye Gazetesi, Entellektüel Boyut köşesinde yazan Rahim Er’in 29 Eylül 2009 Salı günkü yazısı)
    ————————-

    HEPİMİZ OSMANLIYIZ!.. -II-

    Sultan II. Abdülhamid Han’ın başkadın efendilerinden biri hayli yaşlanmış olduğu halde Teşvikiye’de mukimdir.
    Bir sabah ezan vakti kapıları çalınır.
    Kapıyı kadın efendinin kızı açar ve açmasıyla birlikte donakalır.
    Karşısında Başvekil Adnan Menderes durmaktadır. Hemen kendini toparlayarak içeri buyur eder. Başkadın efendi gelenin kim olduğunu sorar? Kızı ne desin? Başvekil dese, o da ne? diyecek Saniyelik bir tereddütten sonra cevabı şu şekilde verir:
    -Türkiye’nin sadrazamı.

    “Türkiye’nin Sadrazamı” hal-hatır faslından sonra ikram edilen bir fincan kahveyi içer ve müsaade ister. Ayağa kalkarken koyun cebinden çıkarttığı zarfı önündeki sehpaya yavaşça bırakır “İhtiyaçlarınız için âcizâne hediyemizdir.”

    Menderes niçin asıldı?
    Şunlardan dersek bize katılır mısınız?
    Ezanın Arapça okunmasına izin verdiği için.
    Bu millet isterse Hilafeti de getirir dediği için.
    Ben Orduyu yedek subaylarla da idare ederim dediği için.
    Osmanlıyı böylesine sevdiği için.

    Çeyrek asır önceydi…
    Fatih’teki Hakikat Kitabevi, o zaman Işık Kitabevi’nin deposuydu.
    Bir bayram sabahı bu depoyu arkadaşlarla doldurmuştuk. Tam İlmihal kitabının müellifi Hüseyin Hilmi Işık Hocamız, mütebessim bir çehreyle içeri girdiler. Bizlerle teker teker bayramlaştılar. Şöyle diyorlardı: “Iydiniz saîd olsun kardeşim”.

    Bayramlaşmadan sonra ilk sözleri şu oldu: “Bizim ilk mürşidimiz ana-babalarımızdır. Sonraki mürşidimiz ise Osmanoğullarıdır. Osmanoğulları olmasaydı şimdi kim bilir neydik?”

    Bundan 15 yıl kadar önceydi. Hacegân Lokantasında bir velime yemeğindeydik. Eski Van Müftüsü muhterem Kasım Arvasi ile yan yana oturuyorduk. Söz, Osmanoğullarına geldi. Müftü amcamız, bir şey dediler. O güne dek hiç işitmemiştik. “Abdülhakim Arvasi Hazretleri buyurdular ki; “Osman-oğulları seyyid idiler fakat her ne hikmetse bunu âşikâr etmediler.”

    Mehmet Said Arvas Hocamız, Hollanda’da bir hadise anlattılar. “Bir gün birisi Timur Han’ı rüyasında görür. Cehenneme götürmektedirler. Tam o esnada Sevgili Peygamberimiz -aleyhisselam- görünür. “Durun” buyururlar, “Bu, evlatlarıma çok hizmet etti!” Timur, kurtulur.
    Said Hocamız, devam ettiler: “Bu hadiseyi bir yerde anlattığımda dinleyen gençlerden biri şöyle sordu; “Peki efendim, o devirde yaşasaydık Yıldırım’ın mı, Timur’un mu yanında yer alacaktık?”
    Said Hoca, şu cevabı vermiş: “Tabii ki Yıldırım’ın yanında yer alırdık. Çünkü Abdülhakim Arvasi Hazretleri buyurdular ki; “Eshabı Kiramdan sonra İslamiyet’e en büyük hizmeti Osmanoğulları yapmıştır…”

    Bu yüksek şerefi Türk Milletine Hânedân-ı âli Osman bağışlamıştır.
    Bu aile, 1924’te Türk Milleti adına, fakat Türk milletine rağmen, bu ülkeden 48 saat içinde yurt dışı edildi. Onlardan bazıları yoksul düştü ancak asla ahlaktan düşmediler. En zor zamanlarında bile devlete küsmediler, devlet aleyhine tek kelime etmediler.

    Şehzade Ertuğrul Osman Osmanoğlu, İstanbul’da vefat etti. Hanedan Reisi bu Osmanoğlunun hususiyeti, Saray Terbiyesi ile büyümüş son kişi olmasıydı.
    Hanedan’ın, Türk milletinin, Osmanlı Milletler Topluluğu’nun başı sağ olsun.
    Şehzade Ertuğrul Osmanoğlu’na rahmet niyaz ediyoruz..
    Onun ölümüyle Osmanlı bitmedi.
    Osmanlı, bu milletin şahs-ı
    mânevisinde mündemiçtir.
    Çünkü, hepimiz Osmanlıyız.
    Bu toprakların her unsuru, Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Rum, Arnavut, Bulgar… hepimiz.
    Çünkü biz, Devlet-i Ebed Müddetiz.

    RAHİM ER

  11. Deveye sormuşlar: Boynun neden eğri?
    Nerem doğru ki demiş, deve de.
    Biz de, Şehzade Osman Efendi’nin vefatıyla eğriliğimizin birini hatırladık herhalde. Öğrenmemiz farz olan, elzem olan, şart olan neyi öğrenmeyi bildik ki, Osmanlı ve önemini öğrenelim.
    Konunun uzmanları varken yazmaya utandığım için yazmayacaktım, duramadım.
    Allahû Teâlâ, onlara rahmet ve bizlere de şefaatçi olmalarını nasip eylesin.

    MEHMET ŞAHBAZ

  12. Author

    Not Defteri isimli köşesinde, Ahmet Sağırlı’nın 29 Eylül 2009 Salı günü yayınlanan yazısı:
    ———————-

    MİNNET BORCU

    O kadar şartlanmışız ki, bir hatırlatan olmasa garipliği fark etmeyeceğiz.
    Nevzat Tarhan Hoca dün sordu: Şehzade Osman Ertuğrul Efendi’nin cenazesine Genelkurmay neden temsilci göndermedi?

    İşin aslı bilinmese de hâlâ ağız alışkanlığı herkes herkesle helalleşir.
    Hep merak ederim kurumsal helalleşme nasıl olur?
    Şu oldu bu oldu bu aileyi -ki bu aile bu devletin sahibiydi, bu ülke onların mülkü idi- bu ülkeden sınırdışı ettik.
    Mallarına el koyduk.
    El koyduk çok zarif kalıyor, gasbettik.
    Aile fertlerinin yıllarca dışarıda mağdur olmasına, sürünmesine sebep olduk.

    Aslında itibarlı bir devlete düşen böyle bir karardan sonra bütün aile fertlerini geçinecek kadar maaşa bağlamaktı, yapamadık.
    960’tan önce hanedanın kadın üyelerinin, 70’ten sonra da erkek üyelerinin yurda girişine izin verdik.
    Bunu bile bir lütuf gibi yaptık.
    Aradan geçti 85 sene hâlâ hiç olmazsa elde kalan, talan edilmemiş mallarını iade etmeyi düşünmüyoruz.
    Kalan fertleri mağduriyetten nasıl kurtaracağımıza dair bir çalışmamız bile yok.
    Yapılanlar el altından yapılıyor..
    Aman kimse duymasın tedirginliğimiz devam ediyor.
    Bu insanlarla hiç olmazsa usulen helalleşip hesaplaşmadan iki yakamız nasıl bir araya gelecek?

    2002’de Altan ailesi hep birlikte Ali Kırca’nın programına çıkmıştı.
    Kırca bir ara sözü Vahidettin Hanın ihanetine getirdi. Baba Altan;
    Yahu o zaman bu ülke o ailenin mülkü idi. Bir insan kendi mülküne ihanet eder mi, dedi.

    İngiliz kraliyet ailesinin bütçesi ne kadar, bileniniz var mı?
    Biz de Osmanlıları getirip saraylara yerleştirelim demiyoruz. Ama hiç olmazsa Merkez Bankası Emeklileri kadar ilgi gösterelim.

    Merkez Bankası Emeklileri vakfının veya sandığının mal varlığı birkaç milyar dolar.
    Yöneticilik yapmış emekliler statülerine göre 10, 20, 30 bin lira emekli maaşı alıyor.
    Böyle bir vakıf veya sandık kurulup hanedan mensuplarına belli bir maaş bağlanabilir.
    Bu, minnet borcunun asgarisidir.

    AHMET SAĞIRLI- Türkiye Gazetesi

  13. Murat Başaran’ın Türkiye Gazetesi’nde Dünya Hali isimli köşesinde, 30 Eylül 2009 Çarşamba günü yayınlanan yazısı:
    ——————

    “SON OSMANLI” DEĞİLDİ…

    Hakikat, “yok” sayılmakla “yok” olmuyor. Öyle olsaydı “Son Osmanlı” yüzyıllık yalnızlığın kucağında, diğerleri gibi yapayalnız giderdi.
    Ve fakat Osmanlı’nın evlatları, onu dedelerinin yanına defnetti.
    Ve fakat Osmanlının evlatları, tarih kitaplarının densizliğine, fikirsizliğine, çirkefliğine direndi…
    Osmanlının evlatları, soyunu, sopunu unutmadı.
    Hatta sürgüne yollanan aile mensuplarından daha fazla “unutmadı”…
    ***
    “Sen kimsin?” kabalığına, merkez üssü Anadolu olan ve üç kıta yedi iklime yayılan bir zelzele gibi karşılık gelir; “Ben Osmanlıyım” haykırışı, muhatabını yerle bir eder…
    Eder…
    Emin olun…
    Arslanı kafese rahat tıkmak için tüfekle uzaktan enjekte edilen uyuşturucunun tesiri çoktan geçti…
    Ve kafesin parmaklıkları o kadar paslandı ki, çürüyor, kendiliğinden parçalanıyor…
    ***
    Türkiye’nin cenazesi vardı…
    Dualarla defnedildi.
    ***
    Sen! Milleti küçük gören kafa… Göbeğini kaşıyan, bidon kafalı dediğin kalabalık var ya…
    Senin tabutunun başında saf duracak mı acaba?
    Yaşarken bu ülkenin evladı olamayanlar, öldüklerinde bu ülkenin cenazesi olabilecekler mi acaba?
    Yoksa çelenklerle ve siyah gözlüklerle cami avlusunda kulis yapanların varlığı yetecek mi sana? Cenazenin namazını kılmayı bilmeyen, cenazenin tören kısmına iş yemeğine katılır gibi katılan güruha yaslanmaya devam et…
    Elbet daha ön sayfalara terfi eder, milletle dalganı geçersin…
    Ama milletin bir ferdi olamazsın…
    ***
    Ben Osmanlıyım…
    Temsil ettiğim inanç, kültür, bilim, siyaset ve insanlığın toplamıyla, Ertuğrul Gazi’yle, Fatih’le, Mimar Sinan’la, Baki ile Türk olan ve olmayan ve fakat bu topraklara sevdalı herkesle…
    Osmanlıyım…
    Hadi sen de söyle…
    Sen kimsin?
    Neyi temsil ediyorsun?
    ***
    Cenazemiz, “Son Osmanlı” değildi…

    MURAT BAŞARAN

  14. Sultan İkinci Abdülhamid Han, Hicaz ve Bağdat Demiryolu yapımının Medine’ye ulaştığı esnada, verdiği şu çok özel talimat; onun, Ehl-i Beyt’in şahsında Peygamber efendimize olan sevgi, saygı ve bağlılıktaki hassasiyetini göstermesi açısından, eşine az rastlanır müthiş bir misaldir:
    “Mümkün olan aletlerin üzerine keçeler sarınız ki, fazla gürültü olmasın ve Ehl-i Beyt’in ve burada yatanların mübarek ruhları rahatsız olmasın!..”
    ( http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2497)

    Dostumun dostu, dostumdur; düşmanı düşmanımdır, sözü meşhurdur. Kimin neye ne için sevgi duyduğu ya da duymadığı ortada… Osmanoğulları olmasa bu topraklara ayak basamayacak olanlar, dün onların torunlarını sınır dışı etmiş bugün af dileyeceklerken kalkmış bir de affetmeyi dillerine dolaşmışlar, pes!
    Hadis-i şerifte “Siz nasılsanız, başınıza öyle âmirler geçer.”(Deylemi) buyuruluyor. Eyvah ki ne eyvah!

    T.K.

  15. 30 Eylül 2009 Çarşamba günkü Türkiye Gazetesi’nde, tarihçi Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin DÜNDEN BUGÜNE isimli köşesinde yayınlanan araştırma yazısı:
    ——————

    Babası Burhaneddin Efendi’nin cenazesi yurda sokulmamıştı

    ESKİ DEVRİN SON TEMSİLCİSİ ERTUĞRUL OSMAN EFENDİ’YE ELVEDÂ

    Sultan Abdülhamid Han’ın torunu Ertuğrul Osman Efendi, doğduğu yerde defnedildi. Babası, Burhaneddin Efendi ise kendisi kadar şanslı değildi, cenazesinin İstanbul’a defnine izin verilmeyince Şam’a götürülmüştü.

    Osmanlı hanedanının reisi, yani en yaşlısı Ertuğrul Osman Efendi 97 yaşında vefat etti. Kalabalık bir cenâze merâsimiyle dedesi Sultan Hamid’in de medfun bulunduğu büyük dedesi Sultan Mahmud Türbesi hazîresine defnedildi. 12 yaşında sürgüne çıkan şehzâde, ömrü boyunca vatansız yaşamış; 91 yaşında iken zamanın başbakanı Receb Tayyib Bey’in talimatıyla tekrar Türk vatandaşlığına alınmıştı. New York’ta yaşıyor; yazlarını İstanbul’da Nişantaşı’nda geçiriyordu. Osman Gazi’nin 22. kuşaktan torunu idi.

    BİR DEVRİN KAPANIŞI
    Şehzâdenin vefatı çeşitli cihetlerden dikkate değerdir. Bir kere 97 (hicrî 100) senelik ömrü, Osmanlı hânedanında bir ilktir. Bu zamana kadar bu yaşa erişen olmamıştı. Şehzâde, hayattaki son padişah torunu idi. Şimdi doğrudan padişah torunu olan şehzade kalmamıştır. Şehzâde, hânedanın saltanat devrinde dünyaya gelen son mensubudur. Şimdi hânedan reisi olan Osman Bayezid Efendi (1924), yurt dışında doğan ilk şehzâdedir. Artık saltanat devrini ve saray geleneklerini hatırlayan şehzâde ve sultan kalmamıştır. Memlekette en son 1918 yılında Sultan Reşad’ın cenâze merasimi olmuştu. Şehzâdeninki, bundan sonra ilk hânedan reisi cenâzesidir. Bu bakımlardan Ertuğrul Efendi’nin vefatı bir bakıma bir devrin kapanışı, ama eskiyle barışık yeni bir devrin açılışı gibidir.
    Ertuğrul Osman Efendi, Almanca, Fransızca ve İngilizce’yi ana dili gibi bilir; Türkçe’yi de uzun zaman yurt dışında yaşadığı halde, fevkalâde güzel konuşurdu. Yakışıklı, güzel giyinen, kibar, kültürlü, esprili ve karizmatik bir zât idi. Yaşına rağmen hâfızasına en ufak halel gelmemişti. Saltanat yaşasa idi padişah olması gereken bu şehzâdenin heybet ve meziyetlerine bakıp, çok sıradan bazı cumhurbaşkanlarını düşündükçe, insanın acı acı gülesi geliyordu.

    EN SEVGİLİ EVLAT
    Şehzadenin babası Burhaneddin Efendi, Sultan Abdülhamid’in oğludur. Padişah kendisine genç yaşta vefat eden sevgili kardeşinin ismini vermiştir. Burhaneddin Efendi çok yakışıklı, kültürlü, güzel giyinen, güzel konuşan ve yazan bir şehzâde idi. Musikişinas olup harika çocuk sıfatıyla 7 yaşında iken bir Bahriye Marşı bestelemiştir. Bahriye zâbiti idi. Meziyetleri sebebiyle padişah en çok bu oğlunu sever; hatta Cuma selâmlıklarında arabasına yalnızca onu alırdı. Avrupa’daki gibi tahta gençlerin çıkmasını temin etmek maksadıyla verâset usulüne değiştirerek bu oğlunu yerine veliahd yapmayı düşündüğü bile söylenmiştir. Burhaneddin Efendiye, 1913’te müstakil olan Arnavutluk tahtı teklif edildi. Ama kabul etmedi. 1921’de Iraklı zabitlerce Irak tahtına davet edildiyse de, İngiltere karşı çıktı. Babasının tahttan indirilmesi üzerine muhtemelen şerlerinden korunmak için İttihatçılarla dostluk kurdu. Bir müddet sonra işkillenen İttihatçılar, kendisini göz hapsine aldılar. Bunun üzerine çocuklarını alıp İsviçre’ye gitti. Bir daha da dönmedi. Ticaretle meşgul oldu. Geniş bir çevre edindi. 1924 senesinde halifelik kaldırılıp hanedan yurt dışına sürüldüğünde 39 yaşında bir miralay (albay) idi. Bu esnâda yurt dışında bulunmaktaydı. Nice’e, oradan Paris’e gitti. 1930’da New York’a yerleşti. Büyük bir petrol şirketinde 2000 dolar maaşla idare meclis âzâsı idi. Bu sebeple hanedanın diğer mensupları gibi maddî sıkıntı çekmedi. New York’un en zengin muhiti 5. Caddede otururdu. Hususî otomobili vardı. Memlekette iken iki defa evlenmiş, ikisinden de boşanmıştı. 1925’te Quensberry Markizi ile yaptığı kısa evlilikten sonra, 1933’te Elsie Jackson (1879-1952) adında zengin bir Amerikalı dul ile evlendi. 1949’da kalp krizi geçirerek vefat etti. Cenâzesini gemiyle İstanbul’a getirdilerse de iniş izni verilmeyince, Şam’a götürülüp, Sultan Vahideddin’in de bulunduğu Sultan Selim Câmii hazîresine defnettiler.
    Burhaneddin Efendi’nin iki oğlu vardır: Hidayet Hanım’dan 1911’de dünyaya gelen Mehmed Fahreddin Efendi, sürgün sırasında Viyana’da meşhur Theresianum Kolejinde tahsilde idi. Paris Academie des Beaux-Art (güzel sanatlar akademisi) mezunudur. Münih ve Roma’da kaldı. Sonra New York’a yerleşti. Burada 1968’de vefat etti. 1933’de Catherine Papadopulos (1914-1945) ile kısa bir izdivaç yaptı. Çocuğu olmadı.

    ÇOK İYİ YETİŞMİŞTİ
    Ertuğrul Osman Efendi, Burhaneddin Efendi’nin ikinci hanımı Çerkes asıllı Aliye Nazlıyar Hanım’dan 1912 senesinde babasının Nişantaşı’ndaki konağında dünyaya geldi. Aliye Hanım şehzâdeden ayrılıp, İttihatçıların meşhur maliye nâzırı Câvit Bey ile evlendi. Ondan şair Şiar Yalçın dünyaya geldi. Şehzâdenin anne-bir kardeşidir. O zamana kadar şehzâde anneleri dul bile olsalar başkasıyla evlenemezlerdi. İleride padişah olacak birisinin üvey babası ve üvey kardeşleri olması düşünülemezdi. Bu, hânedanda bir ilktir. Câvit Bey, İzmir suikastına katıldığı gerekçesiyle cumhuriyet devrinde asıldı.
    Ertuğrul Efendi doğduğunda, dedesi Sultan Hamid tahttan indirilmiş; Selânik’te sürgünde idi. Selânik’in sukutundan sonra Beylerbeyi Sarayı’na hapsedildi. Şehzâde, dört-beş yaşlarında iken burada dedesini bir iki defa ziyaret ettiğini anlatırdı. Ayrıca babasından da çok hatıralar naklederdi. Meselâ Hitler’in seçim kazandığı zaman babasını otelde ziyarete gelişini bizzat görmüştü. Ertuğrul Efendi sürgün esnasında babasıyla yurt dışında idi. Viyana Theresianum Koleji ve Paris Sciences Politiques (mülkiye) mezunudur. Münih’e, sonra babasıyla Nice, Roma, Paris, Londra, Washington’a gitti. Babasının vefatından sonra Kanada’ya gitti. Maden işiyle uğraştı. Maddî bir sıkıntı çekmedi. 2003’te Türk pasaportu verilinceye kadar haymatlos (vatansız) olarak yaşadı. 1947’de Güney Afrikalı İngiliz bir ailenin kızı Gulda Twerskoy (1915-1985) ile evlenip boşandı. 1991’de Afgan hükümdar ailesinden Zeyneb Tarzi (1940) ile evlendi. Çocuğu olmadı. Zeyneb Tarzi, Türkiye’nin ilk kadın jinekoloğu Pakize Tarzi’nin kızıdır.

    Yeni hanedan reisi Osman Bayezid Efendi Sultan Abdülmecid’in torunu İbrahim Tevfik Efendinin oğludur. Sürgünden sonra doğan ilk şehzadedir. New York’ta yaşıyor.

    PROF. DR. EKREM BUĞRA EKİNCİ

  16. Author

    Dünkü Rahim (Er) amcanın (onu böyle anmak hoşuma gidiyor:-) yazısından öyle etkilendim ki… Abdülhakim Arvasi hazretlerinin buyurduğu Osmanoğullarının seyyid olduğuna dair sözünü daha önce işitmemiştim. Ama her zaman içimde öyle bir his vardı. Hanedan mensuplarını düşündüğüm zamanlar gönlümdeki seyyidlere ait yere geçtiklerini farkediyordum. Sanki seyyidlere ait imtiyazlar onlara da varmış gibime geliyordu… Fakat bu düşüncemin doğru olmayacağını düşünerek uzaklaştırmaya çalışıyordum. Bunu öğrendiğimde öyle çok sevindim ki… Ve bin kez daha da üzüldüm, onlara yapılanlar için…
    Bu milletin belinin bu kadar doğrulduğuna şükür, dedim… Eski peygamberlerin kavimlerinden olsaydık kaç defa yerle yeksan edilirdik kim bilir!

    Sevgiler 🙂
    HİCRAN SEÇKİN

  17. Annem der ki: “Aslını inkâr eden haramzâdedir.” Bir de der ki: “Asil azmaz, bal kokmaz. Kokarsa yağ kokar çünkü aslı ayrandır.”
    Şükür ki aslımızı bilip inkâr etmeyenlerdeniz. Bal da, ayran da, yağ da gün gibi ortada üstelik. Allah(C.C.) soyumuza lâyık olabilmeyi nasip etsin. Millet olarak başımız sağolsun.

    ŞAHİKA ATEŞ

  18. Nasıl unutalım ki; öğrendiğimiz şeylerin “mermere yazılmış yazı” gibi kalıcı olduğu en körpe çağlarımızda okullarımızda eğitim adı altında bu düşmanlık kazınıyor hafızalarımıza!

    Hükümetimiz açılımlar yapıyor. Bu açılımların devam edip, eğitim sistemimizde ve okul kitaplarımızda da “gerçeklere” doğru açılımlar yapılmasını ümit ediyoruz.

    KARANFİL

  19. Eline, ağzına, yüreğine sağlık abi…

    ÜNSAL CENAY

  20. Biz de bu başkası olma orzusu oldukça daha çok mahkum ediliriz. Bu vatanı gerçek sahiplerinden alıp başkasına vermek midir gelişmiş olmak. Bizler tok evin aç kedileriyiz. Ve bilmiyoruz ki bize kaşıkla verenler kazanın peşinde. Ayıp kaçmazsa burda bir ata sözünü hatırlatmak isterim. A… dan post gavurdan dost olmaz diye… SAYGIYLA.

    YILDIZ

  21. En kıdemli tarihçilerimizden Yılmaz Öztuna hocamızın 02 Ekim 2009 Cuma günü Türkiye Gazetesi’ndeki DURUM isimli köşesinde neşrolunan yazısı:
    —————–

    MİLLİ BİR TRAJEDİ

    19. yüzyılda cumhuriyet, Amerika kıt’asına mahsus ve münhasır bir rejimdi. İstisnaları Avrupa’da İsviçre ile Afrika’da Liberya idi. İlk defa 1870’te Fransa, monarşiye son verdi, 3. ve kesin cumhuriyete geçti.
    20. yüzyılda, 1918 ve 1945 iki cihan savaşının yıkıntıları sebebiyle, günümüze kadar, birçok monarşiden, cumhuriyete geçildi. 4 büyük imparatorluk hanedanı 1918 yıkıntılarının altında kaldı: Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya ve Türkiye… Birçok krallık, bunları izledi.
    Bugün Avrupa’da kalan monarşiler şunlardır: İngiltere, İspanya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İsveç, Norveç, Danimarka, Vatikan, Monako, Lihtenştayn. Bunların hepsinin “örnek demokrasiler” olduğu görülüyor. Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi çok gelişmiş demokrasiler de monarşiyi sürdürüyorlar.
    Komünist ihtilâl ile o biçim cumhuriyetlere geçenler hariç, monarşinin düştüğü devletlerde hanedan üyeleri ülkelerinde kaldılar, mallarının mülklerinin büyük kısmı kendilerinde kaldı, bütün unvanlarını kullanmakta devam ettiler.
    Türkiye’de 1924 operasyonu nadir istisnalardan biridir. Halbuki Osmanoğulları en millî hanedandı. Belki ancak Japonya hanedanı o derecede millîdir. 1908’den sonra İttihatçılar, birçok mülkü hazîne-i hâssa’dan alarak maliye nezâretine geçirdiler, yani devletleştirdiler (saraylar ve eşyaları, Topkapı Hazînesi, padişahların şahsî malı değildir, devletindir, devlet adına kullanılmışlardır). Ama gene epey mal mülk arazi Hanedanda kaldığı gibi, prenslere ve prenseslere büyük meblağlarda devlet maaşı verilmeye başlandı (daha önce bu maaşları padişah, özel hazinesinden veriyordu).
    1924’ten sonra, 2700 yıllık Türk tarihinin hiç şüphesiz en büyük ve önemli ailesi olan Osmanoğulları’nın malı mülkü yağmalandı, şunun bunun elinde kaldı. Bunlar içinde tek Millî Mücadele kahramanı yoktur. Onlar, günümüze kadar uzanan bu yağmayı önleyememek beceriksizliğinden sorumludurlar. Üstelik istisnasız hepsi Osmanlı generali, subayı, bürokratı, ilim ve san’at adamı idiler. Bugün Osmanoğulları için Devlet’in öncülüğünde bir vakıf kurmak gerekir. Romantik Osmanlı hayranı geçinip hiç gayret göstermeyenler, böyle bir konuyu sürekli gündem dışı tutanlar kadar sorumludurlar.

    YILMAZ ÖZTUNA

  22. Oldu mu şimdi ama Muammer abi!
    Bütün okul çağı boyunca bize ezberletmeye çalıştıkları mükemmel! muhteşem! büyük değer! adamlara tukaka diyorsun.
    Yetmiş yıl unutulsaydı ne olurdu diye soruyorsun?Mümkün mü sence?
    Senelerdir bizlere verdikleri görsel ve yazılı destekle ezberlettikleri isimleri bi aklınızdan geçirsenize!?
    Filanca şair; “Oooo müthişdir!”
    Filanca yazar; “Kesinlikle uluslararası ödül almalı!”
    Filanca; “Şakşakşak!”
    Filanca; “Şukşukşuk”
    Eeeeeeee, yeter be! Değerlerimizi hiçe sayan bütün yazar, çizer, oynar, bakar, gezer, tozar taifesinden ve onları allayıp pullayıp millete, hala yutturmaya çalışan piyonlarından bıktım ben!

    Çok okumalıyız arkadaşlar. Çok görmeliyiz, çok duymalıyız, çok bilmeliyiz, çok düşünmeliyiz arkadaşlar…
    Artık oyunlarını bozmalıyız…

    Ben en çok neyden utanıyorum biliyor musunuz? Namık Kemal’i, Bolayır’da, [Avrupa kıtasına, Çanakkale Boğazı’ndan, kahraman gazileriyle ve sallar üzerinde ilk geçip ilk fetihleri yapan, Orhan gazi oğlu] Gazi Süleyman Paşa’nın yanına gömmüşler…
    Bundan utanıyorum.

    SÜLEYMAN ELDENİZ

  23. Türkiye Gazetesi’nde Dış Politika yazarı Mustafa Necati Özfatura’nın 03 Ekim 2009 Cumartesi tarihinde yayınlanmış yazısı:
    ———–

    OSMANLI HANEDANI

    Osmanlının İslamiyete hizmeti Eshab-ı Kiram’dan sonra gelir. Makamları ise Tabiinden sonradır. 650 yıl Türk milletine son derece büyük hizmetler yapan Osmanlıyı, Osmanlı hanedanını âdeta dışladık. Mazimizle artık barışmak zorundayız. Mazisini inkâr eden yok olmaya mahkumdur.
    Bu millet en az 2500 yıllık hatta 5000 yıllık maziye sahiptir. Osmanlının vârisi olduğumuz inkârı mümkün olmayan gerçektir. Rahmetli Adnan Menderes 1952 yılında Fransa ziyaretinde Osmanlı hanedanına mensub bazı kadınların Fransız ordusunda çamaşırhanede çalıştığına üzülerek hanedan kadınlarının Türkiye’ye dönüşüne dair kanun çıkarttı. Çok az kişi geldi. Aileler parçalandı.
    1974 yılında Bülent Ecevit Başbakanlığında CHP+MSP koalisyonunda anarşist ve komünistlerin affına dair kanunla hanedan erkeklerine af çıktı. Ve bu kanun içinde giriş izninin yer alması üzücüdür. Bu izin saray terbiyesi ile büyüyen erkeklerden çok azı kalınca çıktı. Yılmaz Öztuna’nın belirttiği gibi “Osmanoğulları yalnız Türk tarihini değil, dünya tarihini de oluşturan muazzam hanedandır.” 1231’de Sakarya yakınlarındaki bu beylik cihan devleti oldu. 13 Mart 1994’den sonra Osmanlı hanedanının reisi olan Osman Ertuğrul 97 yaşında vefat etti. Osman Ertuğrul, Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazinin 22. kuşak torunudur. 2004 yılında Başbakan Tayyip Erdoğan Osman Efendiyi New York’ta evinde ziyaret ederek Türk kimliğini verdi.
    Saray görmüş son Sultan olan Neslişah Osmanoğlu yazılı açıklamasında 710 yıllık Osmanlı hanedanının artık sona erdiğini, hanedanın bittiğini artık sadece aile olduklarını belirtti. Osmanlı tahtının vârisi, Osmanoğlu ailesinin reisi ve sarayda dünyaya gelen son şehzade Osman Ertuğrul Efendi, Sultanahmed Camiinde kılınan cenaze namazını müteakip Kâbe örtüsü ve Türk bayrağına sarılı tabutunu en az 10 bin kişinin katıldığı bir cemaat, Çemberlitaş’taki aile mezarlığında dedesi İkinci Abdülhamid Han’ın yanına defnedildi.
    Hayatında hiçbir kimliği kabul etmedi. “Türk doğdum, Türk öleceğim” dedi ve öyle de oldu. Cenazesine 4 bakan da katıldı. 1783-1913 arası Osmanlı Devletinde 5 milyon kişi yurtlarını terk etti. Osmanlının bünyesinden 30 devlet çıktı. Osman Ertuğrul Efendi, Osmanlı sarayında doğan veliaht idi. Osmanlı çınarının son yaprağı idi. Bu son yaprağın dedesinin türbesinin içine gömülmesi son derece iyi olurdu. Asıl Onlar haklarını bize helal etsinler. Kabri Cennet bahçesi olsun. Amin…

    MUSTAFA NECATİ ÖZFATURA

  24. Tarihçi yazar Yılmaz Öztuna’nın 03 Ekim 2009 Cumartesi günkü Haftalık Durum isimli köşesinde yayınlanan yazısı:
    ————

    ŞEHZADELİK İÇİN ARANAN ŞARTLAR

    Osmanoğullarında Kim Kimdir?
    SON ŞEHZADELER

    Ertuğrul Osman Efendi, muhteşem bir törenle Sultanahmet Camii’nde namazı kılınıp, Cağaloğlu’na eller üzerinde taşındı. Büyükbabasının büyükbabası olan İkinci Sultan Mahmûd’un -İstanbulluların kısaca Türbe dedikleri- türbesine, büyükbabası İkinci Abdülhamîd ile onun amcası (Sultan Mahmûd’un küçük oğlu) Sultan Abdülazîz’in yanına defnedildi.
    Hakkında Son Osmanlı, Dördüncü Osman gibi yanlış tabirler kullanıldı. 1954-1973 arasında Hanedan reisi Osman Fuad Efendi 4. Osman, Ertuğrul Osman Efendi ise 5. Osman olacaklardı. “Son Osmanlı” büsbütün yanlıştır. Hâlen hayatta -bazıları yeni doğmuş- 30 şehzâde ve 30 sultan vardır ki, bunlara Hanedan âzâsı (üyeleri) denir. Kadınefendiler, hanımefendiler, hanım-sultanlar, sultan-zâdeler, dâmadlar ise Hânedân mensûbu’dur, üyesi değildir.
    Hanedan prensi veya prensesi olmak için Saray’da veya taht şehri İstanbul’da doğmak gerekmez. Babası Osmanoğlu ise, Patagonya’da, denizde, kutupta doğsa da şehzâde veya sultandır. Dünyanın bütün hanedanları için bu husus geçerlidir.
    Bugün İstanbul’da, Hanedan’ın sürülmesinden önce doğmuş 1 şehzâde ve 1 sultan kalmıştır. Diğer bütün Hanedan prens ve prensesleri, Türkiye dışında veya son nesil -yurda dönmelerine izin verildikten sonra- İstanbul’da doğdular.

    VERÂSET ÜZERİNE BİR UYARI
    1603’te tahta geçen ve 1617’de ölen, adını muhteşem camii dolayısıyle İstanbul’un çok tarihî bir semtine veren (ondan önce buraya At Meydanı denirdi) Birinci Ahmed, babadan büyük oğula verâset sistemini değiştirip, tahtına kardeşi Sultan Mustafa’yı velîahd göstermiş falan değildir. Kardeşi Mustafa’yı deli olduğu için hükümdarlığa ehliyetsizliğinden ve delilerin öldürülmeleri Osmanlı inanışında çok uğursuz sayıldığından, ilâveten çocuk tahta geçtiği ve başka erkek Osmanoğlu bulunmadığı için hanedanın kesilmesinden çekindiğinden dolayı boğdurmamıştır. Çok genç ölünce, birçok şehzâde bırakmış, kardeşi Mustafa da hayatta kalmış, şehzâdeleri çocuk olduğu ve muhtemelen bir Saray entrikası sebepleriyle Sultan Mustafa gayri meşrû olarak tahta çıkarılmış, zaten 3 ay sonra tahttan indirilmiştir.
    Saltanatın babadan oğula yerine Hânedân’ın en yaşlı şehzâdesine geçmesi kuralının yerleşmesi, büyük sadrâzamlardan Köprülü-zâde Fâzıl Mustafa Paşa’nın, Dördüncü Mehmed’e (saltanatı 1648-1687) duyduğu kin sebebiyle gerçekleşti. Kardeşi saydığı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı öldürttüğü ve av mani’sinden vazgeçemediği için, Dördüncü Mehmed’i tahttan indirdi ve yerine büyük oğlu İkinci Mustafa geçeceğine, üst üste 4. Mehmed’in iki kardeşini tahta geçirdi. Zira Sultan Mustafa’nın, babası 4. Mehmed’in kendisinden öcünü almasından korktu. 1687’de meşrû velîahd olduğu halde tahtı iki amcasına bırakan İkinci Mustafa, onların ölümünden sonra, Köprülü-zâde de çoktan şehîd olduğu için, 1695’te tahta çıktı. Yerine çok küçük oğulları değil, kardeşi Üçüncü Ahmed 1703’te aynı sebeplerin etkisi altında tahta çıkarıldı. Ekber-i evlâd denen çok sakıncalı ve pek az hanedanda uygulanan kural, saltanatın sonuna kadar sürüp gitti.
    Osmanoğulları 1922’de saltanat ve 1924’te hilâfet tahtlarını kaybedince, artık çok yerleşmiş olan en yaşlı Osmanoğlu’nun ailenin başı sayılmasına kimse karışmadı. Zira sembolik bir unvandan ibaretti.

    ŞİMDİ NE OLACAK?
    Bütün sâkıt (düşmüş) hânedanların başı sayılan bir prens olduğu için, dünya tarihini oluşturan en ağırlıklı birkaç aileden biri bulunan Osmanoğulları’nın bu disiplinden mahrum bulunmaları ancak millî perişanlıklarımızdan biri olur. Cennetmekân Osman Efendi’den sonra hayattaki en yaşlı şehzâdeleri görmemiz gerekiyor:
    Bu zat, Şehzâde Burhâneddin Cem Efendi’dir. 5 Nisan 1920 İstanbul doğumludur. Türkiye’de doğmuş hâlen hayatta tek şehzâdedir ama, son birkaç yıl içinde hayatta bulunup bulunmadığını bilmiyorum. Selîm Efendi adında bir oğlu vardır. Birinci Abdülmecîd’in (saltanatı 1839-1861) oğullarından Burhâneddin Efendi’nin tek oğlu İbrahim Tevfik Efendi’nin büyük oğludur (son padişah torunu şehzâde müteveffâ Osman Efendi idi, geri kalan bütün efendiler padişahların torunlarının çocuklarıdır). Cem Efendi hayatta ise 89 yaşında bulunduğu, üstelik ABD tab’ası ve ABD ordusundan emekli olduğu için, Hânedân’ı temsil etmesinin mânâsı yok gibidir. Zaten en yaşlı şehzâdenin tahta çıkması yaşlı padişahlar oluşturmuştur, bu bakımdan da sakıncalı bir sistemdir.
    İkinci Abdülhâmîd’in büyük oğlu Selîm Efendi’nin tek oğlu Abdülkerîm Efendi’nin iki oğlu hayattadır: Dündar Efendi, Şam 20 Aralık 1930 doğumlu, çocuksuzdur, Şam’da yaşıyor, Arap çevresine adapte olmuş sayılıyor. Kardeşi Hârûn Efendi, Cünye 22 Ocak 1932 doğumludur, izin çıkınca hemen İstanbul’a yerleşti, aramızdadır, 1 sultan kızı ve 2 şehzâdesi (bunun da çocukları var) bulunuyor. Hârun Efendi, Hânedan reisliği için iki adaydan biridir.

    OSMAN SELÂHADDİN EFENDİ
    Diğer aday, İskenderiyye 7 Temmuz 1940 doğumlu Osman (VI) Selâhaddin Efendi’dir ki, yaş bakımından yukarıdaki iki kardeş şehzâdeden sonra geliyor. Osmanlı saltanatı, büyük oğuldan büyük oğula geçse idi, 1983’te padişah olacak şehzâde bu Osman Efendidir: Yaşayan bütün Osmanoğulları’nın istisnasız kendisinden indiği İkinci Mahmûd’un büyük oğlu ve halefi Birinci Abdülmecîd’in tek oğlu Mehmed Selâhaddin Efendi’nin büyük oğlu Ahmed (IV) Nihâd Efendi’nin tek oğlu Ali (I) Vâsıb Efendi’nin tek oğludur. Babası Vâsıb Efendi 1977-1983’te, Vâsıb Efendi’nin babası Nihâd Efendi 1944-1954’te ve bunun kardeşi Osman (IV) Fuâd Efendi 1954-1973’te Hânedan reisliği makamında toplam 35 yıl bulundular. Osman Selâhaddin Efendi’nin 3 oğlu ve 1 kızı vardır. Efendi, İngiltere ile İstanbul arasında gidip gelmektedir. Tarih, edebiyat ve jenealoji ile uğraşıyor. Babası Vâsıb Efendi’nin hâtıralarını düzenlemiş, birkaç yıl önce Yapı-Kredi basmıştır, önemli kaynaklarımızdan biridir. Bana da kitaplarımda kullandığım epey bilgi ulaştırmıştır.
    Bir de Cengiz Efendi vardır. Kahire 20 Kasım 1939 doğumludur. 1 oğlu, 1 kızı var. Kahirede yaşıyor. 5. Mehmed Reşad Han’ın büyük oğlu Zıyâeddîn Efendi’nin oğlu Nâzım Efendi’nin oğludur…

    YILMAZ ÖZTUNA

  25. Author

    Bu amca 74 yaşında ve senin hayranınmış. 42 senedir İngiltere’de yaşıyor, yazları Bursa’da kalıyormuş. Şu söylediklerimi kendisine iletin dedi:

    “Ben her şeye doymuş bir insanım, benim hakikate ihtiyacım var… Diğer gazeteler vebalı olduğu için evime Türkiye’den başka gazete girmez… Aynı sayfada yazan Murat ve Muammer kardeşlerimi okumadan duramam… Hele bu son yazısı telefona sarılmama sebep oldu. Çok içten yazıyorlar… Allah onlardan yüzbin kere razı olsun…”

    BEHLÜL YURTSEVER / Bursa

  26. Kıymetli yazarlarımızın yazılarına sitemizde yer vermişsiniz.
    Saygılarımla abiciğim.
    Yazıları okurken İmam-ı Rabbani hazretlerinin bu sözleri aklıma geldi:
    “Bu dünyânın en kıymetli sermâyesi, üzüntüler ve sıkıntılardır…”
    http://www.amentu.com/seadeti_ebediyye/2_10.html

    LALE

  27. Bir yandan buradaki yazıları takip ediyorum, bir yandan da Kadir Mısıroğlu’nun OSMANOĞULLARININ DRAMI isimli eserini okuyorum…
    “Kazıklı Voyvoda” çok mu câni imiş gerçekten?!
    Bence, Osmanoğulları’na ve onları sevenlere reva görülenlerin yanında Kazıklı Voyvoda’nın yaptıkları hiç kalır!..

    Onları mekanlarından-makamlarından çıkarıp da yerlerine çöreklenenlerin ellerine, gözlerine, dizlerine durmadı mı acep yedikleri, kullandıkları? Burada durmamışsa bile, duracağı bir yer var şükürler olsun ki…

    F…

  28. Author

    Tarihçi yazar Yılmaz Öztuna’nın 10 Ekim 2009 Cumartesi günkü Haftalık Durum isimli köşesinde yayınlanan yazısı:
    ————————————-

    KARAR ATATÜRK’E KABUL ETTİRİLMİŞTİ

    Osmanoğulları’nın sürgünü tam bir trajediye dönüştü!
    ____________________
    10 Ekim 2009 Cumartesi

    Ömrünün son yıllarını sürgünde geçiren Sultan Vahîdeddin Han, Şam’da medfun bulunuyor.

    Türkiye’de kendini derin devlet ve devletin üzerinde sayan, cumhuriyeti, inkılâpları, rejimi en iyi saklayıp muhafaza ettiklerini iddia eden, bu durumu ile şüphesiz dehşetli statükocu ve çağa uyumsuz hâle yol açan, bu iddiayı hiç şüphesiz şahsî ikballer içinde kullanan zümrenin, 1924’ten bu yana, Osmanoğulları (Osmanlı Hânedanı) için değişmez politikası şu olmuştur: (Böyle bir konu yoktur, var idiyse bile 1924’te sonsuza kadar bir daha ağza alınmamak üzere kapatılmıştır. Böyle bir konuya girmek rejime zarar verir. Bu konuya girmek cür’etinde bulunanlar için özel bir dosya açarız!..)
    Hilâfetin ilgası ile yalnız Halîfe’nin değil hanedanın da Türkiye’den sürülmesi kararlaştırıldı. Atatürk yalnız belirli yaşa gelmiş, bir iddiada, bir münasebetsizlikte bulunabilecek şüphesi duyulan şehzâdelerin sürülmesini istedi (son padişah 6. Mehmed Vahîdeddin ve son halîfe 2. Abdülmecid dışında 35 şehzâde vardı, yalnız 21i 18 yaşından büyüktü). Zira yalnız şehzâdelerin tahta geçmek hakkı vardır. “Sultan” denen imparatorluk prensesleri, tıpkı Almanya’da ve Fransa’da olduğu gibi Osmanlı’da da hükümdar olamazlar. Sürgün sırasında 42 “Sultan” denen imparatorluk prensesimiz vardı, bunların 27’si 18 yaşının üzerinde idi. En yaşlıları Senîha Sultan 73 yaşında idi (meşhur Prens Sabâhaddin’in annesidir).

    KUNDAKTAN SÜRGÜNE
    Böyle olduğu halde sultanlar da, birkaçı henüz kundakta, sürgüne gönderildi. Yetmedi! Sultan’ların sultân-zâde ve bey-zâde denen erkek ve hanım-sultân denen kız çocukları, sultan’ların “dâmâd” denen eşleri, şehzâdelerin “hanımefendi” denen eşleri… Yetmedi! Bu sultan çocuklarının da eşleri ve çocukları… Efendilerinden ayrılmak istemeyen birçok hizmetkâr ve görevli… Hepsi 7 gün içinde Türkiye’den çıkarıldı (şehzâdeler 24 saat içinde).
    Atatürk bunu istememişti, 18 yaşından büyük 21 şehzâdenin -hayat boyu mu, rejim yerleşinceye kadar mı bilinmez -Türkiye’den çıkarılmasını istiyordu. Yukarıdaki 144 kişilik listeyi “ebediyyen=sonsuza kadar” Türkiye vatandaşlığından çıkarıp süren, ellerine pasaport bile vermeyen Şekspir trajedisinin gerçekleşmesi, Atatürk’e kabûl ettirilmesi, bir generalin telkini ile oldu. Bu kişi, Cihan Savaşı ve Mütâreke’de, ailesi ile beraber kendisini sarayında dört başı mamur misafir eden büyük şehzadelerden birinin bu dostluğunu, kompleks hâline getirmişti.
    Sürgünden itibaren, Hânedân’ın eline para geçmemesine çok dikkat edildi. O kadar özen gösterildi ki, zengin kişilerle evlenenler dışında hepsi yoksul derekesine düştüler.
    “Derin Devlet”in felsefesi şu idi: “Para, iktidar kaynağıdır. Hânedânın eline para geçerse siyasî faaliyete girişirler!”. 1950’ye kadar vatandaşın zengin olmamasına da aynı yüce felsefenin etkisiyle dikkat edilmiştir. Bunlar, tarihimizin yazılmamış taraflarıdır. İmparatorluk tarihimizde bile yazılması yasaklananlar çoktur. Kimin lehine, kimin aleyhine yazılmak zorunluluğu epey eski insanlarımız hakkında bile uygulandı. Elbette gerçeği yazanlar çıktı. Bunlar, birilerinin hiç hoşuna gitmedi. Resmî (yani: uyduruk) tarih dışına çıkanların bugün bile zarar gördüğünü söylüyorum.

    TOPRAKLARINI BİLE ALAMADILAR
    Hânedân’ın, Avrupa ve Asya hânedanları gibi dışarıda bankalarda paraları yoktu. Çıkarken padişah bile Topkapı’dan yarım sandık zümrüt almaya yanaşmadı. Hânedânın Türkiye dışında geniş toprakları vardı. Çok davalar açıldı. Hepsi, Türkiye’de hânedan gayri menkullerine el konduğunu örnek göstererek akamete uğratıldı. Dünyanın en büyük zenginlerinden olan ve 1918’de ölen İkinci Abdülhamîd’in çocuklarının açtığı davaların tafsilâtını içeren bir kitap, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmıştır.
    Bu suretle Türk’e İstanbul’u, Edirne’yi, Bursa’yı, Trabzon’u, Adana’yı ve sayılması sayfalar tutacak beldelerimizi kazandıran, tarihin en büyük Türk ailesi, ne Türkiye Cumhuriyeti, ne özel sektörümüz tarafından ilgi görmedi. Çok yüce iki ismi birlikte taşıyan Ertuğrul Osman Efendi’nin cenazesinde yukarıda sunduğum bu utanç verici tablonun düzeltilmesi ümidi doğdu. Atatürk “bu millet utanmak için yaratılmadı” demişti. Palavra sıkmaktan ayrılıp, bu yüce sözün gereğini yapalım.
    Bugün 20’si 18 yaşın üzerinde 24 şehzâde+13’ü 18 yaş üzerinde 16 sultan=40 Osmanoğlu hayattadır. İhlâs Haber Ajansı’ndan İbrahim Pazan bana Burhâneddin Cem Efendi’nin 31 Ekim 2008’de 89 yaşında öldüğünü bildirdi. Ancak kardeşi Bâyezîd Efendi, New York’ta imiş.

    Hânedânın yapısı
    Osmanoğulları Hânedânı: (Şehzâde) denen Türk imparatorluk prensleri+(sultân) denen Türk imparatorluk prenseslerinden oluşur. Bu ikisine (Hânedân âzâsı=üyesi) denir: Velîahd (-i Saltanat) Murâd Efendi, (Şehzâde) Ahmed Efendi, Osman Efendi, Ayşe Sultân, Beyhân Sultân…
    Bir de (Hânedan mensûbu) denenler vardır, bunlar da prens ve prenses statüsündedirler, fakat imparatorluk prensi ve prensesi değillerdir, şunlardır:
    1) Hanım-sultânlar: Sultân denen prenseslerin kızlarıdır, unvanlarının başındaki (hanım) kelimesi babalarının halktan, (sultân) kelimesi Hânedân’dan geldiklerini gösterir.
    2) Sultân-zâde veya bey-zâdeler: Sultân denen prenseslerin oğullarıdır, “bey” kelimesi babalarının Hânedân dışından, halktan geldiklerini gösterir.
    3) Kadın-efendiler (eskiden haseki denirdi): Pâdişah eşleridir, kraliçe statüsündedirler, fakat protokolde şehzâde ve sultanlardan sonra gelirler. “Vâlide-Sultân”, pâdişâhın hayatta ise annesidir, padişah (hâkan-halîfe)’tan sonra imparatorluk protokolünde 2. sırayı bu hanım işgal eder, padişahın annesi ölmüşse bu sıra boştur.
    4) Hanım-efendiler: Şehzâdelerin eşleridir.
    5) Dâmâdlar: Sultan denen imparatorluk prenseslerinin kocalarıdır. Sultan ölürse unvanlarını korurlar, ayrılırlarsa unvanları düşer.
    “Hânedân Mensupları” denen zümre budur. Hanım-sultanların eşleri dâmâd değildir ve mensuplar arasına girmezler, çocukları da öyledir. Kezâ sultân-zâdelerin eşleri ve çocukları da Hânedân dışıdır, mensup sayılmaz. Soyluluğun çok dar şekilde sınırlandırıldığı, Avrupa hânedanlarında olduğu gibi geniş tutulmadığı ortadadır. Zâten dokunulmaz statüde bulunanlar ancak şehzâdelerle sultanlardır.

