Duygu Bahçemiz (Şadırvanın Bilet Kestiği Gözyaşları – Gürsel Çopur)


Son nefesini verme ritmini yakalayan(?) kuru bir yaprak da yere süzülmüştü artık… Zemin kabuk kalabalığıyla meşgul iken, yerüstünde yürüyenlerin sıkleti, asırlık çınar ağacını hiç mi hiç rahatsız etmiyordu. Poyrazın gücü dört köşeden saldıran atlıların çıkardığı havaya paralel durumdaydı. Beklemeli dakikaların pencereden bakan gözü yaşlı bir gence faydası ne şekilde sunulabilirdi? Sinesinde anafor demetleri, gel-git ağında örümcek ağı tonajı; bakışları kitap sayfalarının engin ilhamından muaf tutulmuş gibiydi. Lokal kültürün eritildiği kahvehanenin kurak avlusunda ikamet eden yaşlı bir adama gözleri takıldı. Ahşap sandalyenin yılları betimleyen sesi ve tatsız bir oturuş, adiyattan olan sohbetin belkemiğine yaslanmayı deruhte edebilirdi adeta. Çınarın baharı haykıran havası göç etmiş iken, kırışık alınlardan yukarıya doğru sicim sicim yükselen zehirli dumanlar ortam çerçevesini arşınlamaya yetebilirdi. Masaüstünde biriken küncülerin güvercinlere ganimet olarak bırakılmış olması, bir sıcak çorba dahi bulamayan talihsiz iştah kapıcılarının kepenklerinin gündelik kapatılması sayılırdı. Fakirlik gökkuşağında eksik olmayan renkler, bohem düşünce kalabalığına peşkeş çekmişti. Suyu kurumuş çeşmenin yanından geçen asırlık bir sütnine, elindeki bastonunun tıkırtısıyla hayat aynasının hacmine farkında olmadan müptela oluyordu. Bu müptela orkestrası, fani tuvalin paha biçilmez müzayedesinde üstün bir rol oynamaktaydı…

Çınar, terlemezdi… Çınar, hep asrın terini haykırmaktaydı. Ter döken bir canın gölge ile buluştuğu mekanın çatısı sayılırdı. Misafirin cüssesi değil gönlündeki busesi önemliydi onun için. Çınar… Tarih dokusunda fire vermeyen bir oluşumun karargah noktası, billur iklim tellallarının nefes devletiydi.


Dökülen ve yere düşen yapraklarda bir hüzün kümesi mi vurgulanmak isteniyordu şimdi? Her bir yaprak buluttan ayrılırcasına yağmur katrelerini mi müjdeliyordu? İnsandaki hüzün melodisi, kılcal damarlara kadar işleyen tatlı bir titremenin tetikleyicisi miydi? Titreme ve gözyaşları… Kalb vagonlarından yırtılıp da etrafa yayılan tarifsiz bir ses: ağlama… ”Ağlayıp da ağlatamama…”  Dişlilerdeki gıcırtıların neye hizmet ettiğini başkasına duyuramama hafakanı. En son gözyaşı damlası nereye aktı acaba çınar’ın?.. Bir gencin pencereden bu duygularla bakamaması, ihtiyar adamı ruhen genç kılamazdı? Kâğıtlar tükenirdi akşamı yalayan ikindilerde. Masaya yaslanan sandalye ağlamak için mi, ağlatmak için mi yemin etmişti çınar’a?!. Kimin kalbi kırılmıştı adı konmayan günün şafağında? Kırılan bir bardak, boşa tüketilen vaktin nabzını yakalayabilecek miydi? Uçurumdan çıkan ses gökyüzüne mi savrulmuştu; yoksa avcının hayata veda ifadeleri miydi?


……………

“Bülbül hep kuytu bahçelerde öter,
Çiçeklerin raksettiği demlerde…
Her nağmesi bir poyraz olur eser,
Gariplerin dolaştığı yerlerde…


Bülbül gibi yaşayabilen bir “garip” düşünmek istedi o adam… Halinden anlaşılmayan ve hali her şeyi anlatmayı yetecek çapta bir gönül. Semaverin dış görünüşü çayın sıcaklığıyla ünsiyet yakalayabildiğinde “dem”den söz edebiliyoruz ancak. İçin dış ile bütünleşmesi marka dedikodusunda değil, ağzın kalp rutubetinden berraklığa ermesiyle mümkün görünmektedir. Kalbin kuytu okyanuslarda seyahat etmesi garipliğin alameti; baharın iklimleri kündeye getirmesi tarifin zenginliğidir. ”Garip” yaşayana tarif getiremeyen bir kalem seyahatine devam edecek, kalp dedikodusundan da uzak yaşamayı erdem kabul edecektir. Rüzgarın nağme kesbettiği deliklerden iğnelerin geçtiğini görsen de dahi ucu sana dokunmayacak, hayat, ses ile sessizliğin vasatında faniliğine devam edecektir.

“Feryâdı sînemdeki âhlara denk…
Ve bayırlarda perde perde sesi;
Dövünür tâ güneş doğuncaya dek,
Alevden demetler tıpkı nefesi…”

Kâinat bardağına bir damla gözyaşı dökülse… Çıkan sesi ilk duyabilecek olanlar bülbül kanatlı canlar olacaklardır. Dolup da boşalanlar ne kadar az olsa, onların âhı, kurak iklimlerin hediye dağıtan hızırlarıdır. Kimse görmez onların kimlik kartlarını. Göstermezler kalplerine düşmanlarının çektiği perdeleri… Onlara kin duymak bir yanadursun; gördükleri bir iyiliğin hatrına yatarken düşmanlarının evlerine dahi ayaklarını uzatmazlar! İçlerindeki alevler yanmak içindir, yakmak için değil. Yakmak için gelen baharı nasıl heceleyebilsin ki! Hecelemek de ne kelime, alevin destanını yazanlardı karıncaya kanat takanlar. Ateşin sıcaklığında karıncanın içini hoş eden nefes bu iklimin tüccarı değil miydi?

“El değmedik ağaçların başında,
Bir ömür boyu hiç durmadan inler;
Hüzün çağlar gözlerinin yaşında,
Kim görür, kim anlar ve kimler dinler!?”


Toprak da yeşerir gözyaşlarıyla. Toprakta büyüyen ölüm duygusu, ”inleme” lezzetinin en tiz sırrıdır. Mekanın şerefi mekinde, insanın devleti kalbinde, ruhun haz kafiyesi kalp istikametindedir. Dünya gözüyle bu barikatı aşamayanlar, kaybettikleri yarışın esamesini dünyalık gurbet dakikalarında izleyeceklerdir. Gitmeyen gurbet suçlu bir kaçak, bülbül kanatlı safiyane kalp ise doğmadan berâtını zimmetlemiş bir kahramandır.

Gürsel Çopur

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir