DepreMsyon! [27 Ağustos 1999 Cuma]
DepreMsyon!
Yıkıldık!.. Hem de ciddi boyutlarda… Yıkıldık; boylu boyunca.
{*}
Fiziksel yıkılmalar.. Daha doğrusu fiziksel yıkılmaların ardından doğrulamamalar; “manevî yıkılmışlığımızın tezahürü” değil mi?..
{*}
Depremler her binayı yıkabilir…
Ama depremler bunca çok binayı yıkmaz.
Öyle idi!..
{*}
Şimdi, koca bir tokat gibi patladı deprem; boyumuzun ölçüsünü gördük toprakta.
Aynen yaptığımız binalar gibiymişiz meğerse! Pek çoğumuz toprağa battık, bir kısmımız yan devrildik… Kalan (ki ayakta görünüyor olsak da) çoğumuz hasarlı, ağır hasarlı…
Yahut “kullanılamaz” raporu aldık!..
{*}
Keşke gökyüzü bir ayna olup gösterseydi bize halimizi; utanırdık.
“Heey, ben de yıkıldım…
Ben de deprem mağduruyum…
Beni de kurtarın.
Helloo, Coorc… Buurdayııım!..”
{*}
Problem de burda işte. Burda, nah şu düştüğümüz yerde kaldık toprağa vurduğumuz günden beri…
“Ben kimi kurtarabilirim?..” diye düşüneceğimize; “Beni kim kurtaracak?..” diye bekleşir olduk. Hem de hep beraber!..
Sonra gördük ki, hepimizin kendimizi; “kurtarılması gerekenler” kategorisine koymuşuz… Ve hakikaten “kurtaracak” kişi kalmamış!
İşte, galiba o zaman uyanmaya başladık.
{*}
Duruma “inanılmaz fark” getiren mantık şu:
Her birimiz bir kişiyi, kurtarmaya çabalasaydık; hem kendimize ah-vah etmeye zaman bulamaz kendi sayımızın bir misli canı kurtarmış olurduk…
Soru şuydu:
Sadece bir kişiye… Bir tek kişiye yardımcı olabilir misin?
Çünkü ben, bir kişiyi, çekebilirsem sahile; (ben ve o) iki can kurtulmuş olacaktı batmaktaki gemiden!..
{*}
“Ayinesi iştir kişinin” misali eserimiz ortada…
Durum bütün çıplaklığıyla meydanda işte;
Çimento fakiri binaların ve inanç fukarası insanların “hasar raporları”önlerinde!
Çünkü, iki kere iki eşittir; kendi içimizi dağılmadan (bir arada) tutan “inanç…”
{*}
Depresyon işte bu dağılmadan peydahlanıyor. Kendi içimizdeki dağınıklıktan…
Kumdan binalar gibi ilk darbeyi bekleşirken, deprem bizi darmadağın etti…
Ve millet olarak, tıp literatürümüze yeni bir kelime eklemiş olduk;
DepreMsyon!
Denklemler
Günlerce bunu düşündüm… Ve anladığım sadece şuydu:
DENKLEMLER…
{*}
Büyük insanlar için imtihanın büyüğünün-küçüğünün olmadığını okudum. Çünkü soruların hepsi soruydu. Hayat gibi!
{*}
Cevaplar, sorulanın konumuna göre kritize ediliyor olsa da önümüzde son derece büyük bir “kolaylık” mevcut;
DENKLEMLER…
{*}
Denklemler bize bir kopya olarak verilmiş…
Denklemler; kafa patlatmamamız için “kılavuz!..”
{*}
Her sorunun “geçeni” de “kalanı” da olduğuna göre demek ki sorularda “hata” yok…
Peki aksayan ne?
Dingildeyen bacak hangisi?..
Cevap gene “denklemler” ile ilgili.
{*}
Bu sıralarda oturuyorsak “sınavlarımız” olacağını elbette biliyoruz…
Yine biliyoruz ki; azgınlık yaptığımız zamanlar daha “kazık” sorulara toslayacağız!
Fakat, hâlâ püf noktası; denklemler.
{*}
Yahu, madem yola çıkıyorsun al işte ihtiyacın olabilecek şeyleri yanına…
Sınava gireceksen de öğren şu denklemleri…
Kapını çekerken, anahtarı içerde, kendini dışarda bırakma!.. Sonra “suçlu” arama.
Anahtarın elinde olsun…
Denklemlerin cebinde olsun.
{*}
Denklemi kaybedilmiş her soru zor…
Denklemi kaydedilmiş her problemse aşılabilir mahiyette.
Her “kılavuz” bize denklem sunmadı mı?
Al bunu…
Öğren bunu… Hatta;
Cebinde taşı, kopya çek, demedi mi?..
Her kılavuz aynı yolu göstermedi mi, aynı denklemlerden bahsetmedi mi?
{*}
Hayret ki (en başta ben) çoğumuz, hayatın bir imtihan olduğunu söylüyor sonra da zırıldayıp duruyoruz…
Bunun mantığı Kaf dağının ardında bile değil!
{*}
Denklemleri bilenler, cebinde taşıyanlar;
“Her sınav mezuniyetin habercisi…
Gelsin sonraki soru!” derken, biz her soruda yana yakıla unuttuğumuz, cebimize koymayı zulüm saydığımız denklemlerin peşine düşüyoruz:
“Neydi bu problemin denklemi?..”
{*}
İlm-i derya’dan bîhaber kaptan-ı derya nerde görülmüş?..
İlm-i feza’dan ise uçurtma salan çocuklar bile az çok haberdar…
Ya ilm-i hâl?
{*}
Acaba neden “halimiz” perişan?
{*}
Günlerdir düşünüyorum;
Nedir bu hayatın denklemi?..
Bulanık zihnimde, sisler arasında, manasını çözmeye çalıştığım bazı rakkamlar buluyorum.
Altı, beş ve ellidört…
Hayatın denklemi bunlar galiba!..
——————————————————-
Lütfen deprem bölgesindeki çocuklara dikkat ediniz…
Beş altı yıl evvel, Kozyatağı’nda otururken ortalık aniden bir haberle çalkalanmıştı…
Ana-babaların tüyleri dimdik olmuş, ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
Şehrin bu en kalabalık mahallesindeki apartmanlardan birinin bahçesinden bir çocuk kaybolmuş…
Karakollar, hastaneler…
Çocuk yok.
Ana baba ne yapacağından habersiz, perişan bir halde. Tahmin etmek zor değil…
Bir hafta olmadan çocuk bulunuyor; hem de kendi apartmanının dibinde.
Şaşkın… Solgun… Halsiz…
Üç dört yaşlarındaki bu masum yavruyu alıp götürüyorlar evine, sevinç ve endişe içinde… Fakat anlıyorlar ki; zavallı çocuk ameliyattan çıkmış…
Böbreğinin biri yok!..
Lütfen dikkat…
Deprem bölgesinde pek çok sahipsiz (en azından şimdilik) çocuk var.
Lütfen bu gibi durumlara fırsat verilmesin.
——————————————————
Stoplayanlar
Elif Ünsal-İzmir, Ayşe Kocaman-İstanbul, Mustafa Topçu-Aydın, Kerim Yılmaz-Konya, Fatih Nak-Çankırı, Gökhan Ortasöz- İstanbul, Meltem Birinci-Didem Mertoğlu-Giresun, Semra Gülşen-Rize, Kadir Soyman-Almanya, Sema Şener-Tekirdağ, İlknur Kaya-Trabzon, Sevim Kulak- Kastamonu, Hakan Kömürcü-Malatya, Fatih Gürbüz- Halkalı, Nazmi Hamzaoğlu-Edirne, Şenol Kahraman- Ankara, Aytekin Kurtuluş-Van, Faruk Kılıç-Ankara, Fadime Gürses-Pendik
Stop
Muammer Erkul
27 Ağustos 1999 Cuma