    YILMAZ ÖZTUNA / Türkiye Gazetesi

  29. Author

    Harun Tokak
    04 Ekim 2009 Pazar
    KUĞUNUN SON YOLCULUĞU

    Kuğunun son yolculuğu…

    Soğuk bir mart gecesi…
    Çatalca İstasyonu’nun ölgün ışıkları üşüyor.
    Yolcular üşüyor…
    Çatalca Ovası’nın ayazında cebri bir yürüyüşle çamurlara bata çıka istasyona getirilen kadın sultanlar üşüyor.
    Bütün bir Anadolu üşüyor…
    Son Osmanlı Hanedanı, kadınıyla erkeğiyle, kundaktaki çocuğuna kadar istasyonda bekleşiyor…
    Çamaşırlarını bile alma fırsatı bulamadan Yıldız Sarayı’ndan yola çıkarılan kadın sultanlar, şehzadeler bir daha belki de hiç göremeyecekleri vatan topraklarına göz pınarlarında ne var ne yoksa boşaltıyorlar.
    Hanedan ağlıyor…
    Bembeyaz sakalı soğuktan titreyen, son halife ağlıyor …
    Yüz yıllar boyunca her dilden, her dinden, her ırktan insanı birlikte huzur içinde yaşatmış olan Devlet-i Aliye’nin son aile fertleri, kendilerini sürgüne götürecek treni bekliyor.
    Anadolu’da ışıyan güneş onları ısıtmıyor.
    Soğuk bir mart gecesi…
    Çatalca İstasyonun ölgün ışıkları üşüyor…
    Farlarının ışığı karanlığı delerek gelen tren üşüyor.
    Hanedan mensupları, silahlı askerlerin arasında birer ikişer bindiriliyor, trene.
    Yolcular, başlarını camlardan uzatarak, Osman Oğulları’nın bu en hüzünlü sahnesini seyrediyorlar.
    İstanbul Valisi Haydar Bey, trenin kapısında Son Halife’ye şişkince bir zarf verir. Pasaportlar vardır içinde, bir miktar da para.
    Son halifenin vatan topraklarındaki son sözleri:
    “Nereye gönderiliyoruz?”
    “Nereye isterseniz…”
    “Bu teren nereye kadar gidecek?”
    “Ona da siz karar vereceksiniz”
    Her şey çok açıktır;
    “Vatan topraklarını terk edin de nereye isterseniz oraya gidiniz.”
    Soğuk bir mart gecesi…
    Çatalca İstasyonun ölgün ışıkları üşüyor…
    Acı bir ıslık eşliğinde oflaya puflaya dönmeye başlıyor, yorgun trenin tekerlekleri.
    Gecenin bağrında siyah dumanlarını savurarak, sürgün diyarlara doğru süzülüyor, tren.
    Sarayın kadın sultanları, çocukları, sanki trende değil de buzların üstünde Istranca’nın soğuğuna karşı yürüyormuş gibi, üşüyorlar, titriyorlar.
    Yıldız Sarayı’nı hatırlatmamak için olmalı ki gökteki yıldızlar da görünmüyordu.
    Trenin penceresinden başını uzatıp geriye bakanlara, karanlıkların derinliğinde Çatalca İstasyonu’nun üşüyen ışıkları hüzünle bakıyordu.
    Zaferden zafere koşan orduların uğurlandığı, karşılandığı Yıldız Sarayı’nda geçen güzel günler geride kalmıştır.
    Aşklar, şarkılar, sohbetlerle bezeli güzel geceler son bulmuştur.
    Tren, gecenin bağrında Balkanlara doğru başını almış gidiyor, giderken;
    altı yüz yıl insanlık ufkunu aydınlatan insanları bir meçhule, bir karanlığa doğru alıp götürüyor.
    Nereye gidiyorlar? Kimse bilmiyor.
    Bilinen bir şey vardı ki o günlerde; Barbarosların, Hızır Reislerin denizlerinde gemiler, Murat Hüdavendigarların, Yıldırımların Balkanlarında trenler, son Osmanlıları sürgünlere götürüyordu.
    Akıncıların, Anadolu ile Balkanlar arasında mekik dokuduğu günler geride kalmıştır.
    Çatalca’dan kalkan tren, dumanlarını gökyüzüne savurarak, bağrında bahar barındırmayan bir kışa doğru koşmaktadır.
    Hanedan erkeklerinin çoğu askerdir.
    İçlerinde tabip generaller, amiraller, albaylar vardır. Hanedanın “Osmanları” bu kara sabahın rüyasını da görmüş müydü?
    Sefaletin, yokluğun, acıların kucağına doğru alıp götüren bu tren o koca çınarın hangi kökünde saklanmıştı asırlarca.
    Kara tren; yalnızlığa, yoksulluğa,
    insan yüreğini titretecek bir akıbete doğru:
    Şehzadelerin, evine ekmek götürebilmek için taksi şoförlüğü,, kadın sultanların, onu bunun evinde temizlik yapmaya razı olduğu, ufku olmayan gurbetlere doğru akıyor, akıyordu.Sürgün yollarında kimler yoktu ki…
    Yad ellerde, “Hiçbir yer, İstanbul’un güzel ve güneşli tepelerine benzemiyor” diyerek ölen, cenazesi, Fransa’da bir caminin avlusunda tam on yıl, vatan toprağına gömülmek için bekledikten sonra, bir yay gibi kıvrılıp Medine’ye ilk halifenin yanına uzanıveren son halife Abdülmecit Efendiler…
    Gurbet ellerde yıkayacak hiçbir Müslüman bulunmadığı için hasta ve sakat kızı Neriman Sultan tarafından yıkanıp kefenlenerek, bir Hristiyan mezarlığına gömülen Şehzade Mahmut Şevket Efendiler…
    Bastonuna dayanarak her gün işe gidip gelirken, bir gün ameliyatta yanlışlıkla dili kesilen ve dilsiz kalmasına rağmen yine de o haliyle, babasıyla gelen insanların Türkiye’den olduklarını anlayınca;
    “ Ne olur, beni bu halimle bırakın da babamı vatanına götürün, bu adam yanıp tutuşuyor, eğer bana bir iyilik yapmak istiyorsanız onu vatanına götürün” diye yalvaran Neriman Sultanlar…
    Nice’de vefat etmeden önce;
    “Bir gün müsait olursa beni vatanıma götürün” dediği için, bir kilisede cesedi tam 30 yıl bekletildikten sonra, kilise görevlileri tarafından bir Hristiyan mezarlığına gömülen Sultan Abdülhamit’in kızı Gazi Osman Paşa’nın gelini Zekiye Sultanlar da vardır…
    Sefaletten intihar edenler, belediye izin vermediği için cesedi Manş Denizi’ne atılanlar da vardır…
    Mısır bir Müslüman toprağı olmasına rağmen; Türkiye’de işbaşına gelen her iktidara mektup yazarak, her türlü siyasi haktan mahrum olarak ülkesinde yaşama izni verilmesini talep eden, Boğaziçin’de kendi halinde balıkçılık yapmaya bile razı olduğunu her vesileyle söyleyen, yıllarca hiçbir cevap alamayınca da, Osman Yüksel Serdengeçti’ye “ Hiç değilse bir zarfın içine bir avuç vatan toprağı koyarak gönderin de bari kabrime koyayım” diyerek, gurbet ellerde “ah vatan, ah vatan” diyerek ölen beyefendi Şehzademiz Ömer Efendiler de vardır.
    İtalya kralı Emanuel’in;
    “Ülkemin muhtelif yerlerinde saraylarım vardır, zat-ı alileri nerede oturmak istiyorlarsa, oturabilirler” demesine rağmen, “İslam’ın Halifesi bunu kabul edemez” diyerek, San Remo’da sefalet içinde ölen, bakkallara olan mutfak borcundan dolayı, tabutunun üzerine; “ bu tabut hacizlidir, borçlar ödenmeden kaldırılamaz” yazısından dolayı damadı Ömer Faruk Efendi tarafından mutfak kapısından kaçırılan Osmanlının son sultanı Vahdettin Hanlar…
    Düşünüyorum da; Kanuni Sultan Süleyman, Zigetvar Kalesini fethettikten sonra hayata gözlerini yummuştu da; Sokullu, yaşanacak teessürden disiplin bozulur diyerek, bu güneş padişahının ölümünü askerden saklamıştı. Mesele, Edirne’ye gelindiğinde anlaşılınca, ordudan gümbür gümbür tekbir sesleri yükselmeye başlamıştı.
    Son sultanın cenazesi ise San Remo sokaklarında hacizcilerden kaçırılmıştır.
    Soğuk bir mart gecesi Çatalca’dan kalkan trende, acı kaderlerine koşan, her gelen günleri bir öncekinden daha beter olan, yad ellerde birer ikişer yitip giden son Osmanlılar vardır.
    Cihanın toraklarını milletinin ayakları altına seren insanlardan bir karış toprak esirgenmiş, bunca cefa reva görülmüştür…
    Son yolculuklarında, ne onları omuzlarında taşıyan Müslümanlar, ne tekbir sesleri, ne tabutun üzerine örtülü bir bayrak vardır.

    ***

    Soğuk bir mart gecesi…
    Yıldız Sarayı’nı hatırlatmamak için, gökte yıldızlar bile saklanmıştır.
    Çatalca İstasyonunda ışıklar üşümektedir.
    Halıdan başka bir şeye basmayan kadın sultanlar üşümektedir.
    Çocuklar üşümektedir.
    Trenin farları, gecenin karanlığını delerek gelir, istasyona.
    Osmalı’nın son evlatları, birer ikişer binerler, trene.
    O gün, üşüyen, o gün trene binen çocukların arasında, geçen hafta tekbirlerle on binlerle Sultan Ahmet Camii’nden uğurladığımız, sarayda doğan son şehzademiz, Osman Ertuğrul Efendi de vardır.
    Ertuğrul oğlu Osman’dan, Osman Ertuğrul’a o büyük rüya, bütün insanlığın gözleri önünde gerçekleşen te’vilinin son sayfasını, kaderin bir cilvesi olarak Sultan Ahmet Camii’nde kaparken, uzun süren, fırtınalı bir gurbetten sonra aslî vatanına da kavuştu.
    Altı yüz yıl göklerde görülen kuğu, geçen hafta son yolculuğuna çıktı.

    HARUN TOKAK

  30. Yaşları 35-40 ve üzeri olan talihsiz bir dönemin fertleriyiz. Ne kadar zor dönemlerden geçmişiz ve hala da devam ediyor: BİLİYORSUN AMA HİÇ BİRŞEY YAPAMIYORSUN, DOĞRUNU BİLE SÖYLEYEMİYORSUN.
    Çok yazık.
    Selamlar.

    CELAL ÖZTÜRK

  31. Butun bır yazıyı aglayarak okudum.
    Hepinizden Allah razı olsun ınsaallah.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir