Duygu Bahçemiz (İNSAN veya SONSUZLUK KANAVİÇESİ – Gürsel Çopur)

 
Düşünce zimamını elinde tutması gerekli insan, kontrolündeki açılımlarla üretkenliğini ispatlamaktadır. Kalbindeki ikircik kokan melekelerin refüze edilmesiyle kanatlanmaya hazır haldeki bu süvari, elindeki yol ışığını hiç düşürmese, lügatlerden “isabet“ mefhumunu korumuş sayılacaktır. ”Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi..” diyen Cemil Meriç’in isabetsel hayatından süzülen bu heyula ifade, zannediyorum mihenk mesabesindedir.
“Bir İnsan Yaratmak” makalesiyle fikir sayfalarına saykal çalmaya devam eden duayenimiz, ”medeniyetin gücünün insan(lığ)ı dahi öldürebilecek güçte olduğunu vurgulamıştır. Gücün kullanılamaması veya uçamayan kuşun talihsizliği, tarihte kopmalar/kısır döngüler oluşturmuştur.

“Erdemli olmayı göze al; bu yola gir;
İyi yaşamayı sonraya bırakan; yolunda bir ırmağa
Rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer;
Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.”
(Horatius)

“Şimdi iyi şeyler söyleme zamanı…” diyen mütefekkirimizin rehberliğinde güzel düşünebilmenin zirvesel paradigmasını öğrenmiş olacağız. Hayatın saadete inkılap etmesini murad edenlerin ilk basacağı merhale bu tayf kümesidir.
Güzel düşünebilenlerin güzel sözlerini nazım/nesir boyutunda ele alma, liyakat kesbetmeyen şahıslar tarafından ifa edilme faaliyetini sürdürme, elbette bir değer kazandırmayabilir. ”Bir şeye ulaşılmıyorsa tümden de terk edilmez” mecelle kaidesinin ruhuna sığınarak işlevimizi sürdürmekteyiz, bu yolun da asfalt partiküllerinden ayrılmamayı idealimiz olarak ifade etmekteyiz:
 
“Atlastan cepkenli yiğit akıncı!
Dönmedin geriye bunca yıl oldu.
Gözlerim yollarda rûhumda sancı,
Elimde güllerim buruşup soldu.”

İnsanın idealinde her zaman için bir ruh özlemi mevcuttur. Düşünceyi mayalayan ve onu doğuran asıl sermaye bunda saklıdır. Kelimelerin gönülden farklı desenlerde süzülmesini izleme talihliliğine erenler bunu en rakkas dedublesiyle müşahade edebileceklerdir. Ruhun destan kazanabilmesi ve içten hüviyetiyle dünya semasında şehbal açabilmesi bu gizli bayramda karinesini muhafaza etmektedir. Bu, ister asasıyla insanı sürükleyebilen bir insan olsun, isterse melek kanatlı bir ruh akıncısı; durum değerlendirmesinde haklı çıkmak için öne savrulan bir varlık görünmeyecektir. ”Şahs-ı manevi” olarak da temerküz edebilir, yeter ki temsilde bir gedik muamması yaşanmasın!
Şarkın yalçın kayalıklarından zuhur ederek telsiz telgrafla hizmetini dünyaya seslendirebilmiş (bilumum ihlasın bayraktarlığının hayırhahlığıyla) medeniyetin sancı çekmiş insanı, hayatının bidayetinde ve hitamında “insanlar arasında insanlardan bir insan” olarak memleket sınırları içerisinde temsil hareketini sürdürmüştür. ”Atlastan cepkenli” olarak nitelendirilmesi örfi anlayış çerçevesinde saklı kalsa da, medeniyet burcunda namütenahilik dokusunu hakkalyakin sunabilmesi, duyarlı Anadolu İnsanı tarafından hep hayırla yad edilmiştir, ve edilecektir. Akıl-kalp izdivacının dünyanın bünyesinde tam yerini bulamaması, (bizleri olduğu gibi) mütefekkirimizi de hicrana sokmuştur. Rahatsızlığın kronik keyfiyete girmemesi için de özlenen neslin bir an önce kapalı surlardan çıkıp gelmesini manzum ifadelerle dile getirmiştir. Güllerin solması kış mevsiminde olur genelde… ”Ben kışta geldim” diyen bu ışık insanın avuçlarındaki sıcaklığı hissedebilmek de bu an-ı seyyaleye gelebilir ümidini taşımaktayım. Ümit ile hangi gül tomurcuk açmamıştı ki?
 
“Gezdiğim her yerde hep seni sordum;
Şimdi gelir diye hayâller kurdum.
Günler geçip gitti bekleyip durdum,
Bin hafakan sînem boşalıp doldu…”

Şadırvanda dökülen gözyaşları kubbealtındaki melekleşmiş insanlarla hep ünsiyet içerisindeydi. Bu bağlılık mevsimlere renk veren bir haykırışın sicim sicim gönüllere dökülmesiydi. En asgarisiyle paslanmaya ramak kalmış bir zemine de rahmetini sunmasıydı… Gelip-gitmeli bu dünya yolunda gidenlerin daha değerli olması dinimizin nassı sayılacak katiyette bir gerçekliktir. Bu gerçekliğin en safiyane salkımına göz yaşlarını akıtmış olan muhterem büyüğümüz, sırtında yumurta taşıyan küfelerle bir ses olmuştur. Necip Fazıl’ın sıkça dile getirdiği “hafakan” mefhumu bu bilinmeyen koridoru anlatmaya yetecek kıvamdadır. Saklı sineler boşalınca gönülde titreşim olur. Ruhu her mevsim titreyenler, dünyanın en sıcak insanlarıdırlar. Bu yüzden aşktan ciğeri kebap olanlar hakiki aşk konusunda hedefi yakalayanlardır. Hedefi yakalayanların arasında hedeften söz etmek, bir hedef tadı almak kadar kolaydır. En iyi kurtulanlar, kurtulanlar arasında olanlardır. Sinesi boşalanların derdini(asıl dert de budur) bu sahada aramak gerekmektedir.
 
“Ger dizgini artık, şahlansın atın!
Ger ki, vadedilen günler pek yakın!
Ufukta bahar var, unutma sakın!
Zulmet silindi, her taraf nûr oldu.”

“At” ile bu müjde paketinin sözü edilmesi ne manidardır… Kuran-ı Kerim’de “at”a yemin edilmiş, tozu dumana katarak insanlığın belkemiğini doğrultmasına direnç kazandırdığı için tebşir buyrulmuştur. At, kinetik konum itibariyle insana durağanlığı yıkmasını salıklar. Kalp balansını ayarlayabilenlerin gidebilecekleri yol budur. Akabeler kesret teşkil etseler dahi, verilmiş müjdenin bulutları altında bin çöl aşılsa yeridir. İnsanın içindeki bahar, alınteri veya “hedy” olarak gelebilen bir nurdur. ”Kendi kazancımla elde ettim” cümlesini ağzına almayacağı bir  yaklaşımın maverasıdır. Duhan suresinde  buyrulan aklı örten bir dumanın zulmet ile arkadaşlık kurması, bizleri hafakanlara soksa da; zulmet hiçbir zaman süreklilik arzetmeyecektir.
Sürekliliğin olduğu mekan, insanın nur’a dilbeste olduğu kanaviçedir.
 
Gürsel Çopur

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir